Yeni küresel düzende Türkiye ve Ortadoğu

Türkiye’nin de güvenliği açısından büyük tehdit altında bulunduğu Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeler bir tesadüf değil. Dünyayı hakimiyeti altına almaya çalışan “Baş Atlar”, kendisine tehdit oluşturacak devletleri çökerterek kontrol altında tutabilecekleri devletçikler oluşturup, ekonomik kaynakları yönetebilme senaryoları sahnelemeye çalışıyor. Baş Atlar, dünyanın sonunu getirebilecek dünya savaşı çıkarmak yerine, kendi adına vekil örgütler üreterek emellerine hizmet için çatıştırıyor.

Yeni küresel düzende Türkiye ve Ortadoğu

Neşat Ergül - INTELL4

19 ve 20. yüzyılda sömürü politikalarının ardından refah seviyesini üst seviyeye çıkaran toplumlar, sömürecek alan daraldıkça bu hallerini sürdürebilmek için yeni kaynak arayışlarına girdi. Günümüzde dünya bir kaos içinde çalkalanıyor. Geçmiş yüzyılda kurulmuş çok kutuplu düzen, günümüzü yönetebilecek kabiliyete sahip değil. Bu nedenle dünyayı çok vahim bir gelecek bekliyor.

Fransız İhtilali, nasıl bir düzen başlattı? Birinci Dünya Savaşı ile Batılı ülkelerin hataları Almanya’yı neden İkinci Dünya Savaşı’na sürükledi? İkinci Dünya Savaşı’nın ardından nasıl bir kutuplaşma yaşandı? Soğuk Savaş yıllarının ardından Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle yeni dünya düzeni nereye evrildi?

Dünyanın yeni Baş Atlar’ı ABD ve Rusya’nın Türkiye’yi de yakından ilgilendiren Ortadoğu politikası ve bilek güreşi… Dünyada son gelişmelerde Trump ve Papaz Brunson’un da üyesi olduğu Evangelistler ile İsrail’in rolü ne? Türkiye’nin başına nasıl bir çorap örülmeye çalışılıyor?

Emekli Büyükelçi Uluç Özülker(solda), Intell4'e konuştu.

Bugün dünyanın nereye gittiğini görmek için geçmiş 200 yıla bakmak gerekiyor. 1789 Fransız İhtilali’nden sonra dünyada her asır kendi kırılmasıyla birlikte geldi. Fransız İhtilali, ulus devletlerini ortaya çıkarırken, bu nedenle 19. yüzyıl “İmparatorluklar Çağı” olarak olarak adlandırılıyor. 19. yüzyıl bir danışma çağı olarak betimleniyor.

ULUÇ ÖZÜLKER KİMDİR? Emekli Büyükelçi Uluç Özülker, 11 Mart 1942'de İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi'nde eğitim gören Özülker, 1961 yılında liseden mezun olunca Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okumaya başladı. 1965 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra aynı yıl Dışişleri Bakanlığı'nda çalışmaya başlayan Özülker, 1993-95 yılları arasında Libya Trablus Büyükelçiliği,1995-98 arasında AB Türkiye Daimi Temsilciliği, 1998-2000 senelerinde Dışişleri Bakanlığı Avrupa İşleri Müsteşar Yardımcılığı, 2000-02 senelerinde OECD Türkiye Daimi Temsilciliği ve 2002-05 seneleri arasında Paris Büyükelçiliği görevlerini üstlendi.

Bugün dünyanın nereye gittiğini görmek için geçmiş 200 yıla bakmak gerekiyor. 1789 Fransız İhtilali’nden sonra dünyada her asır kendi kırılmasıyla birlikte geldi. Fransız İhtilali, ulus devletlerini ortaya çıkarırken, bu nedenle 19. yüzyıl “İmparatorluklar Çağı” olarak olarak adlandırılıyor. 19. yüzyıl bir danışma çağı olarak betimleniyor.

Fransız İhtilali, Fransa'daki mutlak monarşinin devrilip, yerine cumhuriyetin kurulması ve Roma Katolik Kilisesi'nin ciddi reformlara gitmeye zorlanmasıdır. Avrupa ve Batı dünyası tarihinde bir dönüm noktasıdır. Sosyal bir akımı başlatan en büyük etkenlerden biri olarak kabul edilir.

1815 yılında yapılan Viyana Kongresi’yle Napolyon’un yenilmesinin ardından imparatorlar, bir araya gelmek suretiyle dünyayı yönettiler. Kendi aralarındaki danışma mekanizmasıyla dünyanın hakimi olup yönettiler.

20. yüzyıl böyle değil. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ulus devlet sayısı çok arttı. Mesela Avrupa’da 47’ye çıktı. Bu kadar ülkenin var olduğu bir yerde öyle danışarak iş yapmak falan mümkün değildi. Dolayısıyla burada iki şey ön plana çıkarıldı. Biri kurumsallaşma, Milletler Cemiyeti örneğinde olduğu gibi. BM bu nedenle kuruldu. İkincisi danışarak tabi ama dünya çapında müzakereler ile her şeyde bir işbirliği ile dünyayı düzene sokmaya çalıştılar. Bu kapsamda tabi galipler ve bunun getirmiş olduğu ‘Baş Atlar Dönemi’ne girildi.

Napolyon savaşları yüzünden bozulan Avrupa’nın siyasal durumunu düzeltmek, Avrupa’nın gelecekte alacağı durumu belirtmek ve saptamak amacıyla Viyana’da 1815 yılında kongre düzenlendi. Fransız İhtilali’nin tehlikeli gördükleri ulusçuluk akımının ortaya çıkabileceği sorunların çözümü için Avrupa ülkeleri ortak hareket etme kararı aldı. Bu uluslararası kongre, ilk örnek olması açısından önemlidir.

19. yüzyılın Baş Atlar’ı İngiltere ve Fransa’ydı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bu ülkelerin yerini Sovyetler Birliği ile ABD aldı. Bu çağa, “İşbirliği Çağı” deniliyordu. Neden işbirliği, çünkü, bu kadar çok sayıda ülkenin var olduğu bir çağda yönetebilmek için işbirliği ve kurumsallaşmaya ihtiyaç vardı.

BİLEK GÜREŞİ BAŞLIYOR

İkinci Dünya Savaşı’nın her şeyi bir düzene sokabilme adına işbirliği ve anlaşmaların yapıldığı bir dönemi doğurdu. 20. yüzyılın ikinci yarısı bir ‘Bilek Güreşi’ne dönüştüğü. Denge politikaları üzerine inşa edilmiş bir işbirliği kurulduğu.

Bir tarafta NATO kuruldu, diğer tarafta Varşova Paktı. Böylece işbirliği esas itibarıyla kuruluşların içinde ondan sonra da kendi aralarında cereyan ettti. Böyle denge kuruldu içinde savaş olmadı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ‘Soğuk Savaş’ dönemine girildi. Bu her ne kadar adına savaş denilse de bir savaş değil. Doğrudan doğruya dengeler üzenine oturtulmuş bilek güreşidir. Herkes kendi bildiğini ve dilediğini yapma peşine düşmüştür.

SOĞUK SAVAŞ VE SSCB’NİN DAĞILIŞI

Soğuk savaş, iki Süper güç olan ABD önderliğindeki Batı bloku ile Sovyetler Birliği'nin önderliğinde Doğu bloku ülkeleri arasında 1947'den 1991'e kadar devam etmiş olan uluslararası siyasi ve askeri gerginliktir. Soğuk savaş döneminde NATO, "Batı İttifakı" olarak da biliniyordu.

Daha önceki yüzyıllarda Fransız İhtilali ve Birinci Dünya Savaşı ile başlayan kırılmaya, 1991 yılında SSCB’nin çöküşü eklendi. Yaşanan kırılma, henüz dünyayı nereye götürdüğü belli olmayan ama sonuçları itibarıyla bundan evvelkilerden daha vahim sonuçlar doğurabilecek bir kırılmadır

İkinci Dünya Savaşı, bir kırılma değildir. Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan büyük hataların sonucudur. Çünkü 1871’de Almanlar’a yenilen Fransızlar, intikam almak için Almanya’yı Birinci Dünya Savaşı’nda ezmeye kalktı. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yapılan anlaşmaya çok ağır hükümler konulması üzerine bu savaş Hitler’i doğurdu ve 70 milyonun ölümüne sebep olan savaş çıktı. Almanya, boyunduruktan kurtulma adına bu savaşı başlattı.

Esas itibarıyla SSCB’nin çöküşü ABD’yi ortaya çıkardı. ABD’li ekonomist Fukuyama, 1991 yılında yazdığı kitabında, “Liberal kapitalizm, dünyada Nirvana’dır. Bunun da tek temsilcisi dünyada ABD’dir” dedi.

Yani eskiden kutuplaşmaların olduğu bir düzenden, ABD hegemonyasının ön plana çıktığı bir dünya düzenine geçildi. Bu çok uzun sürmedi. 21. yüzyılda özellikle teknoloji ve iletişim, akılalmaz boyutlarda süratle gelişmeye başladı. Bugün dünya çok küçülmüş vaziyette. Çok kutuplu değil belki ama çok merkezli dünya düzenine evrildik. Başka bir ifadeyle önce imparatorlar danışırlardı. 20. yüzyılda da kurumsal olarak bilek güreşine girilir, dengeler oturtulurdu bir şekilde, 21. yüzyılı bu kurumların yönetebilme vasfı ortadan kalktı. Bunların koymuş oldukları kaideler, galiplerin mağluplar üzerindeki hakimiyet politikasına dayanıyordu. Bu artık yürümüyor, 20. yüzyılın kurmuş olduğu düzen 21. yüzyılı yönetecek kabiliyete sahip değil. O zaman ne olacak? Çok daha vahim şeyler olacak.

Nirvana: Budizm’de, her türlü isteklerden, duygulanımlardan, tutkulardan arınıp en yüksek ruh durumuna erişme.

FUKUYAMA’NIN TEORİSİ

Sovyetler’in dağılışı, Almanya’nın birleşmesi, Doğu ve Batı arasındaki karşıt blokların, uluslararası pazar, para ve medyaya kapılarını açtığı olarak yorumlanıyordu. Liberalizmin rakipsiz kaldığı düşünülerek yeni teoriler üretildi. Bunlardan en meşhur olanı Francis Fukuyama'nın teorisidir.

ABD'li ekonomist Fukuyama

Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve liberalizmin tüm dünyada hakimiyetini ilan etmesini Fukuyama, "Tarihin sonu" teziyle formüle etmişti. Fukuyama, "Son yıllarda hükümet sistemi olarak liberal demokrasinin meşruluğu üzerinde dünya çapında dikkate değer bir mutabakatın oluşmuş olduğunu ve aynı zamanda monarşi, faşizm ve son dönemde komünizm gibi rakip hakimiyet biçimlerinin liberal demokrasiye mağlup olduklarının ortaya çıktığını" savundu. Fukuyama, liberal kapitalizmi “nihai hükümet biçimi” diyerek göklere çıkardı.

DÜNYA KAOSA TESLİM

20. yüzyıl düzeninin yönetim kabiliyetinin eksikliği yeni bir düzen arayışı başlattı. Dünyada şu sırada yaşanan kaosta bunun bir ifadesidir. Burada iki faktör ön plana çıkıyor. 19. yüzyıldan başlayarak sömürge imparatorlukları bu dünyanın canını okudular. 21. yüzyılda sömürgelerin hepsi uyandı. İnsanlar baktığı zaman, kendilerini sömürenlerin refahını iletişim araçları sayesinde görebiliyorlar ama kendileri perişan. Dolayısıyla göç olgusu falan bir tesadüf değildir. Bu faktör teknolojik gelişmelere paralel giden bu faktör, ön plana çıkmaya başladı. Fakirler ve refah toplumu olarak dünya ikiye bölündü. Fakirler refah konusunda haklı olarak zenginlere göz diktiler.

Bunun yanında ikinci önemli faktör, refah toplumları da kendi yönlerinden nasıl ayakta durup yaşabileceklerinin arayışı içine girdiler. Refah toplumları bir şekilde bu durumlarını devam ettirebilmek için bir şeye ihtiyaçları var ama bu artık sömürge değil. Artık sömürecek bir şey kalmadı. Örneğin avuçiçi kadar Belçika, Kongo’yu kendine sömürge olarak tuttu. Kongo’yu perişan ederek bugünkü refah seviyesine ulaştı. Kongo elden gittikten sonra sömürenler kendi aralarında kavga ediyorlar, ayrışıyorlar, bölünüyorlar. Yani refah toplumları artık geriliyorlar bu gerileme içinde de kendi aralarında bir değenlendirme yaptıklarında, tabi ikiye ayrılıyorlar içlerinde.

SUÇLU HEP BAŞKASI

Refah toplumu hiçbir zaman suçu kendisinde aramadı, hep ötekileştirerek suçu başkasının üzerine attı. Çok basit bir örnek olarak ABD Başkanı Donald Trump, ilk seçildiğinde BM’deki konuşmasındaki ilk sözleri, “Amerika’nın çıkarları ve ötekiler” olduğuna vurgu yaptı. Yani bir dünya düzeninde önce Baş Atlar’ın menfaatleri, çıkarları vardır, sonra ötekiler…

Refah toplumları gerilemeye başladı ancak bunu kabullenmedi. ‘Sebep hep başkası’ psikolojisiyle yeni liderler ortaya çıkmaya başladı. Bu liderler, “Biz eksi gücümüze ulaşacak politikalarla iş başına geleceğiz” ve “Ey halkımız refahı tekrar ihya edeceğiz, en üst düzeyde yöneten biz olacağız” felsefesini savunarak toplumlarının karşısına çıktılar.

Mesela Trump, ‘Güçlü Amerika’yı ihya edeceğim’ diye yola çıktı.  21. yüzyılda gerçekleriyle düşünüldüğünde, söylenenlerle yapılabilirlik arasındaki dengenin kurulma şansı yoktur. O zaman ne oldu? Söylediklerini yapamayanlar sözlerini yerine getiremediklerinden başka zımmi tedbirlere başvurmaya başladılar.

Trump, dünyadaki o ana kadar yapılmakta olan bütün ticaret anlaşmalarından çekiliverdi. Yıktı bütün ticaret anlaşmalarının hepsini. İklim Sözleşmesi’nden de çekiliverdi. Dünyanın yüzde 25 tüketimini, dolayısıyla kirlenmenin de bir o kadarını sağlayan Amerika, yüzde 3’lük nüfusuna rağmen bütün dünyayı risk altında bırakabilecek bir adım atabiliyor. Bunu yaparken de güçlü Amerika, sadece ABD’nin çıkarı için yola çıkabiliyor.

Trump, bunun da ötesinde “Siz kimsiziniz? Ne para veriyorsunuz ne bir şey, ben sizin her şeyinizi finanse edebilecek durumda değilim. Artık sizin güvenliğinizi ben niye tek başıma sağlıyayım?” sözleriyle NATO’yu da hedefe alabiliyor. Tam tabiriyle ‘pamuk eller cebe’ diyebiliyor. Avrupa ne yapıyor, ‘bu adam tehlikeli biri, dolayısıyla biz kendi güvenlik teşkilatlanmamızı sağlayalım. Yeni bir organizasyonu, yeni teşkilatlanmayı gerçekleştirelim’ düşüncesini dile getiriyor. Bir anda bu ayrışma tetikleniyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ‘NATO beyin ölümü gerçekleşmiş bir teşkilattır’ ifadeleriyle 20. yüzyılın bu kuruluşunu hedefe koyabiliyor.

‘Çılgın liderler’ tarafından yönetilmeye başlanan ülkeler, kendi görüşleri doğrultusunda ülkelerinin hak ve çıkarlarını ön plana çıkarmak suretiyle dünyaya yeni bir düzen vermeye kalkışıyor. Şu anda en büyük sıkıntı, 20. yüzyıl kuruluşlarının getirmiş olduğu bir düzen, bu yüzyılın sorunlarını çözmeye yeterli ve ehil değildir. BM diye bir teşkilat yok artık. BM’nin müdahale edip de çözebildiği bir örnek yoktur. Ekonomik anlamda da konuşuyorlar ama bir çözüme ulaştıkları henüz görülmedi.

Bir kaos yaşıyor dünya, bu koşullar altında 21. yüzyılda dünyanın nereye gittiğini henüz bilmiyoruz. Ama 21. yüzyıl kesinkes, SSCB’nin dağılması sonrası yeni bir kırılmaya girdi ve bu kırılma da dünyayı bugüne kadar yaşamış olduğumuzun dışında yeni bir modele sürüklüyor.

“BAŞ AT” SAYISI ARTIYOR

Bahsi geçen yeni modelin 4 unsuru ön plana çıkıyor. Birincisi, ‘Baş At’ güçlerin sayısı artmaya başladı. Bugün ekonomik açıdan bakıldığında ABD en güçlü ülkedir ama tek başına dünyayı yönetebilecek kabiliyete sahip değildir. Dünya fazla küçük ama aynı zamanda Amerika’nın yönetemeyeceği kadar da büyüktür.

Mesela şu anda ABD karşısına Rusya’yı aldı. Aslında Rusya ekonomik açıdan bir cücedir. ABD’nin 20 trilyonluk doları aşan bir piyasası var. Rusya buna karşılık bir trilyon 300 milyar dolardan ibarettir. Rusya’nın 17 milyon kilometrekare toprağı, 142 milyon nüfusu var. Sibirya bölgesine 80 milyonun üzerine Çinli yerleşmiş vaziyette. Rusya hiçbir şey yapamıyor. Yani buna rağmen Rusya, Putin’in de akıllı politikalarıyla, petrol fiyatları varil başına 120 dolarlara çıktığı dönemde 850 milyar dolar bir rezerv oluşturdu. Bunu silahlı kuvvetlerinin güçlenmesine harcadı. Dünyada bu açıdan söz sahibidir.

Bugün Rusya’nın elinde 7 bin 390 tane nükleer başlık var. ABD’de ise 7 bin 300. Bunun 10’da biri kullanılsa dünya topyekun yok olur. ABD, Rusya’yı bir ekonomik güç veya kendi karşısındaki rekabet etmesinden ziyade, askeri varlığı itibarıyla tehlikeli ve rekabet içine girebilen bir varlık olarak görerek üzerine gidiyor.

Çin’in de ekonomik açıdan süratle gelişmekte olan bir ülke. Ama bunun karşılığında 1,5 milyar nüfus ile bakıldığında kişi başına refah itibarıyla halen fakirdir. ABD ile rekabet edecek konumda mı? Henüz kendini o noktada hissetmiyor. Mesela nükleer başlık sayısı 330. Yani Çin, ABD ile kesinlikle rekabet yapabilir ama mevcut koşullarda temkinli gitmeyi, henüz üst düzeye çıkmadığı gerekçesiyle teenni ile hareket etmeyi tercih ediyor. Ama Çin de dünyada bir merkez.

Bunun dışında Brıcs ülkelerinden Hindistan, akıl almaz bir gelişme içine girmiş durumda. Bunun yanında Brezilya da kendi çevresiyle birlikte büyüyor ve bir merkez konumundalar.

DÜNYA SAVAŞI ÇOKTAN BAŞLADI

Üçüncü Dünya Savaşı benim kanaatime göre başladı. Bu savaş tankla, topla tüfekle yapılmıyor. Siber savaş var mesela. Ortaya atılan iddialara göre, ABD’ye yönelik bir siber saldırı, Rusya’nın yardımıyla savuşturuldu.

Siber savaşlara bir parantez açmak gerekirse, son bir yıl içerisinde Türkiye'ye yönelik siber saldırı sayısı 100 bine yaklaştı. Ekim aynının son haftasında gerçekleştirilen saldırılarda Türkiye'nin önde gelen iki kurumunda kısa süreli hizmet aksamaları oluştu. Bu yeni nesil güvenlik tehdidine karşı Siber İstihbarat Birimi (SİB) kurulması gündeme geldi. Bu sayede kurulacak ağ üzerinden istihbarat kaynakları çoğaltılarak maddi ve itibar kayıplarına yol açan siber saldırılar önceden haber alınacak ve hızlıca gerekli müdahalelerde bulunulabilecek.

VEKALET SAVAŞLARI

Dünyayı yok edebilecek nükleer silahları bulunan bu ülkeler, kendi aralarında savaşamazlar. Çünkü itiraf etmek lazım, ellerindeki imkanları kullanacak olsalar dünya biter. O zaman ne yapıyorlar, kendi hegemonyalarını devam ettirebilmek için vekalet savaşlarına yöneliyorlar. Mikro milliyetçiliği teşvik ediyorlar, mikro milliyetçilik belirli ölçülerde güç kazandıktan sonra kendi adlarına savaştırıyorlar. Bu da bir savaş şekli ve şu anda dünyanın her tarafında devam ediyor.

Üçüncü unsur olarak dünyadaki Baş Atlar, ülkelerin iç işlerine müdahale ederek karışıklık çıkarıyorlar. Hong Kong, Şili, Bolivya, Meksika gibi dünyanın pek çok yerinde ve her geçen gün yenilerinin patlaması suretiyle ayaklanmalar var. Diğer bir faktör, her halükarda bu kutuplaşma içinde kendi hinterlandını oluşturma peşindeler. Başka bir deyişle kendine bağımlı olabilecek ne kadar çok ülke olabilirse, aynı zamanda onun dünya hegemonyasındaki ağırlığının artması sonucunu verir. Türkiye de bunun mesela ızdırabını çeken bir ülkelerden biri.

21. yüzyılda da, insanoğlunun kendi kendisini yok etme noktasına götürüp götürmediği halen bir tartışma konusudur. Bu çerçevede oturup uluslararası bir düzen kurulamıyor. Suriye ve Doğu Akdeniz de kendi içinde bir bütün. Bu bölgede yaşananlar, hegemon güçlerin vekalet savaşı yoluyla varmak istedikleri sonucun bir ifadesi. Hegomon güçler Suriye ve Doğu Akdeniz’e hakim olma politikası yürütüyor. Nasıl hakim olacak? ABD ve Rusya, birer düşman kardeşler olarak kavga etmeleri halinde bir dünya savaşı çıkar. Bu da mümkün olmayacağına göre, o zaman vekalet yoluyla yapmak istiyorlar.

Aslında ABD, askeri anlamda bölgeye yerleşmek istemediğini söylüyor, “sıfır zayiat” politikası güdüyor. Kendi askerinin ölmesini istemeyen ABD, kendi adına vekalet edecek PYD-YPG’yi güçlendiriyor.

ABD, şu sıralarda PYD-YPG adı altında Trump’ın ifadesiyle, ‘Kürtler, benim kankalarımdır. Bunlar her türlü desteğimi alarak benim adıma gereğini yapacaklardır. İran ile savaş çıkarsa da benim adıma savaşacaklardır’ diye düşünüyor.

Buna karşılık Rusya, 200 yıldır sıcak denizlere inmek için çırpınırken güneyden Türkiye’nin komşusu olmuştur. O da, baba Esad ile 1973 yılında yaptığı 20 yıllık anlaşmayla Suriye’ye girdi. İsrail’e karşı Suriye’ye destek için girdiği bölgeden anlaşmanın sona ermesiyle çıktı. Önceki anlaşma 20 yıllıktı. Ancak son anlaşmayla Rusya, sonu açık bir şekilde oranın hamisi olarak bölgede kalacağını tescil ettirdi. İki tane üsü var, yani geldi Akdeniz’e indi. Sıcak denizlerde varlığı sürüyor. Doğu Akdeniz’de mutlak varlığı var, bunun neticesinde nihayetinde bizim de güneyden komşumuzdur.

TERÖR KORİDORU PLANI

Türkiye’nin güney sınırında bir terör devleti oluşturulması konusunda ABD’nin emelleri var. ABD başlangıçta bir Kürt bölgesi oluşturma peşine düştü. ‘Bir devlet statüsü kazandırabilir miyim’ diye arayış içine girdi. ‘Üç tane kanton kuracağım’ dedi. Lazkiye’nin kuzeyinden bir çıkış verilen ve İdlib’ten geçerek, bu kantonları birleştirmek suretiyle bir Kürt devleti oluşumunu sağlayacaktı.

Türkiye, Rusya’nın da yardımıyla Afrin ve El Bab bölgelerini ele geçirdi. İdlib’teki durumu da Astana süreciyle hallederek, ABD’nin hayalini ya da emelini suya düşürdü. Artık Suriye’nin kuzeyinde bir şerit halinde Lazkiye’nin kuzeyinden denize çıkacak şekilde bir Kürt oluşumu mümkün değildir. Burada aynı zamanda Kürtleştirme politikasına da gitti ABD, ama bunların hepsi Türkiye’nin sahadaki başarısıyla hayal oldu.

Bu gelişme karşısında ABD, bugün haritalarda görülen Deyrizor’un da aralarında bulunduğu petrol sahalarının olduğu Suriye’nin yüzde 30’unu oluşturan hakimiyeti alanındaki bölgeyi Kürt bölgesi haline getirmeye çalışıyor.

PKK/YPG-PYD üçlüsünün 3’te 2’sini oluşturduğu SDG adı altında bunları bir araya getiren ve kendi adına kullanan Amerika, Suriye’nin yüzde 30’luk bölümünde emellerine ulaşmak için hareket ediyor. ABD ile Rusya, hem rakip aynı zamanda düşman. Amerika, bir yandan Çin’i çevreleme politikasını güdüyor, kontrol altında tutmayı, diz çöktürecek politikayı güdüyor, diğer taraftan da Rusya’ya güçlü bir şekilde ambargo uyguluyor. Bunun da gerekçesi olarak, aslında Batılılar’ın kendi hatalarından doğan gelinmiş olan bir açmazı ABD yönetmeye çalışıyor.

ORTAK MENFAATTE DOST OLUYORLAR

Rusya giderek palazlanırken Batı, Gürcistan’ı tahrik ederek Abhazya bölgesini ilhak etmesini sağlamaya çalıştı. Bu tahrikin ardından Batı Gürcistan’ı yalnız bıraktı, Abhazya gitti. Arkasından, Kırım meselesinde de Batı’nın hataları üzerine Rusya güzel bir oyun oynayarak Kırım’ı da sözde seçim adı altında işgal etti. Amerika ve AB’nin bu kez daha büyük bir ambargo uygulama politikası devreye girdi. (Amerika ve Batı’nın Rusya’nın hamlelerine cevabı hep ambargo ile geliyor.) Bunun için de Ukrayna’yı gümrük birliğiyle kendimize bağlayalım diye düşündüler. Bunun üzerine Ukrayna’nın üçte biri de Rusya tarafından alındı. Şimdi bu bölgeye özerklik verilmesi konuşuluyor.

Yani Rusya ile Batı arasında ciddi bir bilek güreşi var.  Rusya’nın askeri gücü endişesi ön planda gösteriliyor ama bunun kapsamı daha geniş. Bir hakimiyet kurabilme kavgasıdır. Bu noktada düşman olan Amerika ve Rusya, söz konusu Suriye olunca ilginç bir şekilde dost olabiliyor, zımni mutabakat içerisinde hareket edebiliyor. Bu süreci de bir araya gelip anlaşmadan, bugüne kadar Suriye’de birbirlerinin ayağına basmadan yönetme mutabakatı var.

Rusya oraya paralı asker gönderdi. ABD onları bombaladı ve püskürttü. Deyrizor’a gidiyorlardı. İkincisi de Halep’in güneyindeki bir fabrikayı bombaladı, Rusya’nın da ondan haberi vardı cevap bile vermedi. Zımmi mutabakat çerçevesinde, görüşme yapmadan Suriye’yi bölüp, kendi yönlerinden bildikleri gibi yönetmeye gayret sarf ediyorlar.

YAHUDİ LOBİSİNİN ESİRİ OLDULAR

Bugün ABD’nin politikalarında Evangelistler’in çok önemli yeri var.  ABD Başkanı Trump, Amerika ile Türkiye ilişkilerinde gerilime neden olan Papaz Brunson Evangelist’tir. Barış Pınarı Harekatı sırasında Ankara’ya müzakereye gelen heyetteki 5 kişi de yine Evangelist’ti. Amerika’da 29 milyon nüfusu olan ve ciddi baskı grubu oluşturabilen Evangelistler, inançları itibarıyla diğer Hristiyanlar’dan daha çok Yahudiler’e yakındır. Evangelistler, Yahudiler ile inanç birliğine sahiptir.

Evangelistlerin en ünlü ve tanınmış isimleri ABD başkanlarıdır. Evengelistler Amerika'daki Hristiyan toplumunun en tutucu ve radikal dinci kanadıdır. Aslında kapitalizmin gizli dini Evanjelizm’dir, diğer ezoterik ve masonik yapılar bu şeytani dinin mezhepleri konumundadır. Evengelistler, Yahudiler’in Filistin'e geri dönmelerine, Büyük İsrail'in kurulmasına, yedi yıl sürecek olan felaket dönemine (Bu dönemde Yecüc ve Mecüc orduları tarafından İsrail işgal edilecek ve ABD ile İngiltere İsrail'in yardımına geleceklerdir), İsa'nın ikinci kez dünyaya gelişine, kıyametin kopmasıyla, İncil'e ve İsa Mesih'e iman edenlerin cennete yükseltilmelerine inanıyorlar.

Amerika, zaten güçlü olan Yahudi lobisinin bir noktada esiri olmuş durumdadır. Bugün İsrail’e rağmen bir adım atamaz dış politikada ABD. Diğer taraftan İsrail, ABD’nin 52'nci eyaleti gibi hareket eder. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Trump’ın ‘Ulusal Meclis’te konuşamaz’ açıklamasına rağmen resen konuşma yapmıştır. Yani Başkan’a rağmen kendi başına hareket edebiliyor. Bu, Amerika’nın Ortadoğu’daki gerçek niyetlerinin temelini oluşturuyor.

ABD’nin bölgedeki birinci önceliği, İsrail’in mutlak güvenliğinin sağlanması, İsrail’in burada kalıcı güç olarak varlığını sürdürebilmesi. Bunu da her yönüyle yapabiliyor ve dünyayı karıştırarak yapmayı da sürdürüyor. İşte Kudüs’ün başkent ilan edilmesi, Golan Tepeleri’nin İsrail toprağı olarak kabul edilmesi. Bütün bunlar, adım adım bir politikayı hedefe doğru taşıyor.”

İKİNCİ ÖNCELİK İRAN

Amerika’nın bölgedeki ikinci önceliği İran’dır. ABD, aynı zamanda İsrail’in önem verdiği bu konuda İran’a diz çöktürmeye çalışıyor. İran, Irak, Lübnan ve Suriye üzerinden aslında Hizbullah’a kadar uzanan mezhepsel açıdan çok güçlü bir nüfuza sahip. Bu, başta İsrail olmak üzere Amerika yönünden Ortadoğu’da çok ciddi bir tehdit oluşturuyor. Aynı zamanda İran kontrol edilemezliği yönüyle ve nükleer silah tehdidiyle dünya için bir risk ama Amerika için evleviyetli bir risk oluşturuyor. Dolayısıyla İran yok edilemez ama rejim değiştirilebilir. Onun için İran’da iç karışıklıklar yoluyla Amerika’nın sonuca varması hedefleri arasındadır. Bu iki hedefe varabilmek için Amerika, Ortadoğu’yu değişik bir boyutta karıştırmaya başlamıştır.

Aslında ABD, askeri anlamda bölgeye yerleşmek istemediğini, “sıfır zayiat” politikası güdüyor. Kendi askerinin ölmesini istemeyen ABD, kendi adına vekalet edecek PYD-YPG’yi güçlendiriyor.

5 Ekim’de Amerika Senatosu’nda Amerikalı askerler, sorguya çekildi. Ne dediler, 38 bin iyi eğitilmiş, 15 bin de çok çok iyi eğitilmiş PYD-YPG’li terörist bulunduğu bilgisini verdiler. Bu teröristlere aylık 400 dolar maaş, 200 dolar da örgüte para verildiğini anlattılar. Bunun için ABD, ayda 16 milyon dolar harcıyor. Askerlere ‘Niçin kullanacaksınız?’ diye soruluyor. “İki gücü kullanma peşindeyiz’ diyor askerler. ABD, ‘demokrasi götüreceğim’ dediği ve her yeri mezbeleliğe çevirip de çıktı. Bir tane aksi örnek gösteremezsiniz. Bu koşullar altında da yine İran’a diz çöktürmek için politikalar üretiyor.

Amerika, Talibanı El Kaide’nin oluşturulmasında kullandı. SSCB’nin Afganistan yoluyla sıcak denizlere inmesini önlemek için orada zımnen SSCB’ye savaş açtı. Orada El Kaide’yi kullanan ABD, bugün de DEAŞ’ın kuruluşunu hazırladı. Amerika, Irak’a da bahanelerle girdi. Bahanelerin de doğru olmadığı kısa sürede ortaya çıktı. Girerken 9 asker kaybetmişti, Irak’tan kaçmak için uğraşırken bu rakam 5 bini, yaralı sayısı da 30 bini aştı. Irak onlar için gerçek anlamda bir mezarlık haline dönüştü, arkasında bugün içinden çıkılmaz bir durumda olan mezbelelik bırakmıştır. Ama ABD, Irak’ı da Kürt bölgesiyle bölmüştür.

Suriye konusunda da aynı şey var. İkiye bölmüş vaziyetteler. Bir tarafta yüzde 30’luk topraklarda ABD, diğer taraftan da rejim ve Rusya. Cenevre görüşmelerinde toprak bütünlüğüne sahip bir Suriye çıkarılmaya çalışılıyor. Bunu başarabilirler mi çok şüpheli. Büyük bir olasılıkla Suriye bu süreçten bölünerek çıkacak. Burada özerk bir Kürt bölgesi oluşturulması Amerika’nın gerçek niyeti. Bu durum karşısında Avrupa’nın esamesi bile okunmuyor. Halihazırda burada ABD, Rusya ve Türkiye çözecek diyorlar.

ABD, EMELLERİNİ BEKLEMEYE ALDI

Amerika’nın Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin yüzde 30’luk hakimiyeti altındaki bölgede bir Kürt devleti oluşturma projesi halen var. Bugünkü şartlar altında bu projenin çok riskli. Ortalığı çok karıştırır düşüncesiyle de bunu bir emel olarak, bir hedef olarak bir kenarda yine saklı tutmak kaydıyla bugün nihai amaçlarına ara vermiş durumdalar. Bugün, ‘çok kurcalamamak gerekir’ diyorlar. Yine hedefte bu var ama ‘bugün bunu yaparsak başımıza çok büyük dert alırız’ diyorlar.

Bu emelin arkasında esas itibarıyla İsrail bulunuyor. Çevresi Arap ülkeleriyle çevrilen İsrail bir Kürt devletine sıcak bakıyor. Diğer yandan ABD, bölgede eğittiği teröristleri İran sınırına yığmayı planlıyor.

ABD, ‘DEAŞ bitmedi’ diyor. ‘Bunların bir bölümünü Afganistan’a gönderdim’ diyor. Burada kalan diğer DEAŞ mensuplarını da yine Afganistan’a götürerek, İran’ı doğudan DEAŞ mensupları, batıdan ise eğittiği PYD-YPG’li teröristler ile kuşatmayı planlıyor. Amerika ile İsrail’in ana hedefi, esas itibariyle kısa vadede yoğunlaştırdığı hedefinin İran olduğu anlaşılıyor. Uzun ve orta vadede Kürt devleti hedefi yine ortada duruyor.

Terör örgütü PYD-YPG, bir tarafta Amerika, diğer taraftan Rusya’nın himayesine girdi. ABD, PKK’yı terör örgütü kabul etmesine rağmen türevlerini kabul etmiyor. Rusya ise hiçbirini terör örgütü olarak görmüyor.

Hatta Moskova ve Petersburg’da bürosu bulunan PKK, her türlü serbestlik içinde istediklerini yapabiliyor. Dolayısıyla bu iki Baş At, Türkiye’nin terör örgütleriyle mücadelesine güvence veren, Türkiye’nin bu sıkıntısına gerçek anlamda derdine deva olabilecek adım atan bir taraf değildir.

BAŞ ATLAR’DA “TÜRKİYE” SORUNU

Her ikisi de kendi çıkarı doğrultusunda hareket ediyor. Bugün Rusya ile ABD arasındaki sorun, Türkiye’yi kazanma veya kaybetme konusudur. BM’de, dikkat ederseniz ikisi birden Türkiye’nin Barış Pınarı Harekatı’na ilişkin konuyu veto ettiler. Tarihte, ikisinin aynı anda veto ettiği tek konu Süveyş Kanalı konusu olmuştur. 1956 yılında ulusallaştırıldığında veto haklarını Fransa ve İngiltere’ye karşı kullandılar. Birlikte hareket ederek onları caydırıp Süveyş’ten attılar. ikincisi Türkiye lehine kullandıkları veto hakkı oldu. Kınama kararına ilişkin sunulan teklifi birlikte reddettiler.

Neden, burada bir denge var. Bu denge politikası üzerine bina edilmiş bir olay. Nasıl bir denge bu, aslında jeostratejik açıdan Türkiye fevkalede önem taşıyan bir noktada. Ortadoğu petrol itibarıyla büyük bir merkez Hem petrol, aynı zamanda doğu-batı arasındaki geçiş noktası itibarıyla, Doğu Akdeniz’deki petrol doğal gaz da bunun bir parçasıdır. Hepsinin ötesinde bu bölgeye hakim olanın kuzey-güney istikametindeki gücünü geliştirmesininde önünü kesilebilme imkanına sahip olma noktasında olduğu düşünülüyor.

1956 yılında İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği grup, Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini açıklamasının ardından savaşa yol açtı. Hem Sovyetler Birliği hem de Amerika, ortak bir tavırla BM Güvenlik Konseyi’nde kararı veto ederek, İngiltere ve Fransa’nın Süveyş üzerindeki etkisine son verdiler.

RUSYA-İSRAİL YAKINLAŞMASI

Filistin’in bugüne kadar İsrail ile aralarındaki anlaşmazlığının çözümü için dönemin Amerika Başkanı Bush 2003 yılında Quartet (BM, AB, ABD ve Rusya) diye politika açıkladı. Ancak  bugüne kadar bu konuda Rusya’nın hiç adı geçmedi.

Amerika da hep İsrail’in arkasında durduğu için Filistinliler ezildi. Son yılllarda Rusya’nın İsrail politikasında değişiklik görüyoruz. Netanyahu, 2018 yılında 7 kez Rusya’ya gitti. Rusya, Suriye’ye yerleştiği andan itibaren İsrail için de bir tehdit oluşturmaktadır. Dolayısıyla İsrail, Rusya ile iyi ilişkiler geliştirmek istemektedir. Quartet kapsamında, Rusya’nın da Amerika ile birlikte sesini duymaya başladık. Aynı şekilde bu Ortadoğu için de geçerli. Rusya, bölgede söz sahibi olarak var. Artık sarece Amerika değil, daha da ileriye gidelim Suriye konusunda Rusya Amerika’dan daha etkili olarak bölgede var.”

ORTADOĞU VE SURİYE AÇMAZI

Amerika’nın bölge politikası tutarlı değil, ‘bir varım bir yokum’ diyor. Ben askerimi çektim gidiyorum. Çok masraflı 7 trilyon harcadım’ diyor. Tekrar geri dönüyor. ‘Ben savaşmayacağım ama PYD-YPG’yi kullanacağım’ diyor. Devamlı gidip gelen ama tam oturmamış bir zihne sahip Amerika. Rusya, kararlı bir şekilde neyin nasıl yapılabileceğinde çok daha etkili bir noktaya gelmiş durumda.

*Devam edecek