Vaad edilen demokrasinin bir türlü gelmeyişi

Orta Doğu masalı 100 yıl öncesine dayanmaktadır. Dönemin emperyalist güçlerinin bölgeyi hallaç pamuğuna çevirmesiyle Orta Doğu halkları gün yüzü görmemiştir, hayatları küçük bir mermiye bağlanmış ve hayalleri  silikleşmiştir. Bazılarının tanımına göre bataklık olan Ortadoğu aslında ilk insanlığın, ilk medeniyetlerin, 3 kutsal dinin beşiğidir.

Vaad edilen demokrasinin bir türlü gelmeyişi

Tarihte Orta Doğu’ya özellikle Dicle, Fırat ve Nil nehirlerinin yataklarını esas alan bölgeye ardı ardına birçok uygarlık gelerek yerleşmiştir. Sümerler, Hititler, Babilliler, Asurlular ve Persler Mezopotamya’da ve Anadolu’da merkezileşen uygarlıkların başında gelmektedir. Mısırlılar M.Ö. 4. binden itibaren kurdukları uygarlığı eski ve yeni imparatorluklar döneminde geliştirmişlerdir. Babil hükümdarı Hammurabi’nin ilk kanunları çıkarması, ilk paranın M.Ö. 900’lerde kullanılmaya başlanması bu coğrafyada olmuştur. M.Ö. ilk yüzyıl içinde Romalılar kendi yönetimlerini Orta Doğu’ya yaymış ve İran’a kadar uzanmışlardır. 7. yüzyılda Araplar, İslam dinamiği ile Arap yarımadasının dışına doğru bir açılım başlatmışlardır. Asya’nın ortasındaki yerlerden göçler yaparak kopup gelen Orta Asya kavimlerinin medeniyetleri, Orta Doğu tarihine oldukça geç bir dönemde dahil olmuştur. 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu batıda Fas’tan doğuda Karadeniz’e ve İran sınırına, kuzeyde Tuna nehri ve Balkanlardan güneye Sahra Çölü ve Mısır’a kadar uzanmıştır. Orta Doğu’nun uzun geçmişi dünyada etki doğurmuş tüm uygarlıkların izlerini taşımış ve büyük ölçüde de bunları farklı biçimlerde bünyesinde uzun süre muhafaza etmiştir. (Beril Dedeoğlu, 2002)

Ortadoğu terimi tanım itibariyle Batılı devletler tarafından ortaya atılmıştır. Temelde, batılı devletleri yani Avrupayı merkeze koyan düşünürler diğer devletleri—bölgeleri avrupadan uzaklıklarına göre tanımlamışlardır, “Orta”, “Yakın”, “Uzak” doğu olarak. Bu bağlamda dünya medeniyetlerinin ilk kurulduğu bölgeler olan Arap, Türk, Hint, Pers ve diğer ulusların yaşamış olduğu coğrafyalar bir etnik-kimlik bunalımına girmiştir. Ulusların, özellikle Ortadoğu uluslarının kendilerini batılı devletlerin kurmuş olduğu tanım sitemine göre tanımlamaları kimlik bunalımını daha da derinleştirmiş ve kaosun başlangıç nedeni olmuştur. 

Nüfus temelde 3 farklı etnik gruptan oluşmaktadır; Sami grubuna mensup olanlar, Hint-Avrupa ve Turani gurubuna mensup olanlar. Sami grubuna mensup olanlar; iki an gruptur bunlar Araplar ve İbranilerdir. Ayrıca Kaldeliler, Süryaniler, Akkadlar, Babilliler ve Asuriler de bu etnik gruba mensupturlar. Bölge içerisinde Araplar en büyük etnik grubu oluşturmaktadır. Samilerin diğer kolu olan İbraniler’in çoğu İsrail’de yaşamaktadır, bölgeye muhtelif tarihlerde bölge dışındaki ülkelerden gelmişlerdir. —Araplardan sonra bölgedeki diğer en büyük etnik grup Hint-Avrupa grubudur, bu grup İranlılar, Ermeniler, Kürtler ve Rumlardan oluşmaktadır. (Bernard Lewis, 1998)— Turani grubununu ise Türkler oluşturur. Bu gün itibariyle çoğunluğu Türkiye’de bulunmaktadır, İran, Irak ve Suriye’de azınlık halinde bulunmaktadırlar. 

Orta Doğu bu günkü şeklini, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının ardından emperyalist güçlerin etkin rol almasıyla birlikte almıştır. Özelikle Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte Fransa ve İngiltere’nin bölgede yürütmüş oldukları istihbarat çalışmaları sonucunda halk Osmanlı Devleti’den ayrılarak kendi ülkelerini kurmuştur. Bölgeninin bu günkü sınırları 100 yıl öncesine dayanmaktadır fakat sınırlar bölgeninin anatomik (milliyet, din dil farkı) yapısına uygunluk gözetilmeden batılı devletlerin çıkarları doğrultusunda belirlenmiştir ve 100 yıldır yaşanan kaosun başlıca nedenlerinden biridir. Günümüzde batılı devletler 100 yıl önce yaptıkları gibi bu günde bölge halklarına demokrasi vaatlerinde bulunarak bölgeyi tekrardan dizayn etme yarışı içerisindedirler. 

Fransa ve İngiltere’nin önderliğinde Ortadoğu halklarının yaşamış olduğu bölge Sykes-Picot anlaşması ile 29 Nisan 1916 yılında emperyalist güçler arasında paylaşılmıştır. Anlaşmanın temellerini oluşturduğu bu günkü sınırlar çizilmiş, cetvel nizamına göre çizilen sınırlar çok uluslu Ortadoğu toplumunu etnik köken olarak bir ontolojik bunalım içerisine sokmuştur. Milliyetçilik ve etnik farklılıklar, dinsel-mezhepsel, sınıfsal ve ekonomik-çıkar açısından iç savaşların yaşandığı bölgede emperyalist güçlerin uyguladığı milliyetçilik politikası bölgedeki kaosu körükleyerek arttırmıştır. Bunun sonucunda bölgede yaşanan savaşlar halen devam etmektedir ve edecek gibi de gözükmekte, iç savaşlar sonucunda bu güne kadar bölgede ve dünyada ölen insan sayısı 60 milyonu geçmiş durumda. 

Uluslararası İlişkiler Uzmanı Prof. Dr. Kemal İNAT’ın 2014 yılında Sabah gazetesine vermiş olduğu demeçte, yaşanan iç savaşların %70’inin nedeninin etnik ve milliyet farklılıklardan kaynaklandığını ve bundan ötürü dünyada 80 ülkede çatışmanın yaşandığını aktarmıştı. İnat’ın açıklamalarından edinilen izlenime göre, her yıl bir milyon insanın ve son 50 yılda 60 milyon insanın milliyetçilik ve etnik farklılıklar, dinsel-mezhepsel, sınıfsal ve ekonomik-çıkarlar yüzünden hayatını kaybetmiş olması dünyada yaşanan iç savaşların boyutunu gözler önüne sermekte. 

Bölge halklarını bir arada tutmak adına bir çok politika geliştiren Osmanlı Devleti bölgeyi ve devletini 622 yıl boyunca ayakta tutmayı başarmıştır. Fakat emperyalist güçlerin bölgeyi ihya etmek, toplum yapısına göre şekillendirmek gibi hedefleri olmadığı için bölgenin şekillenme süreci çıkarlar doğrultusunda gerçekleşmiştir. Amerika kıtasının keşfiyle başlayan sömürgecilik yarışı hız kesmeden diğer uluslar üzerinde etkisini göstermiş ve kolonileştirme uğruna mücadele edilmiştir. Ortadoğu ülkeleri tam anlamıyla kolonileştirelememiş olsada Hindistan, Hong Kong,  Afrika ülkeleri ve hatta bir dönemler Amerika kıtası Avrupalı devletlerin kolonileştirme kıskacına girmiştir bu gün bile etkileri gün yüzüne çıkmaktadır. 

Yaşanan kaosların tek nedeni elbetteki emperyalist güçler değildir. Emperyalist güçler dışında bölgede yaşan halkın eğitimsizliği, dini ve siyasi liderlerin halkın çıkarları üzerinde kendi çıkarlarını görmeleri ve menfaatleri doğrultusunda hareket etmeleri ayrışmayı daha da derinleştirmiştir. 1. Dünya Savaşından sonra bölge devletleri Batılı devletlerin çıkarlarına uygun hareket eden diktatörlerle yönetilmeye başlanmış ve yönetilmeye devam etmektedir. Farklı etnik kökenden, dinden bireylere hak tanımayan yönetimler dış etkenlerle beraber halkların ayaklanmasıyla kimi zaman yıkılmış kimi zamanda farklı bir diktatörlüğe devşirilmiştir. 

Soğuk savaştan sonra diktatörlükle yönetilen bölge ülkelerine demokrasi vaadiyle bir dizi operasyonlar düzenleyen ABD, kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeyen ülkeleri bir takım gerekçeler “Terörizmle Mücadele” göstererek savaş açmıştır. Kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden ülkelere ise dostane tavır sergilemiştir, demokratik yöntemlerle yönetilmeseler dahi. Demokrasi vaadinin fısıltısını en fazla Irak halkı kulaklarında hissetmiştir. Savaş sonrası demokratik bir sistem ile yönetileceklerini düşünen Iraklıların savaştan sonra devlet organları, yasama, yargı, yürütme sistemleri, özel kuruluşlar tamamen lağvedilmiştir. Terör örgütlerine açık hale gelen halk, kulaklarında demokrasi fısıltısı ve gözleri önünde işlenen cinayetlerle kalakalmıştır.  Demokrasi vaadiyle ve terörizme karşı mücadele adı altında bölgeye giren ABD 30 Aralık 2006 yılında bir cuma günü Saddam Hüseyin’i müslümanlara Kurban Bayramı ve hristiyanlara da yılbaşı hediyesi olarak Irak’ta asmıştır.

2010 yılında Tunus’ta üniversite mezunu işsiz bir gencin kendini ateşe vermesiyle başlayan Arap baharı, halkaların var olan yönetimlere karşı ayaklanmasıyla Ortadoğu Ülkelerine yayılmıştır. Irak’ta yaşanan olayları göz önüne alırsak Arap baharının ilk başladığı yer Irak’tır diyebiliriz. 2010 yılında ardı ardına Tunus, Libya, Mısır, Sudan, Yemen, Suriye ve Suudi Arabistan halklarının diktatörlere karşı ayaklanması bir çok diktatörün saltanatını yıkmıştır. Fakat demokrasi-demokratik bir yönetim yapılanması beklentisi içerisinde olan halk yeni diktatörlerin yönetimi altına girmiştir.

Dış güçlerin varlığı bölgede gittikçe kemikleşen bir yabancı düşmanlığı ve terör vesilesi olurken, etnik ve ayrılıkçı çatışma konuları da hazırda beklemektedir. Bunların dışında son dönemlerde Ortadoğu’da yaşanan karışıklıklar din-mezhepsel ayrılmalardan meydana gelmektedir. Şu bir gerçektirki Ortadoğu homojen bir yapıya sahip değil bundan ötürü bölge ülkeleri çözüm arayışını bu bağlamda gerçekleştirmelidir.