Uzayda yaşam arayışı

Asırlardır süregelen uzayda hayat var mı sorusunun cevabı astrobiyologların uzun süren incemeleri sonrasında ipuçları vermeye başladı. Buna göre yaşam ve su kaynaklarına odaklı yapılan incelemelerde, gelecekte bizleri neler beklediği konusunda fikir sahibi olabilmek mümkün görünüyor.

Uzayda yaşam arayışı

En önemli bilimsel sorulardan biri olarak sayılan dünya dışında yaşam arayışı, uzun yıllardır herkes tarafından merak edilen konulardandır. Evrende yaşayan diğer varlıklara bir mesaj gönderme fikri, Amerikalı gökbilimci ve astrobiyolog Carl Sagan’a aitti. Güneş sisteminin keşfi için çalışan uzay sondalarının üzerine, dünya dışında akıllı uygarlıkların bulunması halinde anlaşılabilecek evrensel ve değişmez mesaj koyma fikri bu şekilde ortaya atıldı. Bu şekilde gönderilen ilk mesaj, Pioneer 10 sondasının üzerine yerleştirilmiş olan ve üzerinde evrensel olarak anlaşılabilir şekiller bulunan, altından bir plakadır. Carl Sagan, bu sondadaki çalışmalarını, Pioneer 10’dan sonra da devam ettirdi.

Geliştirilmesine Sagan’ın da yardım ettiği, en detaylı ve üzerinde en çok çalışılmış mesaj, Voyager uzay sondaları üzerine yerleştirilen Voyager Altın Kaydı’dır. Gönderilen mesaj yalnızca sözcükler ve görüntülerden oluşmuyor, aynı zamanda dünyanın sesleri ve müziğiyle bütünlük sağlanıyor. Bu mesaj, saniyede 17 km hızla bir bilinmezliğe doğru hareket ediyor. Gönderilen mesajın, uzayda bir yerde bulunması çok uzun yıllar alabilir. Bu yüzden araştırmacılar, arayışa çıkmanın gerekli olduğunu savunmuşlardır.

Hawaii’de bulunan W.M. Keck Rasathanesi, bu konudaki araştırmalara temel olmuş bir yapıdadır. Carl Sagan’ın düşüncesine göre, kendimizi ve evrendeki yerimizi anlamamız için komşularımızı iyi tanımalıyız. Evrendeki yerimizi anlamak için geliştirilen araçları oluştururken astronomi, kimya, biyoloji, mühendislik gibi daha çok artırabilecek bilim dalı kullanılıyor.

Voyager’ın keşfi

Voyager, güneş sisteminden uzaklaşırken önemli bilgilere ulaştı. Satürn’e yaklaştığı zaman Voyager, bu gezegenin 62 uydusundan birine yöneldi ve en büyük uydulardan Titan’ın yakından ilk fotoğraflarını yakaladı. Şaşırtıcı olansa Titan’ın atmosferi çok yoğundu ve neredeyse tamamen azottan oluşuyordu.

İlk farklı bilgilere ulaşılmasının ardından 24 yıl sonra uzay aracı Cassini, Satürn’ün halkalarından başarıyla geçti. Satürn’ün halkalarından geçmek, buranın toz ve kaya parçalarından oluşması nedeniyle çok riskli olarak değerlendiriliyor. Bunun yanında Cassini, yüzeyde aminoasit ve proteinlerin yapıtaşları olan hidrokarbonlardan oluşan büyük göller keşfetti. 

Cassini, gezinti yaptığı sırada donmuş halde olan Enseladus uydusunu buldu. Aslında 1789 yılında William Herschel tarafından keşfedilen bu uydu; 1980'lerin başında Voyager 1 ve Voyager 2, uzay araçlarının keşifleriyle daha ayrıntılı halde tanındı. Ancak 2005’te Cassini’nin yaptığı keşif, uydunun yüzeyi ve çevresi hakkında çok önemli detayları gün yüzüne çıkardı. Görünürde tamamen donmuş ve ölü bir buz kütlesine benzeyen Enseladus’un güney yarım küresinde püsküren su gayzerleri keşfedildi. Bu keşifle birlikte, bu uydunun donmuş yüzeyinin altında aslında sudan oluşan bir okyanusun varlığı anlaşıldı. Dünyada suyun varlığının önemi düşünüldüğünde, başka gezegenlerdeki sıvı suyun varlığı önemli ipuçları vermektedir. Şimdiye kadar araştırmalarda ve keşiflerde suyun olup olmadığı en önemli konu olarak da atfedildiği için, ‘Eğer bir gezegende sıvı su varsa, hayat için bir şans da vardır’ çıkarımı yapılabilir.

Okyanustan hayat çıkar mı?

Güneş ışığı ve su basıncının olmadığı ortamlarda elde edilen gözlemlere göre okyanusun dibindeki hidrotermal bacalardan, Dünya’nın çekirdeğinden ısı ve mineraller çıkıyor. Buradan yükselen kükürt bulutları, yetişecek derin deniz bakterileri için yararlı bir besin kaynağı oluyor. Buradan çıkarılan tez ise; karanlıkta ve dünyanın basınçlı karanlığında hayat belirtisi görülebiliyorsa, Enseladus gibi uyduların okyanuslarında da görülebilir.

Dünya’daki tüm okyanusların toplamından daha fazla tuzlu su barındıran Ganymede, Jüpiter’in doğal uydularından biridir. Mars’ın kutup alanı ve genellikle yüzü donmuş haldedir. Ancak su, karbon ve güneş enerjisi gibi hayatın olmazsa olmazları burada bulunuyor. Bu nedenle bilim adamlarının daha çok Mars araştırmaları üzerinde durması, aslında bu gezegende hayat bulunursa çok şaşırtıcı bir gelişme olmayacağına bağlanılıyor. Burada yaşam kurulması ihtimalinde canlılar, aşırı sıcaklıklara ve uzaydan sürekli gelen radyasyon bombardımanlarına karşı dirençli olmalılar.

Güneş sisteminin dışındaki keşifler

Keşfedilen gezegenler arasında Dünya’dan iki katından daha fazla yaşı olan gezegenler de var. Bu gezegenlerde hayat bulunuyorsa, muhtemelen Dünya’dan daha ileride bir medeniyetle karşılaşmak mümkün.

Kepler teleskobu sayesinde güneş sisteminin ötesindeki bilinen gezegenlerin yarısından fazlası keşfedildi. Bu teleskop, uzak yıldızlara büyük hassasiyetle odaklanabiliyor ve önlerinden bir şey geçtiğinde görebiliyor. Kepleri kullanılmaya başlamasının hemen ardından her biri Jüpiter’den büyük ilk dev gezegenlerini ve sayısız küçük gezegenleri keşfetti. Bunların arasında Dünya benzeri yapıda potansiyel bir gezegen de bulunuyordu. Bilim adamlarının açıklamalarına göre; gökyüzünün yalnızca yüzde 2’si gibi bir kısmını tarayınca elde edilen bu veriler, genel olarak bakıldığında çok sayıda potansiyel gezegenlerin olabileceği savıyla uçsuz bucaksız bir hal alıyor.

Teleskopların gün geçtikçe daha çok ilerlemesiyle, hayatın olabileceği bir gezegen bulma şansı da artıyor. Güneş sisteminden geçen kuyruklu yıldıza eşlik edilmesi sırasında, oksijenle karşılaşıldı. Son olarak bilim adamları, komşu bir güneş sisteminde Dünya’ya benzer bir gezegen olan Proxima b’yi keşfetti. Bulunduğu yer, Dünya’dan 4,2 ışık yılı uzaklıktadır ve Güneş Sistemi’ne bilinen en yakın muhtemel yaşanılabilir yer olarak bilinmektedir.