İran, 1950’lerden itibaren Şah Rıza Pehlevi’nin yönetimi altında bulunuyordu. Ülkenin modernleştirilmesi yönünde bir politika izleyen Şah’ın, bunu yaparken dayandığı temel unsur, artan petrol gelirleriydi.  

Ancak ülkenin artan refahına rağmen, gelir dağılımı konusunda çok büyük bir adaletsizlik mevcuttu. Saray ve çevresi ülkedeki siyasal yapının yanında ekonomik yapıyı da kontrol etmekteydi.

Bu durum karşısında, özellikle işçi ve köylülerden oluşan alt sınıflar arasında Şah’a karşı büyük bir memnuniyetsizlik vardı.

 Şah yönetimine karşı bir diğer önemli tepki, İran toplumsal yapısında oldukça önemli bir yere sahip olan Şii din adamları arasındaydı. 

Şii din adamları sınıfı, özellikle Şah tarafından uygulanan modernleşme politikalarından derin bir rahatsızlık duymaktaydı. Şah’ın İran’daki İslami değerlerin yerine, milliyetçi ve modern değerleri hakim kılma çabası, Şah’a karşı oluşan muhalefet içindeki İslami unsurları güçlendirmişti.   

Ayetullah Humeyni gibi bazı önde gelen din adamları Şah’a karşı muhalefetleri nedeniyle, ülkeyi terk etmek zorunda kalmış ve muhalif tutumlarını yurtdışında sürdürmeye başlamıştı. Şah’ın dış politikadaki tutumu ise ABD yanlısı bir tavır sergilemekti. 

1950’lerden itibaren ABD ile yakın ilişkiler kuran Şah, İran’ı bölgede Türkiye ve İsrail ile birlikte en önemli Batı müttefiki ülkelerden biri haline getirmişti. Şah rejiminin bir diğer önemli özelliği, onun anti-demokratik baskıcı niteliğiydi. 

Ülkede toplumsal muhalefet kanallarının oluşmasına asla müsaade edilmemekte, her türlü muhalefet, polis ve istihbarat servisi eliyle bastırılmaktaydı.

KENDİ ELİYLE MUHALEFETİ GÜÇLENDİRDİ 

Ancak Şah, özellikle 1977’den sonra büyüyen ve sokağa inmeye başlayan toplumsal muhalefeti de aynı şekilde bastırmaya çalışınca, muhalefeti azaltacağına kendi elleriyle güçlendirmiş oldu. 

Bunun üzerine muhalefeti sadece baskı ve şiddetle bastıramayacağını anlayan Şah, 1978 sonlarından itibaren muhalefeti tatmin edebilmek için bazı adımlar attı. Ancak Şah için artık çok geçti. Ülkenin kontrolünü tamamen kaybetmek üzereydi. Bu dönemde işçilerin genel greve gitmesi ülkedeki düzeni tamamen sarstı.  

ABD’den ve Batılı müttefiklerinden de umduğu desteği göremeyen Şah, ordunun da kendisine karşı tavır alması üzerine, 1979 Ocak’ında ailesiyle birlikte yurt dışına kaçtı.

Şubat başında Şii din adamları arasındaki en etkili isim olan Ayetullah Humeyni, Paris’teki sürgünden geri döndü. Milyonlarca İranlı tarafından karşılanan Humeyni, devrimin liderliğini ele geçirdi ve ülkenin bir İslam Cumhuriyeti şeklinde yapılanmasına yönelik fikirlerini uygulamaya soktu.

Humeyni yönetimi, iktidarı ele geçirmesinin hemen ardından diğer bütün muhalif grupları hızla tasfiye etmeye başladı.

İran, devrimin ardından İslami bir rejim çerçevesinde yeniden örgütlendi ve dış politikası tamamen değişti. Bir zamanlar ABD’nin en sadık müttefiki olan İran, bölgedeki en radikal ABD ve Batı karşıtı ülkelerden birine dönüştü.

Devrimle birlikte İran, iki kutup halinde yönetilmeye başlandı. Ülkede bundan sonra dini lider ayrı, politik lider ayrı olarak görev yapacaktı. Ülkenin normal ordusunun yanı sıra kurulan Devrim Muhafızları ve bu örgüte bağlı Kudüs Gücü de İran’ın bölgedeki mezhepçilik yayılmasının temel taşı olacaktı.