Türkiye'nin Ortadoğu ve Libya politikası

Suriye, Irak ile İran’daki gelişmeler ve bitmeyen sorunlar, Türkiye’nin hem güvenliğini tehdit ediyor hem ekonomisine darbe vuruyor hem de insani anlamda sorumluluk yüklüyor. Türkiye’nin Ortadoğu’daki komşularıyla ilişkileri ne düzeyde? Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki yangını söndürmek için ne yapabilir? Türkiye’nin Libya’nın meşru hükümeti ile imzaladığı deniz sınırlarına ilişkin anlaşma ne anlam taşıyor?

Neşat Ergül - INTELL4 

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da başlayan Arap Baharı sonrası İran, rejiminin güvenliği yönünde hareket ederken Türkiye, halkları rejimlerin baskısından kurtulması yönünde destekledi. Arap ülkelerindeki bu fırtınalar, Arap olmayan Türkiye ile İran’ın kısmen dışlanmasına vesile oldu. İran, Şii örgütler vasıtasıyla Arap ülkelerinde rejimin çıkarları doğrultusunda faaliyetlerini yürütürken, Türkiye’nin neredeyse Katar dışında Arap müttefiki kalmadı.

Bu çerçevede Suriye’de İran rejiminin kontrolündeki örgütler Esed’i desteklerken, Türkiye’nin baskı altındaki halkın yanında yer alması mezhepçilik olarak nitelendirildi. Halbuki mezhepçilik, Esed rejimi ve onu destekleyen İran vasıtasıyla yapılıyordu. Türkiye, başından itibaren Suriye’nin toprak bütünlüğünden yana olduğunu, Rusya ve İran ile yürüttüğü Astana süreci aşamasında da gösterdi.

İRAN TÜRKİYE İÇİN BİR TEHDİT Mİ?

Körfez ülkeleri için de tehlike oluşturan Arap Baharı, İran’ın mezhepsel olarak yayılmasının önünün açılmasına vesile oldu. Bunun fark edilmesi üzerine bölgedeki diğer ülkeler, İran karşıtı bir ittifak oluşturdu. Hiçbiri birlikte veya tek başına İran’la başa çıkacak gücü bulunmayan Körfez ülkeleriyle İsrail, İran tehdidi karşısında ABD’nin devreye girmesiyle güvence buldu.

Ancak İran’ın mezhep etkisi, Yemen, Suriye, Irak ve Lübnan gibi ülkelerde söndürülemedi. Ortadoğu halkları üzerinde etkisi dolayısıyla ABD’nin müttefikleri için bir tehdit olan İran’ın Türkiye ile ilişkileri de takip ediliyor ve endişeye neden oluyordu.

Rusya-İran üçgeninde Suriye konusunda Türkiye’nin tutumu, Körfez krizi sırasında Katar’a destek vermesi dolayısıyla karşı blok Arap ülkeleri, Türkiye’yi İran-Katar bloğunda yer almakla suçlayarak, korkularını dışa vurdular.

Bölgesinde komşularıyla dengeli dış politika izleyen, bu nedenle İran ilişkilerinde uzlaşı yöntemini benimseyen Türkiye’nin bu nedenle ABD ile arasında yeni krizlere yol açabilir.

Devrim Muhafızları komutanlarından Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmesi, ekonomik yaptırımlar dolayısıyla İran’ın içinde bulunduğu karışıklık, dini rejim ile siyasi iktidarın arasındaki yetki karmaşası önümüzdeki günlerde yıkıcı sonuçları olan bir etkiye dönüşebilir.

İran’ı, ABD ve İsrail’in istediği bir konuma getirecek değişimin, Türkiye açısından da olumsuz sonuçları olacaktır. Bu nedenle Türkiye, bölgedeki diğer ülkelerin toprak bütünlüğünden yana tavır sergilerken, İran’ın da yıkıcı bir etkiye maruz kalmasını dilemiyor.

İran’a tütün, bebek bezleri ve hijyenik mallar, çinko cevherleri, binek otomobilleri, kara taşıtları için aksamlar, lif levha, kağıt, karton gibi ihracatı olan Türkiye’nin ticaret hacmi 2016 yılından beri azalışa geçti. İran’dan petrol, petrol ürünleri, doğalgaz, işlenmemiş çinko, alüminyum ve sentetik lif ipliği ithalat eden Türkiye, her yıl yaklaşık 2 milyon İranlı turisti ağırlıyor.

IRAK PARÇALANACAK MI?  

İran-Irak savaşı sırasında Saddam’ı destekleyen ABD, İngiltere ile birlikte 20 Mart 2003’te kitle imha silahlarını bahane ederek Irak’ı işgal etti. Saddam’ın idam edilmesiyle sonuçlanan olaylardan sonra Irak, bir daha istikrarlı günlerine kavuşamadı.

ABD’nin büyütüp fitilini ateşleyerek istikrarsız bölgelerde vekalet savaşlarında kullandığı her türlü terör oluşumu, Irak’ın bütünlüğünü bugün hale tehdit ediyor.

Türkiye’nin güvenliğini Suriye ve Irak’ın kuzeyinden tehdit eden terör örgütü PKK’nın da yuvalandığı Irak, bugün halen iç karışıklıkların adresi konumunda. Ülke, dış etkilerin de çabalarıyla üçe bölünmek isteniyor.

Bunun bir parçasını, bölücü örgütlerin Suriye’nin Fırat’ın doğusunu da kapsayan Kafkasya’da Ermenistan sınırına kadar olacak devlet hayali oluşturuyor.

Bu risk karşısında Irak’ın birlik ve bütünlüğünü destekleyen Türkiye, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) 25 Eylül 2017 tarihinde düzenlenen yasadışı bağımsızlık referandumuna da bu anlayışla karşı çıktı.

Aynı zamanda Türkiye, DEAŞ terör örgütü 2014 yılında Irak topraklarının yaklaşık üçte birini işgal ettiği sırada koalisyon güçlerinin bu örgütle mücadelesine destek sağladı.

Terör örgütü PKK’nın Irak’taki varlığı, Türkiye’nin ulusal güvenliğinin yanı sıra Irak’ın huzurunu da tehdit ediyor.  Anayasasının 7. maddesi gereği komşu ülkelere tehdit oluşturacak terör örgütlerini barındırmamakla yükümlü Irak, bu görevini yerine getirmediği müddetçe Türkiye, uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru müdafaa hakkı çerçevesinde sınır ötesi harekat gibi tedbirlere başvuruyor.

Türkiye’nin Erbil Başkonsolosluğu’nda görevli Osman Köse’nin PKK’lı teröristlerce 17 Temmuz 2019 tarihinde şehit edilmesinin ardından Türkiye, eli kanlı terör örgütüne karşı IKBY’nin daha etkin adımlar atması konusunda dikkatini çekti.  

Irak’ın kurucu unsurlarından biri olan Türkmenler’in durumunu da yakından takip eden Türkiye, bu toplumun yaşadığı sıkıntıların çözümlenmesi konusunda ülkenin yetkilileriyle temasını sürdürüyor.

Halen süren iç karışıklık ve parçalanma sorunu, Irak kadar Türkiye’nin de güvenliği açısından bir tehdit. Irak’ın parçalanması bölgedeki diğer ülkelerin de parçalanmasını tetikleyeceği gibi ABD-İsrail ittifakına Kafkasya yolunu açacak. Böyle bir durumda Türkiye’nin ekonomik ve işbirliği açısından Kafkasya ve Asya’daki kardeş ülkeleriyle yolu da kesilmiş olacak.

Irak, Türkiye’nin ihracatı açısından çok önemli bir yere sahip. 2011 yılında Türkiye’nin ihracat pazarları arasında Almanya’nın ardında ikinci sıraya yükselen Irak, 2014 yılına kadar bu yerini korudu. Irak’a gerçekleştirilen ihracat, 2013 yılında yaklaşık 12 milyar dolarla en yüksek seviyesine ulaştı.

Haziran 2014’te Musul’un DEAŞ tarafından ele geçirilmesinden sonra Irak’ta ortaya çıkan siyasi ve askeri kriz nedeniyle ihracat azalmaya başladı. 2016 yılında 7,6 milyar dolara kadar gerileyen Irak’a ihracat, 2017’de 9,1 milyar dolar, 2018’de de 8,4 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti.

2018 yılında Türkiye’nin Irak’a ihraç ettiği belli başlı ürünler; mücevherat, buğday unu, tavuk eti, yumurta, bisküvi, mobilya, yumurta, hijyenik havlu ve bebek bezleri, izole kablo ve teller, turunçgiller, dokunmuş halılar, plastik ambalaj malzemeleri, salça, demir-çelik boru ve profil, ayçiçeği yağı, plastik borular, çikolatalı mamuller, sigaralar, demir-çelik çubuklar, demir-çelikten inşaat ve aksamı, margarin, hazır giyim, kuru baklagiller, deterjan, kağıt ambalaj malzemeleri oldu.
 
Türkiye Irak'tan en çok altın, petrol yağı kalıntıları, hurda plastik ve kağıt ile sığır derisi ithal ediyor.

TÜRKİYE’NİN SURİYE POLİTİKASI

Suriye’de 2011 yılı mart ayında başlayan iç karışıklık, bölgenin güvenliği ve istikrarında kırılma noktası oldu.

Türkiye ile 911 kilometre kara sınırı bulunan Suriye’deki iç savaş, çok sayıda masumun hayatına, milyonlarca insanın göçüne mal olurken, Türkiye insani sorumluluk, güvenlik ve siyasi açıdan bu duruma sessiz kalamazdı.

Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması, çatışmaların sona erdirilmesi ve halkının meşru taleplerinin karşılanmasına yönelik siyasi değişim sürecinin barışçı şekilde sonuçlandırılması için Türkiye, ilk günden itibaren çaba sarf eden ülkelerden oldu.

Esed rejimi yanlış politikalarıyla ülkeyi daha da derinleşen bunalıma sürüklerken, DEAŞ ve diğer terör örgütleri bölgede cirit atabilme zemini buldu. Türkiye, terör örgütü DEAŞ’ın bölgeden çıkarılması için milli imkan ve yetenekleriyle bu amaçla kurulan koalisyona destek verdi.

Suriye’nin kuzeyindeki DEAŞ ve terör örgütü PKK’ya yönelik Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı harekatları düzenlendi. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı ile temizlenen bölgelere 400 bine yakın Suriyeli geri dönüş yaptı.

Barış Pınarı Harekâtı nedeniyle ABD ile çıkan anlaşmazlık, sonunda “Güvenli Bölge” oluşturulması mutabakatı ile sonuçlandı. Ancak ABD, Güvenli Bölge’ye ilişkin taahhütlerini bugüne kadar tam anlamıyla yerine getirmedi.

Suriye halkının meşru temsilcileri olan Suriye Ulusal Koalisyonu ve Suriye Geçici Hükümeti’nin yanı sıra Hıristiyan topluluklar dahil, bölgedeki azınlıkların ve aşiretlerin temsilcileri Türkiye’nin operasyonlarına destek verdi. Halbuki NATO’dan müttefikimiz olan Batılı ülkeler, DEAŞ’ın yeniden hortlayacağı gibi asılsız iddialar ile bu harekatlara karşı çıktı.

Suriye'de DEAŞ'a karşı göğüs göğüse mücadele veren tek ülke olan Türkiye, bu iddialara DEAŞ terörüne karşı PKK/YPG terör örgütüyle mücadele eden ülkelerden ders almayacağını beyan ederek karşılık verdi.

Suriye’de yaşanan şiddetin daha da tırmanmaması, komşu ülkelere yayılmaması için büyük çaba harcayan Türkiye, Viyana toplantılarının zeminini hazırlarken, Cenevre süreci için yoğun diplomasi trafiği gerçekleştirdi.

Astana sürecinin ayaklarından biri olan Türkiye, İdlib için de girişimlerde bulunarak yeni bir göç dalgasını önlemeye çalıştı. Ancak hem Rusya hem İran destekli Esed rejimi, bu bölgeyi bombalamayı sürdürerek yeni göçlere vesile oldu.

Halkını değil iktidarını düşünen Esed’in uygulamaları, kendisini destekleyen İran ve Rusya’nın ulusal çıkarlarıyla da bağdaşmıyor. Rejimin iç savaşın sona erdirilmemesine yönelik attığı adımlar, Esed tarafından yönetilmek istemeyen kesimleri ötekileştiriyor.  

Suriye’nin olası bölünmesi, Esed’in de Rusya’nın da İran’ın da ve kuşkusuz Türkiye’nin bölgedeki güvenliği açısından büyük riskler anlamına geliyor. Zaten ABD’nin ve desteklediği terör örgütü PKK’nın arzu ettiği de Suriye’nin bölünmesi.

Suriye’deki iç savaşın çözümü, Suriyeliler’in elinde ve ülkenin geleceğine onların karar vermesi gerekiyor. Bu süreçte Suriye halkına desteğini sürdüren Türkiye, ülkenin asli kurucularından olan Suriye Türkmenleri’nin durumunu da takip ederek, bölgenin barışa kavuşması için üzerine düşeni yapacak.

Türkiye’nin Suriye ile dış ticareti 2011 yılından itibaren çok küçüldü. 2010 yılında Türkiye Suriye’ye 1,8 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirirken geçen yıl bu rakam 60 milyon dolar da kaldı. 

LİBYA İLE İLİŞKİLER

20. yüzyılın başında İtalya tarafından işgal edilen Libya, 1943 yılına kadar bu ülkenin idaresinde kaldı. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında bir süre İngiliz ve Fransızlar’ın işgalinde kalan Libya, 1951 yılında bağımsızlığını ilan etti.

1960 yılında ülkede petrol bulunmasının ardından Libya’nın kaderi değişti. Libya lideri Muammer Kaddafi, Türkiye’nin Kıbrıs’a 1974 yılında düzenlediği Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Batılılar’ın tepkisi ve ambargosuna rağmen Türkiye’ye yardımda bulundu.

Yukarıda anlatılan tarihi ve kültürel bağlarının yanı sıra Türkiye ile Libya arasında günümüzde denizden komşuluk ilişkileri de bulunuyor.

Akdeniz kıyısındaki Libya’da dahil birçok ülke, Osmanlı İmparatorluğu’nun denizdeki gücünü kaybetmesinden sonra Batılı ülkeler tarafından işgal edilebildi.

Türkiye’nin bugün Libya’nın meşru idaresi Ulusal Mutabakat Hükümeti’yle işbirliği ve münhasır ekonomik bölge anlaşması, Türkiye’nin sadece güneyindeki topraklarının kıyısına sıkıştırılmasının önüne geçmenin de adımıdır.

Eğer ABD ve Rus filoları Akdeniz’de kendi topraklarından başka üslerde konuşlandırılabiliyorsa, Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip olan Türkiye’nin Libya ile yaptığı mutabakat, bölgede var olduğunu ispatlayan hamleleri hem güvenlik hem ulusal hakkı hem de ekonomik açıdan kaçınılmazdır.

SONUÇ

ABD ve müttefikleri, Ortadoğu’da İran’ın nüfuz etkisini sona erdirmek, Rusya ve Çin’in etki alanını daraltmak, İsrail’in güvenliği açısından Irak ve Suriye’deki Kürtleri birleştirerek kendi hegemonyasında bir devlet kurmak istiyor.

Emperyalizmin temsilcileri, ekonomik açıdan da silah ticaretinin yanı sıra Ortadoğu’nun en yüksek kar oranına sahip petrolünü işletmeyi de arzu ediyor. 

Türkiye, güneyinde kurulabilecek terör devleti hayaline karşı sınır ötesi harekatlarını, hem ABD hem NATO hem de Birleşmiş Milletler’e bildirerek bunun BM Sözleşmesi’nin 51. maddesinden kaynaklanan meşru müdahale hakkı çerçevesinde gerçekleştirdi. 

Böylelikle güney sınırlarında bir terör devleti kurulması olasılığı ötelenirken, Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması yönünde Rusya ve İran ile uzlaşı politikası yürütüldü. 

Şüphesiz Türkiye’nin güvenlik sorunu, Suriye ve Irak’taki toprak bütünlüğü korunarak bu ülkelerdeki iç karışıklıkların sona ermesi, İran’ın nükleer silah ve Ortadoğu’ya mezhepsel yayılma hevesinden vazgeçmesiyle sağlanabilir. 

Son dönemde ABD Başkanı Donald Trump, birçok nedenden dolayı Irak-Suriye sınırında askeri varlığını artırmaya çalışıyor. İran Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesi sonrası ABD, İran’ın misillemelerinin önünü kesmek istiyor. Süleymani suikastinin ardından Irak hükümetinin ülkesinde ABD askeri ve üssü istemediği yönünde karar almasına rağmen ABD, bu hamlesiyle Bağdat yönetimine baskı uyguluyor. 

ABD’nin bölgedeki hamleleri, savaş ve iç karışıklığı içinden çıkılmaz hale getiriyor. Ortadoğu’ya istikrarın gelmesi ve suların durulabilmesi için Suriye ve Irak’ın huzura kavuşması gerekiyor. İran’ın da küresel ve bölgesel riske neden olabilecek politikaları terk etmesi gerekiyor. 

Bölgesel çatışma ve risklerin ortadan kalkması, yine bu ülkelerin atacağı adımlara bağlı. Irak, Suriye ve İran’ın bölgenin istikrara kavuşması için bölgesel risklerin en çok etkilediği ülkelerden biri olan Türkiye’ye de büyük görev düşüyor. 

Emperyalizmin bugüne kadar sömürdüğü Ortadoğu ülkelerinin, geleceği üzerinde kurulan hayallere karşı koyabilmesi adına bölgesel ittifaka ihtiyacı var. Bu ittifakı da şu andaki konumu itibarıyla Türkiye sağlayabilir. Böl-yönet amacıyla körüklenen etnik ve mezhepsel çatışmaların bir yana bırakılarak, barış ve istikrar yolunda politikaların devreye sokulması gerekiyor.