Yeni küresel düzende Türkiye ve Ortadoğu

Türkiye’nin de güvenliği açısından büyük tehdit altında bulunduğu Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler bir tesadüf değil. Dünyayı hakimiyeti altına almaya çalışan “Başatlar”(Hakim Güçler), kendilerine tehdit oluşturacak devletleri çökerterek kontrol altında tutabilecekleri devletçikler oluşturup, ekonomik kaynakları yönetebilme senaryoları sahneliyor.. Başatlar, dünyanın sonunu getirebilecek dünya savaşı çıkarmak yerine, kendileri adına vekil örgütler üreterek, emellerine hizmet için çatıştırıyor.

Neşat Ergül - INTELL4

19 ve 20. yüzyıllarda sömürü politikalarının ardından refah seviyesini üst seviyeye çıkaran toplumlar, sömürecek alan daraldıkça bu hallerini sürdürebilmek için yeni kaynak arayışlarına girdi. Günümüzde dünya bir kaos içinde çalkalanıyor. Geçmiş yüzyılda kurulmuş çok kutuplu düzen, günümüzü yönetebilecek kabiliyete sahip değil. Bu nedenle dünyayı riskli bir gelecek bekliyor.

Fransız İhtilali, nasıl bir düzen başlattı? Birinci Dünya Savaşı ile Batılı ülkelerin hataları Almanya’yı neden İkinci Dünya Savaşı’na sürükledi? İkinci Dünya Savaşı’nın ardından nasıl bir kutuplaşma yaşandı? Soğuk Savaş yıllarının ardından Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle yeni dünya düzeni nereye evrildi?

Dünyanın yeni Başatları ABD ve Rusya’nın Türkiye’yi de yakından ilgilendiren Ortadoğu politikası ve bilek güreşi… Dünyada son gelişmelerde Trump ve Papaz Brunson’un da üyesi olduğu Evanjelistler ile İsrail’in rolü ne? Türkiye’nin başına nasıl bir çorap örülmeye çalışılıyor?

Emekli Büyükelçi Uluç Özülker(solda), Intell4'e konuştu.
ULUÇ ÖZÜLKER KİMDİR? ULUÇ ÖZÜLKER KİMDİR? Emekli Büyükelçi Uluç Özülker, 11 Mart 1942'de İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi'nde eğitim gören Özülker, 1961 yılında liseden mezun olunca Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okumaya başladı. 1965 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra aynı yıl Dışişleri Bakanlığı'nda çalışmaya başlayan Özülker, 1993-95 yılları arasında Libya  Büyükelçiliği,1995-98 arasında AB Türkiye Daimi Temsilciliği, 1998-2000 senelerinde Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Amerika  Müsteşar Yardımcılığı, 2000-2002 senelerinde OECD Türkiye Daimi Temsilciliği ve 2002-2005 senelerinde Paris Büyükelçiliği görevlerini üstlendi.

Bugün dünyanın nereye gittiğini görmek için geçmiş 200 yıla bakmak gerekiyor. 1789 Fransız İhtilali’nden sonra dünyada her asır kendi kırılmasıyla birlikte geldi. Fransız İhtilali, ulus devletlerini ortaya çıkarırken, bu nedenle 19. yüzyıl “İmparatorluklar Çağı” olarak olarak adlandırılıyor. 19. yüzyıl bir danışma çağı olarak betimleniyor.

Fransız İhtilali, Fransa'daki mutlak monarşinin devrilip, yerine cumhuriyetin kurulması ve Roma Katolik Kilisesi'nin ciddi reformlara gitmeye zorlanmasıdır. Avrupa ve Batı dünyası tarihinde bir dönüm noktasıdır. Sosyal bir akımı başlatan en büyük etkenlerden biri olarak kabul edilir.

1815  Viyana Kongresi’yle Napolyon’un yenilmesinin ardından imparatorluklar, aralarında oluşturdukları danışma mekanizmasıyla dünyanın hakimi olup yönettiler. 

20. yüzyıl böyle değil. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ulus devlet sayısı çok arttı. Mesela Avrupa’da 47’ye çıktı. Bu kadar ülkenin var olduğu bir ortamda  danışarak iş yapmak  mümkün değildir. Dolayısıyla burada iki şey ön plana çıkarıldı. Biri kurumsallaşmadır. Milletler Cemiyeti ve bilahare Birleşmiş Milletler bu nedenle kuruldu. İkincisi, dönemin Başatları bu kurumlarda yürütülen  müzakereler ile  işbirliği yoluyla dünyayı düzene sokmaya çalıştılar. Burada da Başatlar dünyayı anılan örgütlerde oluşturdukları kaidelerle yönettiler. Bir başka deyişle, yine savaş galiplerinin hegemonyalarını sürdürebilecekleri bir düzen oluşturuldu. Bu ikinci kırılmadır.

Napolyon savaşları yüzünden bozulan Avrupa’nın siyasal durumunu düzeltmek, Avrupa’nın gelecekte alacağı durumu belirtmek ve saptamak amacıyla Viyana’da 1815 yılında kongre düzenlendi. Fransız İhtilali’nin tehlikeli gördükleri ulusçuluk akımının ortaya çıkabileceği sorunların çözümü için Avrupa ülkeleri ortak hareket etme kararı aldı. Bu uluslararası kongre, ilk örnek olması açısından önemlidir.

Birinci Dünya Savaşı sonrasının Başatları İngiltere ve Fransa’ydı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu ülkelerin yerini ABD ile Sovyetler Birliği aldı. İngiltere ve Fransa Başat kalmakla birlikte gerilediler. Çin de yeni güç olarak ortaya çıktı. Kurumsallaşılan 20. yüzyıl   “İşbirliği Çağı” olarak adlandırılır .

BİLEK GÜREŞİ BAŞLIYOR

Birleşmiş Milletler Örgütü aynı zamanda “soğuk savaş” yaşanan dönemin işbirliği aracıdır. Bu dönemde ülkeler iki kampa ayrıldılar. Bir tarafta NATO , diğer tarafta Varşova Paktı kuruldu. Böylece işbirliği  Birleşmiş Milletler bünyesinde kutuplar arasında  cereyan ettti. Bu şekilde oluşan  denge  içinde savaşsız yaşanabildi.

Bir tarafta NATO kuruldu, diğer tarafta Varşova Paktı. Böylece işbirliği esas itibarıyla kuruluşların içinde ondan sonra da kendi aralarında cereyan ettti. Böyle denge kuruldu içinde savaş olmadı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ‘Soğuk Savaş’ dönemine girildi. Bu her ne kadar adına savaş denilse de bir savaş değil. Doğrudan doğruya dengeler üzenine oturtulmuş bilek güreşidir. Herkes kendi bildiğini ve dilediğini yapma peşine düşmüştür.

SOĞUK SAVAŞ VE SSCB’NİN DAĞILIŞI

Soğuk savaş, iki Süper güç olan ABD önderliğindeki Batı bloku ile Sovyetler Birliği'nin önderliğinde Doğu bloku ülkeleri arasında NATO ve Varşova Paktı kapsamında 1991'e kadar devam eden uluslararası siyasi ve askeri gerginliktir.

1991 yılında SSCB’nin çöküşü üçüncü kırılmadır. Yaşanan kırılma, henüz dünyayı nereye götürdüğü belli olmayan ama sonuçları itibarıyla bundan evvelkilerden daha vahim sonuçlar doğurabilecek bir kırılmadır

İkinci Dünya Savaşı, bir kırılma değildir. Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan büyük hataların sonucudur. Çünkü 1871’de Almanlar’a yenilen Fransızlar, intikam almak için Almanya’yı Birinci Dünya Savaşı’nda ezmeye kalktılar. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yapılan anlaşmaya çok ağır hükümler konulması üzerine bu savaş Hitler’i doğurdu ve 70 milyonun ölümüne sebep olan savaş çıktı. Bir başka deyişle, adil olmayan barış koşulları bu sonucu hazırladı.

 SSCB’nin çöküşü ABD’nin tek kutup olarak gücünü kabul ettirmesi ve dünyayı küreselleştirmesini beraberinde getirdi . ABD’li ekonomist Fukiyama, 1991 yılında yazdığı kitabında, “Liberal kapitalizm, dünyada Nirvana’dır. Bunun da tek temsilcisi dünyada ABD’dir” diyordu.

Yani eskiden kutuplaşmaların olduğu bir düzenden, ABD hegemonyasının ön plana çıktığı bir dünya düzenine geçildi. Bu çok uzun sürmedi. 21. yüzyılda özellikle teknoloji ve iletişim, akılalmaz boyutlarda süratle gelişmeye başladı. Bugün dünya çok küçülmüş vaziyette. Çok kutuplu değil belki ama çok merkezli dünya düzenine evrildik. Başka bir ifadeyle önce imparatorlar danışırlardı. 20. yüzyılda da kurumsal olarak bilek güreşine girilir, dengeler oturtulurdu bir şekilde, 21. yüzyılı bu kurumların yönetebilme vasfı ortadan kalktı. Bunların koymuş oldukları kaideler, galiplerin mağluplar üzerindeki hakimiyet politikasına dayanıyordu. Bu artık yürümüyor, 20. yüzyılın kurmuş olduğu düzen 21. yüzyılı yönetecek içeriğe ve kabiliyete sahip değil. Dolayısıyla yeni bir dünya düzeni arayışına giriliyor. Ancak henüz ne olabileceği açıklık kazanmış değil.

Nirvana: Budizm’de, her türlü isteklerden, duygulanımlardan, tutkulardan arınıp en yüksek ruh durumuna erişme.

FUKUYAMA’NIN TEORİSİ

Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve liberalizmin tüm dünyada hakimiyetini ilan etmesini Fukiyama, "tarihin sonu" teziyle formüle etmişti. Fukiyama, "Son yıllarda yönetim sistemi olarak liberal demokrasinin meşruluğu üzerinde dünya çapında dikkate değer bir mutabakatın oluşmuş olduğunu ve aynı zamanda monarşi, faşizm ve son dönemde komünizm gibi rakip hakimiyet biçimlerinin liberal demokrasiye mağlup olduklarının ortaya çıktığını" savundu. Fukiyama, liberal kapitalizmi “nihai yönetim biçimi” diyerek göklere çıkardı.

ABD'li ekonomist Fukuyama

 

DÜNYA KAOSA TESLİM

20. yüzyıl düzeninin yönetim kabiliyetinin eksikliği yeni bir düzen arayışı başlattı. Dünyada şu sırada yaşanan kaos bunun bir ifadesidir. Burada iki faktör ön plana çıkıyor. 19. yüzyıldan başlayarak sömürge imparatorlukları bu dünyanın canına okudular. 21. yüzyılda sömürgelerin hepsi uyandı. İnsanlar baktığı zaman, kendilerini sömürenlerin refahını iletişim araçları sayesinde görebiliyorlar ama kendileri perişan. Dolayısıyla göç olgusu  bir tesadüf değildir.Teknolojik gelişmelere paralel olarak bu faktör de ön plana çıkmaya başladı. Fakirler ve refah toplumu olarak dünya ikiye bölündü. Fakirler refah konusunda kendilerini sömüren zenginleri sorgulamaya başladılar.

Bunun yanında ikinci önemli faktör, refah toplumlarının da kendi yönlerinden refahlarını koruyabilme arayışı içine girmeleri. Bunu neo-kolonializm kapsamında bir süre daha başardılar. Ancak artık bekledikleri başarıyı sağlamakta zorlanıyorlar.

SUÇLU HEP BAŞKASI

Refah toplumları hiçbir zaman suçu kendisinde aramadı, hep ötekileştirerek suçu başkasının üzerine attı. Bir örnek olarak, ABD Başkanı Donald Trump, ilk seçildiğinde, BM Genel Kurulu açış konuşmasına, “Amerika’nın çıkarları ve ötekiler” sözleriyle başladı. Yani  dünya düzeninde önce Başatlar’ın çıkarları vardır, sonra ötekiler  gelir dedi.

Refah toplumları gerilemeye başladı ancak bunu kabullenemiyorlar. Aksine, eski durumlarına döndürmeye yönelik vaatler peşinde koşuyorlar. Bu bağlamda yeni liderler oluşuyor. Bu liderler, “ eski güce ulaştıracak politikalar üretmeyi” vadediyorlar ve “Ey halkımız refahı tekrar ihya edeceğiz, dünyayı en üst düzeyde yöneten yine biz olacağız” savını savunuyorlar. Oysa  21. yüzyıl gerçekleriyle düşünüldüğünde, söylenenlerle yapılabilirlik arasında denge kurulma şansı yoktur. O zaman ne oldu? Söylediklerini yapamayanlar sözlerini yerine getiremediklerinden başka zımmi tedbirlere başvurmaya başladılar.

Trump,  sonlanmaya yakın  ticaret anlaşmalarından çekiliverdi. İklim Sözleşmesi’nden  çekiliverdi. Dünyanın yüzde 25 tüketimini, dolayısıyla kirlenmenin de bir o kadarını sağlayan Amerika, yüzde 3’lük nüfusuna rağmen bütün dünyayı risk altında bırakabilecek bir adım atabiliyor. Bunu yaparken de güçlü Amerika, sadece ABD’nin çıkarı için yola çıkabiliyor.

Trump, bunun da ötesinde, NATO partnerlerini, finansman konusunda olsun destek konusunda olsun yükümlülüklerini yerine getirmemekle suçlayarak, gereğini yapmaları için sert biçimde uyardı.  Artık  güvenliklerini  tek başına sağlayamayacağını dile getirdi. Avrupa ise Trump’ı suçlayarak, kendi   güvenlik teşkilatlanmasını sağlama savıyla cevap verdi.  Bir anda bu ayrışma tetikleniyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ‘NATO beyin ölümü gerçekleşmiş bir teşkilattır’ ifadeleriyle 20. yüzyılın bu başarılı güvenlik kuruluşunu hedefe koyabiliyor.

Alışılmamış liderler tarafından yönetilmeye başlayan ülkeler, kendi görüşleri doğrultusunda sadece ülkelerinin hak ve çıkarlarını ön plana çıkarmak suretiyle dünyaya yeni bir düzen vermeye kalkışıyor. Şu anda en büyük sıkıntı, 20. yüzyıl koşullarına cevap oluşturmak üzere kurulan uluslararası düzenin bu yüzyılın sorunlarını çözmeye yeterli ve ehil olamamasıdır. BM  artık yeterli olamamaktadır. BM’nin ciddi sorunlarda müdahale edip de çözebildiği bir örnek kalmamıştır. Ekonomik kuruluşların etkinliği ve işlevi de her  geçen gün daha fazla sorgulanmaktadır.

Halen bir kaos yaşıyor dünya. Bu koşullar altında 21. yüzyılda dünyanın nereye gittiğini henüz bilmiyoruz. Ama 21. yüzyıl kesinkes, SSCB’nin dağılması sonrası yeni bir kırılmaya girdi ve bu kırılma da dünyayı bugüne kadar yaşamış olduğumuzun dışında yeni bir düzene sürüklüyor.                                                                                                  

“BAŞAT” SAYISI ARTIYOR

Yeni düzenin 4 unsuru ön plana çıkıyor. Birincisi, başat güçlerin sayısı artmaya başladı. Ekonomik açıdan bakıldığında ABD en güçlü ülkedir ama tek başına dünyayı yönetebilecek kabiliyete sahip değildir. Teknolojik gelişmelerle dünya  küçülmektedir ama hala Amerika’nın tek başına yönetemeyeceği kadar büyüktür.

ABD günümüzde karşısına Rusya’yı aldı. Aslında Rusya ekonomik açıdan bakıldığında güçsüzdür. Büyük ölçüde enerji kaynaklarıyla ayakta durmaktadır. ABD’nin 20 trilyon doları aşan GSYIH’sı var. Rusya buna karşılık bir trilyon 300 milyar dolardan ibaret. Rusya’nın 17 milyon kilometrekare toprağı, 142 milyon nüfusu var. Sibirya bölgesine 80 milyonun üzerinde Çinli illegal oarak yerleşmiş vaziyette. Rusya birşey yapamıyor. Rusya, Putin’in  akıllı politikalarıyla, petrol fiyatları varil başına 120 dolara çıktığı dönemde 850 milyar dolar bir rezerv oluşturdu. Bunu silahlı kuvvetlerinin güçlenmesine harcadı. Nükleer silah gücü de ciddi boyutta. Dünyada ekonomisiyle değil bu gücüyle söz sahibidir.

Bugün Rusya’nın elinde 7 bin 390 nükleer başlık var. ABD’de ise 7 bin 300. Bunun 10’da biri kullanılsa dünya topyekun yok olur. ABD, Rusya’yı kendisine rakip olabilecek bir ekonomik güç  olarak değil, askeri varlığı itibarıyla tehlikeli ve rekabet içine girebilen bir güç olarak görerek üzerine gidiyor.

Çin ise ekonomik açıdan süratle gelişmekte olan bir ülke. Ama bunun karşılığında 1,5 milyar nüfus ile bakıldığında kişi başına refah itibarıyla halen görece fakir. ABD ile rekabet edecek konumda mı? Henüz kendini o noktada hissetmiyor. Mesela nükleer başlık sayısı 330. Yani Çin, ABD ile kesinlikle rekabet yapabilir ama mevcut koşullarda temkinli gitmeyi, henüz üst düzeye çıkmadığı gerekçesiyle teenni ile hareket etmeyi tercih ediyor. Ama Çin de dünyada artık güçlü bir merkezdir.

BRİCS ülkelerinden Hindistan da, hızlı bir gelişme içine girmiş durumda. Brezilya da kendi çevresiyle birlikte büyüyor ve bir merkez konumundalar.

DÜNYA SAVAŞI ÇOKTAN BAŞLADI

Mevcut koşullarda geçmişte alışılmamış yeni yöntemlerle üçüncü bir dünya savaşının izlerini görmek gerekiyor. Bu savaş tankla, topla, tüfekle yapılmıyor. Siber savaş var.  Vekalet savaşları var. Göç sorunu var. Kıt kaynakların paylaşımı sorunu var. Güvenlik kavramı farklı boyut kazanıyor. Örnekler çoğaltılabilir. 

Siber savaşlara bir parantez açmak gerekirse, son bir yıl içerisinde Türkiye'ye yönelik siber saldırı sayısı 100 bine yaklaştı. Ekim aynının son haftasında gerçekleştirilen saldırılarda Türkiye'nin önde gelen iki kurumunda kısa süreli hizmet aksamaları oluştu. Bu yeni nesil güvenlik tehdidine karşı Siber İstihbarat Birimi (SİB) kurulması gündeme geldi. Bu sayede kurulacak ağ üzerinden istihbarat kaynakları çoğaltılarak maddi ve itibar kayıplarına yol açan siber saldırılar önceden haber alınacak ve hızlıca gerekli müdahalelerde bulunulabilecek.

VEKALET SAVAŞLARI

Dünyayı yok edebilecek nükleer silahları bulunan bu ülkeler, kendi aralarında savaşamazlar. Çünkü  ellerindeki imkanları kullanacak olsalar dünya biter. O zaman kendi hegemonyalarını devam ettirebilmek için vekalet savaşlarına yöneliyorlar. Mikro milliyetçiliği teşvik ediyorlar. Mikro milliyetçilik belirli ölçülerde güç kazandıktan sonra kendi adlarına savaştırıyorlar. Bu da bir savaş şekli ve şu anda dünyanın her tarafında devam ediyor.

Üçüncü unsur olarak  Başatlar, ülkelerin içişlerine müdahale ederek karışıklık çıkarıyorlar. Hong Kong, Şili, Bolivya, Meksika, Irak, Lübnan, İran gibi dünyanın pek çok yerinde ve her geçen gün yeni karışıklıklar ve halk  ayaklanmaları var. Hatta bir başat olmasına karşın Fransa bile bu gelişmeden nasibini almış bulunuyor.

Diğer bir faktör,  kutuplaşma kapsamında kendi hinterlandını oluşturma peşinde olunması. Başka bir deyişle, başat güçler, kendilerine bağımlı olabilecek ne kadar çok ülke olabilirse,  hegemonyalarının o kadar artacağı savından hareket ediyorlar. Türkiye de bunun sıkıntısını çeken ülkelerden biridir.

Süregiden huzursuzluk sürecinde atılan adımlarla, insanoğlunun kendi kendisini yok etme noktasına götürüp götürmediği  tartışılmaya başlanmıştır. Küresel ısınma sorunu buna tipik bir örnektir. Bu gidişatı önleyebilecek uluslararası düzen ne yazık ki kurulamıyor.

Suriye ve Doğu Akdenizde yaşananları da bu bağlamda değerlendirmek olasıdır. Bu bölgede yaşananlar, hegemon güçlerin vekalet savaşı yoluyla varmak istedikleri sonucun bir ifadesidir.

Aslında ABD, askeri anlamda bölgeye yerleşmek istemediğini söylüyor, “sıfır zayiat” politikası güdüyor. Kendi askerinin ölmesini istemeyen ABD, kendi adına vekalet edecek PYD-YPG’yi güçlendiriyor.

ABD, PYD-YPG adı altında, Trump’ın ifadesiyle, ‘Kürtler, benim kankalarımdır. Bunlar her türlü desteğimi alarak benim adıma gereğini yapacaklardır. İran ile savaş çıkarsa da benim adıma savaşacaklardır’ politikası güdüyor.

Buna karşılık Rusya, 200 yıldır sıcak denizlere inme hayaliyle yaşarken, güneyden Türkiye’nin komşusu oluverdi. Baba Esad ile 1973 yılında yaptığı 20 yıllık anlaşmayla Suriye’ye girdi. İsrail’e karşı Suriye’ye destek için girdiği bölgeden anlaşmanın sona ermesiyle ayrılmış göründü. Bu anlaşma 20 yıllıktı. Son anlaşmayla ise Rusya, sonu açık bir şekilde,  hami olarak bölgede kalacağını tescil ettirdi. İki üssü var. Sonunda sıcak denizlerde varlığını sürdürmeyi başardı. Doğu Akdeniz’de artık kalıcı varlığı var ve güneyden de komşumuzdur.

TERÖR KORİDORU PLANI

Türkiye’nin güney sınırında bir kürt devleti oluşturulması konusunda ABD’nin emelleri var.  Başlangıçta, Suriye’nin Kuzeyini kapsayan ve üç kantondan oluşan bir kürt bölgesi yaratıldı.  Lazkiye’nin kuzeyinden Akdeniz’e çıkış verilen ve İdlib’ten geçerek, bu kantonları birleştirmek suretiyle bir Kürt devleti oluşumu hedefleniyordu. Oysa Suriye’nin kuzey doğusu hariç Kürt nüfus bölgede çoğunluk değildi. Yerel halkla ikame politikası yoluyla çoğunluk yaratılmaya çalışıldı. Aslında yakın geçmişe kadar Kürt nüfus rejim tarafından  Suriye vatandaşı olarak tanınmıyordu. Kimlikleri yoktu.

Türkiye, Rusya’nın desteğini de alarak, Afrin ve El Bab bölgelerine barış götürdü. İdlib’teki durumu da Astana süreciyle olabildiği kadar kontrol altına alarak, ABD’nin emelinin önünü kesti. Artık Suriye’nin kuzeyinde bir şerit halinde Lazkiye’nin kuzeyinden denize çıkacak şekilde bir Kürt oluşumu mümkün değildir. Burada aynı zamanda Kürtleştirme politikasına da gitti ABD, ama bunların hepsi Türkiye’nin sahadaki başarısıyla çıkmaza girdi.

Bu nedenle ABD şimdi, petrol bölgesi Deyrizor’un da aralarında bulunduğu hakimiyeti altındaki yüzde 30’a varan toprağı Kürt bölgesi haline getirmeye çalışıyor. Oysa iç savaş öncesinde çöl olan bu bölgede nüfusun sadece yüzde 1’i yaşıyordu ve bunlar da Araptılar. ABD bu bölgede Suriye Demokratik Güçleri adı altında, aslında YPG/PYD/PKK’nın üçte ikiye yakın bölümünü oluşturduğu bir terör grubunu eğitmek ve silahlandırmakla meşgul. Grubun sayısının seksen bini bulduğu ifade ediliyor. ABD bunların İran’a karşı kullanılacakları iddiasında. Buna karşın, haklı ve ısrarlı ikazlarımıza rağmen bu oluşumun Türkiye için yarattığı güvenlik riskini kaale almıyor. Bunun yarattığı güvenlik sorunları Türkiye-ABD ilişkilerini olumsuz etkiliyor. İlişkiler geriliyor.

ORTAK MENFAATTE DOST OLUYORLAR

Rusya’nın görece zayıf olduğu bir sırada, genelde Batı ve özellikle Fransa, Gürcistan’ı teşvik ederek, Abhazya bölgesini ilhak etmesini sağlamaya çalıştı. Rusya sert karşılık verdi ve Abhazya’yı kendine kattı. Batı Gürcistan’ı yalnız bıraktı, Abhazya gitti. Arkasından, Kırım’da da Batı’nın hatalarını değerlendiren Rusya, Kırım’ı da sözde seçimle olduğu iddiasıyla ilhak etti. Amerika ve AB’nin bu kez daha büyük bir ambargo uygulama politikası devreye girdi. (Amerika ve Batı’nın Rusya’nın hamlelerine cevabı hep ambargo ile geliyor.) Bunun için de Ukrayna’yı gümrük birliğiyle AB’ne bağlayalım diye düşündüler. Bunun üzerine Ukrayna’nın üçte biri de Rusya tarafından ayrıştırıldı. Şimdi bu bölgeye özerklik verilmesi konuşuluyor.

Yani Rusya ile Batı arasında ciddi bir bilek güreşi var. Rusya’nın modernleştirmeye de bağlı giderek artan askeri gücünün yarattığı endişe ön planda gösteriliyor ama çekişmenin kapsamı daha geniş. Bu bir hakimiyet kurabilme mücadelesidir. Örneğin ikili planda hasım olan ABD ve Rusya, söz konusu Suriye olunca ilginç bir şekilde zımni mutabakat içerisinde hareket edebiliyor. Suriye’de birbirlerinin ayağına basmadan yönetme mutabakatı var. Zımni mutabakat çerçevesinde, Suriye’yi bölüp, kendi yönlerinden bildikleri gibi yönetmeye gayret sarfediyorlar.

YAHUDİ LOBİSİNİN ESİRİ OLDULAR

Bugün ABD’nin politikalarında Evanjelistler’in çok önemli yeri var.  ABD Başkanı Trump ve yönetiminin büyük kısmı Evanjelist'tir. Amerika ile Türkiye ilişkilerinde gerilime neden olan Papaz Brunson da Evanjelist’tir. Barış Pınarı Harekatı sırasında Ankara’ya müzakereye gelen üst düzey heyetteki 5 kişi de yine Evanjelist’ti. Amerika’da 29 milyon nüfusu olan ve ciddi baskı grubu oluşturabilen Evanjelistler, inançlarında Yahudiler’e yakındırlar. Trump’ın İsrail politikasındaki tutkulu yakınlığın temelinde bu gerçek yatar. Trump’ın bütün sıkıntılarına rağmen 2020 seçimi için hala ümitvar olabilmesinin arkasında Evanjelist nüfusun yüzde 91,5 oranındaki desteği de vardır.

Evanjelistler'in en ünlü ve tanınmış isimleri ABD başkanlarıdır. Evenjelistler Amerika'daki Hristiyan toplumunun en tutucu ve radikal dinci kanadıdır. Aslında kapitalizmin gizli dini Evanjelizm’dir, diğer ezoterik ve masonik yapılar bu şeytani dinin mezhepleri konumundadır. Evenjelistler, Yahudiler’in Filistin'e geri dönmelerine, Büyük İsrail'in kurulmasına, yedi yıl sürecek olan felaket dönemine (Bu dönemde Yecüc ve Mecüc orduları tarafından İsrail işgal edilecek ve ABD ile İngiltere İsrail'in yardımına geleceklerdir), İsa'nın ikinci kez dünyaya gelişine, kıyametin kopmasıyla, İncil'e ve İsa Mesih'e iman edenlerin cennete yükseltilmelerine inanıyorlar.

ABD, zaten güçlü olan Yahudi lobisinin bir noktada esiri olmuş durumdadır. Bugün İsrail’e rağmen bir adım atamaz dış politikada. Diğer taraftan İsrail, ABD’nin 52'nci eyaleti gibi hareket eder. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Trump’ın ‘Ulusal Meclis’te konuşamaz’ açıklamasına rağmen konuşabilmiştir. Bu gerçek, Amerika’nın Ortadoğu’daki niyetlerinin temelini oluşturuyor.

ABD’nin bölgedeki birinci önceliği, İsrail’in mutlak güvenliğinin sağlanması, İsrail’in burada kalıcı güç olarak varlığını sürdürebilmesi. Bunu da her yönüyle yapabiliyor ve dünyayı karıştırarak yapmayı da sürdürüyor. İşte Kudüs’ün başkent ilan edilmesi, Golan Tepeleri’nin İsrail toprağı olarak kabul edilmesi, Yahudi yerleşmlerinin meşru kabul edilmesi. Bütün bunlar, adım adım bir politikayı hedefe doğru taşıyor.

İKİNCİ ÖNCELİK İRAN

Amerika’nın bölgedeki ikinci önceliği İran’dır. ABD,  İsrail’in de güvenlik kaygısıyla büyük önem verdiği bu konuda İran’a diz çöktürmeye çalışıyor. İran, Irak, Lübnan ve Suriye üzerinden aslında Hizbullah’a kadar uzanan, mezhepsel açıdan güçlü bir nüfuza sahip. Bu, hem İsrail hem ABD  yönünden Ortadoğu’da çok ciddi bir tehdit olarak algılanıyor. Aynı zamanda İran kontrol edilemezliği yönüyle ve nükleer silah üretebilme tehdidiyle de ciddi bir risk olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla bu tehdidin müsebbibi olan rejim değiştirilmelidir düşüncesi öne çıkarılıyor. Bu bağlamda  İran’da iç karışıklıklar yoluyla sonuç alınması ABD’nin hedefindedir. Bu iki hedefe varabilmek için Amerika, Ortadoğu’yu değişik bir boyutta karıştırmaktadır. Bu gidişat kuşkusuz Türkiye için de ciddi sıkıntılar yaratmaktadır.

5 Ekim’de Amerika Senatosu’nda Amerikalı üst düzey askerlerin bazı senatörlere Suriye politikası hakkında brifing verdiklerine dair bir haber dolaştı. Buna göre,  38 bin iyi eğitilmiş, 15 bin de çok çok iyi eğitilmiş PYD-YPG’li terörist bulunduğunu söylemişler. Bu teröristlere aylık 400 dolar maaş bağlandığını, bunun yarısına örgütün el koyduğunu anlatmışlar.  Bunun için ABD ayda 16 milyon dolar harcıyormuş. Bu teroristler nerede  kullanılacak sorusuna, İran’a karşı cevabı verilmiş. Bu da ABD’nin, Suriye’de kalıcı olmayacağını söylemesine karşın farklı bir niyet taşıdığının göstergesidir. ABD askerleri riske edilmeden kullanılacak bir güç oluşturulmaktadır. Bu da Türkiye yönünden yarattığı risk itibariyle düşündürücüdür.  

ABD,  demokrasi ve insan hakları savıyla girdiği bütün ülkelerde kaosa neden oldu ve sonuçta çıkmaza saplanıp ayrıldığında arkasında bir mezbele bıraktı. Şimdi sırada İran bulunmaktadır. Ancak İran’ın, diğer örneklere kıyasla, tarihi ve direnciyle kolay lokma olmadığı gerçektir.

ABD Afganistan’da halkın yüzde 42’ni oluşturan Talibanı El Kaide’nin oluşturulmasında kullandı. SSCB’nin Afganistan yoluyla sıcak denizlere inmesini önlemek için orada zımnen SSCB ile bu yoldan mücadeleye girdi. Orada El Kaide’yi kullanan ABD, Irak’ın işgalinden sonra  DEAŞ’ın kuruluşunu da hazırladı. ABD, Irak’a bahanelerle girdi. Bahanelerin doğru olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Girerken 9 asker kaybetmişti, Irak’tan ayrılmak için uğraşırken bu rakam 5 bine, yaralı sayısı da 30 bine yaklaştı. Irak ABD için ayrılmayı zorunlu kılan bir soruna  dönüşürken, arkasında etnik ve mezhepsel açıdan bölünmüş ve bir türlü toparlanamayan bir ülke bırakmıştır. Barzani’nin bağımsızlık referandumuna kadar uzanan çabaları da bunun tezahürüdür.

Suriye konusunda da aynı şey var. İkiye bölmüş vaziyetteler. Bir tarafta yüzde 30’luk topraklarda ABD, diğer taraftan da geri kalan topraklarda rejim ve Rusya. Cenevre görüşmelerinde toprak bütünlüğüne sahip bir Suriye yaratılmaya çalışılıyor. Bunun başarılabileceği çok şüpheli. Büyük bir olasılıkla Suriye bu süreçten bölünerek çıkacak. Burada özerk bir Kürt bölgesi oluşturulması Amerika’nın gerçek niyeti. Bu durum karşısında Avrupa’nın esamesi  okunmuyor. Sonuçta sorunu ABD, Rusya ve Türkiye çözecek deniyor. Ama çok zor. Nitekim Cenevre görüşmeleri daha başlamadan koptu ve yeniden nasıl biraraya gelinebileceği henüz bilinmiyor. En azından Suriye’de köprülerin altından daha çok sular akacak gibi görünüyor.

ABD, EMELLERİNİ BEKLEMEYE ALDI

ABD’nin  Irak’ın kuzeyi ile Suriye’de hakimiyeti altındaki bölgede bir Kürt devleti oluşturma projesinin varlığı yadsınamıyor. Mevcut koşullarda  bu projenin hayata geçirilemeyeceğini ABD yetkilileri de biliyorlar. Ortalığı daha da karıştıracağı  düşüncesiyle bunu şimdilik bir hedef olarak bir kenarda saklı tutmayı yeğlemiş görünüyorlar.  Bu emelin arkasında İsrail de bulunuyor. Çevresi Arap ülkeleriyle çevrilen İsrail bir Kürt devletine sıcak bakıyor ve sonuç alamasa da ABD’ni bu yolda zorluyor.

Terör örgütü PYD-YPG, hem ABD, hem Rusya’nın himayesindedir. ABD, PKK’yı kanunen  terör örgütü kabul etmesine rağmen türevlerini kabul etmiyor. Rusya ise hiçbirini terör örgütü olarak görmüyor. Moskova ve Sen Petersburg’da PYD/YPG/PKK büroları hep açık ve serbestçe icraat yapabiliyorlar. Burada da ABD ile Rusya arasında zımni bir mutabakattan sözedilebilir. Bunun Türkiye’nin güvenliği yönünden ne ifade ettiği açıktır.

BAŞATLAR’DA “TÜRKİYE” SORUNU

Her ikisi de kendi çıkarı doğrultusunda hareket ediyor. Bugün Rusya ile ABD arasındaki sorun, Türkiye’yi kazanma veya kaybetme konusudur. BM Güvenlik Konseyi’nde , beş AB ülkesinin Türkiye’nin Barış Pınarı Harekatının durdurulması ve kınanması konusundaki girişimlerini birlikte  veto ettiler. Tarihte ikisinin aynı anda veto ettiği tek sorun Süveyş Kanalı ile ilgiliydi. 1956 yılında kanal ulusallaştırıldığında veto haklarını Fransa ve İngiltere’ye karşı kullandılar. Birlikte hareket ederek onları caydırıp Süveyş’ten uzaklaştırdılar. İkincisi Türkiye lehine kullandıkları veto oldu. Bunun arkasında Türkiye’yi diğer tarafa kaptırma endişesi var. Biri olumlu oy kullansa Türkiye’nin tepkisini çekecek ve diğer tarafa meyletmesine yol açabilecektir. Bu da diplomaside dengelerin aklıselimle ve temkinle kullanılabilmesinin önemini kanıtlıyor, ayrıca jeopolitik ve jeostratejik konumu itibariyle Türkiye’nin önem ve ağırlığının göstergesini de oluşturuyor.

1956 yılında İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği grup, Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini açıklamasının ardından savaşa yol açtı. Hem Sovyetler Birliği hem de Amerika, ortak bir tavırla BM Güvenlik Konseyi’nde kararı veto ederek, İngiltere ve Fransa’nın Süveyş üzerindeki etkisine son verdiler.

RUSYA-İSRAİL YAKINLAŞMASI

Filistin ile İsrail arasındaki anlaşmazlığın çözümü için dönemin ABD Başkanı Bush 2003 yılında Quartet’in (BM, AB, ABD ve Rusya) projesini açıkladı. Rusya, BM ve AB ile birlikte,  son zamanlara kadar ismi olan cismi olmayan konumdaydı. Hakim pozisyondaki lider ülke hep ABD idi. Buna karşın, yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, ABD kayıtsız şartsız  İsrail yanlısı olduğu için adil bir barış sağlanamıyor ve hep Filistinliler eziliyordu. Suriye’ye yerleştikten sonra  Rusya’nın İsrail politikasında değişiklik görülüyor. Netanyahu, 2018 yılında 7 kez Rusya’ya gitti. Rusya, Suriye’ye yerleştiği andan itibaren İsrail için de bir tehdit oluşturmaktadır. Dolayısıyla İsrail, Rusya ile iyi ilişkiler geliştirmek istemektedir. Quartet kapsamında, Rusya’nın da Amerika ile birlikte sesini duymaya başladık. Aynı şekilde bu Ortadoğu bütünü için de geçerli. Artık Rusya bölgede söz sahibi aktörlerden biridir. Hatta yer yer ABD’den daha etkili bir konumda olduğu bile söylenebilir. 

Amerika’nın bölge politikası tutarlı değil, ‘bir varım bir yokum’ diyor. Ben askerimi çektim gidiyorum. Çok masraflı 7 trilyon harcadım’ diyor. Tekrar geri dönüyor. ‘Ben savaşmayacağım ama PYD-YPG’yi kullanacağım’ diyor. Devamlı gidip gelen ama tam oturmamış bir tutuma sahip. Rusya, ise kararlı bir şekilde neyin nasıl yapılabileceğinde olduğu kadar zamanlamada da çok daha etkili bir noktaya gelmiş durumda.

*Devam edecek