Türkiye’nin stratejik konumu

Türkiye stratejik konumu itibarıyla dünya genelinde yaşanan birçok meseleden kısmen bir şekilde etkileniyor. Etrafında yaşanan sorunlara kayıtsız kalamayan Türkiye’nin mevcut durum politikası nasıl işliyor?

Türkiye’nin stratejik konumu

Türkiye stratejik konumu itibarıyla dünya genelinde yaşanan birçok meseleden kısmen bir şekilde etkileniyor. Dünyada milliyetçilik, merkantilizmin öne çıkışı, mülteciler sorunu, insan hakları ve demokraside gerileme gibi oldukça ciddi sorunlar var. Savaşlar, silahlanma, bölünmüş toplumlar gibi akıllara gelebilecek birçok mesele Türkiye’nin de içinde olduğu coğrafyada öne çıkan meseleler. Türkiye sadece Orta Doğu, Kafkaslar ya da Balkan ülkesi değil çevresindeki ülkelerin toplamı. Kuzey ve güneyin, doğu ve batının birleştiği ve onların sorunlarının da yaşandığı bir ülke konumunda. Böyle olunca da hem büyük güçlerce dikkate alınması gereken önemli bir bölgesel güç, hem de bir şekilde paylaşım kavgalarının verildiği Doğu Akdeniz ve Karadeniz’e doğrudan muhatap olan bir ülke.

Arap Baharı’nın ardından Türkiye’nin İslam dünyasıyla gelişmekte olan ilişkilerine bakıldığında bizi de etkileyen etnik, mezhepsel ya da çatışmalı sorunlar olduğu ve Türkiye’nin aslında bir Orta Doğu ülkesi olduğu söyleniyor. Kafkaslar ve Balkanlar’a da baktığımızda Türkiye, Ermenistan ile Azerbaycan’ın sorunlarından kaçamıyor. Bosna’nın kaderi bizimle yakından irtibatlı. İran’daki ve Irak’taki sorunlar hepimizi etkiliyor. Suriyeli mülteciler konusunda olduğu gibi yarın İran’da da mülteci krizi yaşanırsa ilk olarak biz etkileneceğiz. Bu da gösteriyor ki, bu coğrafyada olmak bütün bu sorunlarla uğraşmayı gerektiriyor. İki ciddi iç savaşın ardından dünyanın en fazla mülteci alan ülkesi konumundayız ve çevrede yaşanan birçok paylaşım kavgasının odağında duruyoruz.

Türkiye bir yönüyle NATO ve Batı dünyasının da bir parçası durumda. Öte yandan Rusya ile yakından muhatap. Tüm bunları bir arada değerlendirdiğimizde PKK, DEAŞ gibi terör örgütleriyle mücadele eden ülke ve aynı zamanda demokrasisini ayakta tutan bir ülke konumundayız. Türkiye bu coğrafyada yaşanan sorunlarla mücadele etme konusunda eşsiz bir performans sergilemekte.  Bu tür meydan okumalarla herhangi bir Avrupa demokrasisi karşılaşsaydı tek başına Türkiye gibi bir direnç gösteremeyebilir ve Avrupa Birliği (AB) üyesi müttefiklerinden yardım isteyebilirdi.

Coğrafya kader mi?

Orta Doğu’yu başlı başına ele almak oldukça kapsamlı ancak ‘’Neden Orta Doğu hep savaş halinde?’’ Sorusunun cevabını vermek mümkün. Orta Doğu tarih boyunca sömürge çıkarları sebebiyle yaklaşılmaya çalışılan bir ülke olmuştur ve bu durum Orta Doğu’nın istikrarsızlıklarla mücadele eden bir ülke haline gelmesine sebep olmuştur. Aynı zamanda yeraltı kaynakları bakımından oldukça zengin olan bölge daima Batılı ülkelerin hedefindedir. Yine Batı hakimiyetinin önce Osmanlı Devleti’ni parçalayarak sonrasında da bu parçalardan küçük küçük devletçikler kurarak, halkı bu topraklara yanlış bir şekilde yerleştirerek ortaya çıkardığı bir siyasi coğrafya söz konusu. Bu siyasi coğrafyanın gerçekliklerini gözetmeksizin öyle dengesiz bir siyasi yerleşme oluşturdular ki bu coğrafyanın istikrar içinde olması mümkün değil. Özellikle 2’inci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan siyasi coğrafya sürekli sorun yaşamaya meyilli bir şekilde kurulmuştur. Ulus-devlet olarak kurulan bu ülkeler kendi halklarının tamamının birlikteliğini sağlayacak milli kimliklerini oluşturamamışlardır. Bu coğrafyanın değerleriyle uyumlu bir milli kimlik bilinci gerçekleştirilememiştir. Ulus-devlet başarılı bir şekilde kurulamadı, yerine yeni bir şey de koyulamadı; kurulan devletler de işgaller sebebiyle parçalandı. Irak ve Suriye’nin durumu söz konusu durumu destekleyici bir örnektir.

Osmanlı devletinin yıkılmasının ardından Orta Doğu’nun pek aydınlık günler gördüğünü söyleyemeyiz. Bölgenin kendi kaderini eline almasına müsaade edilmedi. Emperyal güçlerin 1’inci Dünya Savaşı sonrası kurduğu bölgesel düzen ve Arap milliyetçiliği bölgenin sorunlarına çare olamadı. 2’inci Dünya Savaşı’ndan sonra İsrail’in kurulmasıyla bölgede öyle bir siyasi coğrafya oluşmuştur ki bu coğrafyanın huzura ermesi, siyasi istikrara kavuşması neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bu sürecin ardından iç içe geçmiş işgallerin ve travmaların bölgesi olarak bilinen Orta Doğu’yu ciddi bir istikrarsızlık esir almıştır. Etnik, mezhebi ve milliyetçi rekabet bölge dışı güçlerin müdahaleleriyle öylesine karmaşık ve uzlaşılamaz bir yapı almıştır ki, ayakta kalan birkaç devletin bile ana gündemi durumundadır.

Böyle bir coğrafyanın kıyısındaki Türkiye’nin ciddi bir istikrar sürdürdüğünü söyleyebiliriz ancak tümüyle olayların dışında kaldığını söyleyemeyiz. Türkiye tarih boyu hem dünyayla uyumlu olabilecek ve küresel depremlere cevap verebilecek hem de bölgeden kaynaklı yakın tehditlerini aşma noktasında bir mücadele yürütmektedir. Ticaret savaşları, ABD’nin küresel durumunun değişimi, Atlantik hattında çatırdama, şimdi Rusya ve ABD’nin yürüttüğü ambargolarla beraber yaşananlar, Körfezdeki gerilim, İran-Suudi Arabistan kapışması gibi durumların hepsini beraber gördüğümüzde dünyada da bir deprem söz konusu. Türkiye’de coğrafi konumu itibariyle bu depremi ilk hisseden ülkelerin arasında yer alıyor.