Türkiye’nin "karartılan" yılları: 2004-2014

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde siyasete dış mihrakların da etkisiyle şekil verilen gelişmeler, ülkenin tam bağımsız geleceğine sekte vuran kamburlar oldu. Türkiye’de bir paralel devlet yapılanması girişimi, 2004 Yüksek Askeri Şurası’nda alınan kararlara tepkiyle tescillendi. 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 367 krizi, 17-25 Aralık olayları, 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsüyle devam etti. Yeni siyasi hareketliliği okuyabilmek için 2007’deki süreci anlamak lazım.

Türkiye’nin "karartılan" yılları: 2004-2014

Neşat ERGÜL - INTELL4

Yeni yıl ile birlikte Türkiye’de siyaset, sıcak gelişmelere de gebe. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından desteklendiği belirtilen Ali Babacan yeni parti kurma hazırlıklarını sürdürüyor. Eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu ise Gelecek Partisi’ni duyurarak siyaset sahnesindeki yerini aldı.

ALİ BABACAN

AK Parti kurucu üyeliğinden 16 Temmuz 2019 tarihinde istifa eden Ali Babacan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 22, 23, 24 ve 26. dönem Ankara milletvekili olarak yer aldı. Ali Babacan 58 ve 59. hükümetlerde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevlerinde bulundu.

Siyaset hayatına 2008 yılında Anavatan Genel Başkanı sıfatıyla son veren, AK Parti’de Milli Eğitim, Kültür ve Turizm bakanlıkları yapan Erkan Mumcu, bugün hareketliliğini sürdüren politikadaki gelişmelere 2004’den sonraki olaylarıi hatırlatarak ışık tuttu.

Ali Babacan ile Ahmet Davutoğlu’nun AK Parti’den ayrılmasına ilişkin Odatv’ye demeç veren Erkan Mumcu, süreci 2004 yıllarına götürdü. Kendisi de bir dönem AK Parti’de siyaset yapan ve iki ayrı bakanlıkta görev yapan Erkan Mumcu’nun söylediklerinin ne anlama geldiğini o yıllardaki çalışmaları, açıklamalarıyla hatırlatmaya çalışalım.

 AHMET DAVUTOĞLU

1959 yılında Konya’da doğan Ahmet Davutoğlu, 2014–2016 yılları arasında AK Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlık görevlerinde bulundu. 2009–2014 yılları arasında 60. kabine ve 61. hükümetlerde Dışişleri Bakanlığı yapan Davutoğlu, 13 Eylül’de AK Parti’den istifa ettiğini açıklarken, 13 Aralık’ta ise Gelecek Partisi’ni tanıttı.

Erkan Mumcu, konuk olduğu CNNTÜRK’te yayımlanan 5N1K programında, Anavatan Partisi Genel Başkanı olduğu dönemde Doğruyol Partisi ile yapılan ittifakı ve sonraki gelişmeleri anlattı. Mumcu, ANAP olarak DP ile ortak seçime girmek kaydıyla Yüksek Seçim Kurulu’na dilekçe verdiklerini, o dönem DP Genel Başkanı olan Mehmet Ağar ile bu konuda anlaştıklarını belirtti.

Ancak DP Genel Başkanı Ağar’ın YSK’ya verdiği listede ortak olarak kararlaştırdıkları adayların yer almadığını belirten Mumcu, beklenmedik bu gelişme karşısında seçime DP çatısı altında giremediklerini söyledi.

O dönem seçim anketlerinin DP-ANAP birleşmesinin minimum yüzde 12, maksimum yüzde 16 oy alacağını gösterdiğini hatırlatan Mumcu, birlikte seçime girilmiş olması halinde 2007 yılında AK Parti’nin tek başına iktidara gelemeyeceğini iddia etti.

ERKAN MUMCU

Erkan Mumcu 1963 yılında Isparta'nın Yalvaç ilçesinde doğdu. 1995 yılında Anavatan Partisi'nde siyasete atıldı ve 20. dönem Isparta Milletvekili olarak TBMM’ye girdi. Parlamento’da Araştırma Komisyonu Başkanlığı, Adalet ve Anayasa Komisyonları’nın yanı sıra çeşitli araştırma ve soruşturma komisyonlarında da üye olarak görev aldı. Haziran 1999'da kurulan Türkiye Cumhuriyeti 57. Hükümeti kabinesinde Turizm Bakanı olarak yer aldı. Mumcu, daha sonra AK Parti’ye katıldı. 2002’de seçimlerinin ardından Erkan Mumcu, Abdullah Gül başkanlığında kurulan 58. Hükümet’te Milli Eğitim Bakanı olarak görev aldı. Bu dönemde en çok göze çarpan gelişme hazırlanan özerk demokratik üniversite öngören YÖK düzenlemesinin hayata geçememiş olmasıdır. Mumcu, Tayyip Erdoğan başkanlığında kurulan 59. Hükümet’te ise Kültür ve Turizm Bakanı olarak yer aldı. Erkan Mumcu 15 Şubat 2005'de bakanlık görevinden ve partiden istifa etti. Anavatan Partisi'ne dönen Mumcu, 2 Nisan 2005 tarihinde tek aday olarak girdiği 4. Olağanüstü Kongre'de Genel Başkanlığa seçildi. 25 Ekim-26 Ekim 2008'de yapılan Anavatan Partisi 6. Olağanüstü Büyük Kongresi'nde aday olmayarak genel başkanlıktan ayrıldı.

Mehmet Ağar’ın 15 Temmuz darbesiyle ortaya çıkan FETÖ tarafından tehdit edildiği için birlikte seçime girmekten son anda vazgeçtiğini düşündüğünü kaydeden Mumcu, o sıradaki gelişmeleri anlatmak için çaba gösterdiğini ancak konuşacak mecra bulamadığına işaret etti.

Erkan Mumcu’nun o dönem verdiği mücadele ve söyledikleri, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun AK Parti’den ayrılarak parti kurmalarıyla yeniden tozlu raflardan indirdi. Mumcu, 6 ay önce Odatv’ye verdiği röportajda, o dönem yaşananları şöyle hatırlattı:

2007’DEN 2014’E BİR KARARTMA UYGULANDI

“2007’den 2014’e kadar süreçte Türkiye’de bir karartma uygulandı. 2008 yılında düzenlediğim basın toplantısında, ‘Türkiye artık parti devleti olma sürecine girmiştir. Türkiye’yi bu süreçten önümüzdeki 15 yıl çıkaracak hiçbir iç dinamik göremiyorum. Bu dinamiğin dıştan gelmesi çok daha olasıdır. Özellikle Suriye kriziyle birlikte ekonomik krizin birleşerek bu döngüyü değiştirebileceğini öngörüyorum’ dedim. Anadolu Ajansı servis etti, 15 dakika sonra yayından kaldırdı. UBA da servis edip 45 dakika sonra kaldırdı.

Bir şeyleri söylemeye çalışanların, soruşturmalara maruz kaldığı, hapislere atıldığı karanlık bir dönemdi. AK Parti-FETÖ koalisyonunun muhteşem, görkemli, kudretli zamanlarıydı o zamanlar. O zamanlar bir şeyler söyleme imkanı bulamadım. İçinde adımın geçtiği konularda açıklamalar, tekzipler gönderdim yayınlanmadı. Yargı hiçbirini dikkate almadı.

Söyleme fırsatı bulduğum zaman konuştum ama gazete yöneticileri korkuyorlardı. Bana alan açarak iktidarı kızdırmanın bir anlamı yoktu. Konuşulması gereken şeyler öylesine mahrem, öylesine sansasyonel şeylerdi ki; kimsenin bu dosyaları açacak ne cesareti ne konuşacak yüzü vardı.

Bakanlıktan ve parti üyeliğinden istifa etmem, bir ilke sorunu yaşamış olduğumdan kaynaklanıyordu. Bir tartışma yaşadık, o tartışmadan sonra karşı karşıya kaldığım ilkesizlik karşısında, bu muameleyi içime sindiremediğim için de o koltukta oturmayı istemedim.

2004 yılında Özel Yetkili Mahkemeler’in kurulmasını istemiyordum ve imzalamayı reddetmiştim. Bunun devlet içerisinde bir paralel devlet kurma olduğunu, bunun da hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmadığını söyleyerek direndim. Sonuçta, hükümet benim kanaatim uyarınca hareket ederek tasarıyı geri çekti. Ben bakanlıktan ayrılana kadar da bir daha geri gelmedi.

Bunu yapan bir siyasetçiyseniz, düşmanlarınız da kavi oluyor. 2005 yılında Anavatan Partisi Genel Başkanı olarak dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dan bir randevu istedim. Kod adı ‘367’ olan bir komplo hazırlanmakta olduğunu ve bunun Türkiye’yi nereye götüreceğini de görmüştüm. Randevu talebime cevap alamadım. Ben de mektup yazdım ancak yapıcı içeriğine rağmen olumlu karşılık alamadım.

ANAP ile DP’nin 2007 yılındaki seçimlere girememesinin nedeni de kumpastır. Başka bir olasılık yok. Bunun öncesi 367 kumpası, bugünkü siyasi ayrışmaları anlamamıza da yardımcı olacaktır. Bu kumpas, sanıldığı gibi ‘laikçi çevrelerin dindar bir Cumhurbaşkanı’nın göreve gelmesini engellemek için icat ettikleri değil.’

Gerçek şu, 367 kumpası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aday olamasın, yerine Abdullah Gül seçilsin diye en az iki yıl önceden tasarlanmış, laikçi çevreleri de aleti haline getirmiş bir kumpastır. Bunu bugün söylemiyorum, 2005 yılında da söyledim. 2007 seçimleri yaklaşırken sayısız defalar bunu açık kaynaklarda söyledim.

Bu meselenin çok arka planında Deniz Baykal’a verilmiş söz vardır. CHP’yi 367 tartışmasına angaje eden işte o sözdür. Sürüyü yardan atlatan bir tutam ottur. Bir tutam ot, Siirt seçimleri öncesinde verilmiş olan sözdür. Projenin sahibi, fikrin sahibi o sözü verenlerdir. FETÖ’dür yani. Projenin amacı, Cumhurbaşkanı seçme iradesini Tayyip Erdoğan’a bırakmamak, o gün Tayyip Erdoğan ve askerler arasında varılması planlanan mutabakatı imkansızlaştırmaktır. Bu da başarılmıştır. Başarılmasının büyük pay sahibi Bülent Arınç’tır. Arınç, ‘eğer ikinizden biri aday değilse ben aday olacağım, hiçbir şekilde vazgeçmeyeceğim’ diyerek, Erdoğan’ın seçeneklerini ortadan kaldırmış, daha doğrusu ‘Kardeşim Abdullah Gül’ açıklamasına mecbur kılmıştır. Bugün AK Parti’de yaşanan kopuşların, bugünün olaylarına bağlı olmadığını Recep Tayyip Erdoğan da biliyor.

AYNI KOALİSYON HALA SÜRÜYOR

Sonradan olup bitenlerle birlikte anlaşılması daha kolay olacaktır. 17-25 Aralık sürecini anlamak için, darbe sürecini anlamak için, bugün gelinen kopuş ve ayrışmayı, bugün gelinen süreci anlamak için 2007’de ne olduğunu aslında anlamak zorundayız. 367 krizi, bizzat Recep Tayyip Erdoğan’a yapılmış, Abdullah Gül’ün önünü açmak ve Cumhurbaşkanı seçtirmek için yapılmıştır. O koalisyonun hala aynı koalisyon olarak çalıştığını, o günden bugüne bozulmadığını düşünüyorum.

12 NİSAN MUHTIRASI

Yaşar Büyükanıt, 2007'deki Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında Genelkurmay Başkanı'ydı. İktidardaki AK Parti, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü aday göstermek istiyordu. Ancak kulislerde askerlerin, İslamcı gelenekten gelen, "eşi başörtülü" bir ismin Çankaya'ya çıkmasını istemediği söylentileri yayılıyordu. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt da 12 Nisan 2007'de nasıl bir Cumhurbaşkanı istediğini açıkladı: "Cumhuriyetin temel değerlerine sözde değil özde sahip olan bir kişinin cumhurbaşkanı seçilecek olmasını umut ediyoruz." Yaşar Büyükanıt, yıllar sonra 8 Kasım 2012'de TBMM Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu'nda metni bizzat kendisinin kaleme aldığını açıklarken, bunun bir muhtıra değil, "laiklik hassasiyetini ortaya koyan bir metin" olduğunu söyledi.

Muhtırayı da açıklayacak olan budur. Recep Tayyip Erdoğan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın Dolmabahçe buluşmasının esası budur. Sonradan Yaşar Büyükanıt’ın ‘büyük hayal kırıklığı yaşadım’ dediği olay bu. Cumhurbaşkanı adayı üzerinde bir mutabakat vardı. Recep Tayyip Erdoğan da bu mutabakata sadık idi. Ama işte orada 367 krizi müthiş işler gördü.

Cumhurbaşkanlığı’nın bir vesayet sistemi olduğunu biliyordum. Denge ve fren sistemini, Cumhurbaşkanlığı’nda toplamıştır sistem. Bazen de ulusal çıkarların korunması, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün korunması için işlev gördüğü de olmuştur. Ahmet Necdet Sezer döneminde iyi örnekleri vardır. 2001 krizinden sonraki seçime getiren olay, Ecevit hükümetinin Irak’ın yeniden işgaline karşı çıkmasıydı.

Türkiye’deki Ergenekon yargılanmalarının biçimine, başlangıçta yöneldiği hedeflerine, kurgulanmasına baktığınızda tetikleyen unsurları görürsünüz. 2004 yılında alınan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarından biri Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın daire başkanlığı düzeyinden kolordu komutanlığı düzeyine çıkarılmasını kapsıyordu. Yani 7 bin kapasiteli bir güçten, 55 bin kapasiteli bir güce çıkarılması öngörülüyordu. Yani Türkiye’nin gayrı nizami bir harp kapasitesi girişimidir bu karar, bu karara olur verenlerin hepsi daha sonraki Ergenekon gibi davalarla cezalandırıldı.

Bu sürecin hedefi, o gün hapiste yatırılanlar değil. Onlar kurbanları, hedef başka bir şeydi buna da ulaşıldı.

ERKAN MUMCU’NUN 2007 YILINDA MECLİS KÜRSÜSÜNDEKİ KONUŞMASI

 “Din kudretiyle devlet yönetimini ele geçirmeye çalışanlar var. Kimse Kabakçı Mustafa rolüne kalkışmasın. Osmanlı oyunu affetmez. Devlet kudretini, kendi keyfinize göre elinize geçirme sevdasından vazgeçin. Diyorlar ki; ‘dışarıda da ortaklarımız, desteğimiz var’ diyorlar. Tarih boyunca Türkiye’nin hainlerinin tamamının dışarıda ortakları, destekçileri olmuştur. Ama hiçbiri de muvaffak olamamıştır, siz de olamayacaksınız. Milletin ekseriyetinin duygularını sömürerek, inançlarını sömürerek, korkutarak, yıldırarak bir yere sürükleseniz dahi, bu memleketin aslan gibi evlatları var. Bu vatana can vermeye bin kere can vermeye hazır aslan gibi evlatları, heveslerinizi kursaklarınıza tıkayacaktır.”

Olanca engellemelere, oyalama, yalanla gizlemeye, her şeye rağmen Anavatan Partisi Merkez Yürütme Kurulu bir karar almıştı ama bizim ittifakımıza uyulmadı. Hiç şüphesiz, hükümetin de içinde olduğu bir FETÖ kumpasıydı… Bence Mehmet Ağar, kendisinin hapis yatmaması konusunda bir güvence aldı.

Milli Eğitim Bakanı olduğum dönemde YÖK’e ilişkin bir karar almıştım. Sınavsız üniversite metodunu getiriyor ve dershaneleri kaldırıyordum. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer mutabakatını beyan etmiş, Recep Tayyip Erdoğan kabinede değişiklik yapacağını söylediğinde ise sadece iki ay süre istedim. Olmadı, olamadı. Ne vesayet kurumlarını değiştirmek istiyorlar ne de vesayet kurumları üzerinden devşirdikleri güçten vaz geçmek istiyorlardı.

Dolayısıyla, bütün reform paketiyle beraber çekilip yerimi Hüseyin Çelik’e bıraktıysam, buradaki bir anlama bakacaksınız. 2007 yılında söylediklerim, 2014 yılına kadar yaşananların bir uyarısıydı.

2004 yılı tarihli Milli Güvenlik Kurulu’nda yaşananlara ilişkin asıl hesap vermesi gereken adam Abdullah Gül ama kimse sormuyor. George Clooney tebessümü içinde susuyor.

Ülkenin badirelerine ilişkin hiçbir açıklama yok. Abdullah Gül’ü, ‘majestelerinin valisi’ olarak çoktan kodladım. Kendisinin meşruiyet devşirdiği, uluslararası alan. ‘Majestelerinin valisi’, ne bu işte ne bir başka işte tamamen kendine ait bir fikir ileri süremez. Tayyip Erdoğan, çok daha hakiki bir adamdır. Eğrisiyle, yanlışıyla. Gördüğünüz adamdır.

Cumhurbaşkanlığını, oligarşik ilişkilerin üzerinde tesis edilmiş bir vesayet kurumu olmaktan çıkarıp doğrudan doğruya halkın iradesine bağlı demokratik bir kurum haline getirmekte asıl irade kimin? Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesine ilişkin Anayasa değişikliği metnini ben yazdım. Olduğu gibi kabul edildi ve Meclis’ten çıkardık. O zaman bana teşekkür ediliyordu. Dün ‘Cumhuriyet tarihinin en büyük sistem reformunu yaptık’ diyordu.

ULUSLARASI SİSTEME VERİLEN SÖZLERİN BEKÇİSİ

AK Parti’den ayrılarak yeni parti kuranların başarılı olup olmamaları konjonktüre bağlı. Ucuz dış kaynak bolluğunun refahı bitmiş, birden kaynaklar daralınca ‘hoşafın yağı kesildi isyankarlığı’ var ve yavaş yavaşta büyüyor. Kendilerini konumlandırdıkları yeri bilemem ama ne ideolojik ayrışma ne de sosyolojik parçalanma var. Kim kimin alternatifi belli.

AK Parti’den ayrılanlara, ‘Anlaşamadığınız şey neydi?’ diye sormak lazım. Çıkarken oradaydınız, Anayasa değişiklikleri yapılırken oradaydınız. Sonuçlarını gördünüzde mi karşı çıkıyorsunuz? Parti kurulduğundan beri vardı. Abdullah Gül, bu partinin uluslararası sistemin kayyımıdır. Uluslararası sisteme verilmiş sözlerin bekçisidir.

Tayyip Erdoğan’ı ‘öngörülmez’ olarak niteledikleri için öngörülebilir bir güvence arıyor dünya sistemi. Bu güvenceden yoksun kalmamak için önce 17-25, bütünüyle yoksun kaldıklarını görünce de bir darbe girişiminde bulundular. Darbe başarılı olmayınca da başka araçlarla, bir tahterevalli kurmak istiyorlar.

AK Parti’deki asıl kavga Tayyip Erdoğan iktidarının bölüştürülme kavgasıdır. Erdoğan, bu bölüşmeye razı olmuyor. Kavgada buradan çıkıyor. Erdoğan’ın, haklı ve doğru olduğunu düşünüyorum. İstenen şey, Türkiye’nin içişlerinde görece bağımsız, dışişlerinde tam bağımlı bir ülke olması isteniyor. İstenen güvence de bunun mümkün hale getirilmesidir. Siyasetin kurgusunun buna elverişli hale getirilmesi, siyasi aktörlerin bu konuda öngörülebilir ve güvenilir profillerden oluşmasıdır mesele. Böyle olmayanları dışlayan, böyle olanları kapsayan, medya, partiler, sivil toplum, üniversiteler, bürokrasi kurgusunun tamamlanmasıdır. Bu yeni bir hikaye değil. Bu hikayeyi, Tayyip Erdoğan değiştirmeye çalışıyor ama elinde projesi yok.

Suriye, S-400 meselesindeki gibi. Kimin nerede durduğunu görüyorsunuz. Etrafındakilerin buna biraz kafa yorması gerekiyor. Gitmek istediği yere kendisi mi gidiyor, yoksa sürükleniyor mu?

TÜRKİYE ŞEKİLENDİRİLEMİYOR MU?

Türkiye, acaba Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi projesi çerçevesinde bugüne kadar getirilmek istenen noktaya gelmediği için sosyolojik kırılma noktalarına gelmediği için, bir uluslararası müdahalenin konusu olmak isteniyor olabilir mi? Eğer böyle bir güç müdahalesiyle sonuç almak hedefleniyorsa bunun için acaba Türkiye’nin siyasal rejiminin BAAS rejimi hale dönüştürülmesi, Türkiye’nin siyasal liderinin bütün dünyaya Suriye’nin lideri Esed, Saddam, Kaddafi gibi bir diktatör profili olarak sunulmak isteniyor olabilir mi?

Sistem reformunun, hukuk devletine dönüştüren sistemin, denge fren sistemini çalıştıran, kuvvetler ayrılığı unsurlarını çalıştıran bir sistemin kendisi için güvence, Türkiye içinde güvence olduğunu görmesini bekliyorum.

Türkiye’nin buraya sürüklenmek istendiğini düşünüyorum. Bundan rahatsız olarak gözükenlerin hiçte rahatsız olmadıklarını, Türkiye’yi buraya sürüklediklerini düşünüyorum.

DOLMABAHÇE'DEKİ SIR GÖRÜŞME

Siyaseti dalgalandıran "e-muhtıra" tartışmasından yaklaşık bir hafta sonra, 5 Mayıs 2007'de yine siyasi tarihe geçen ünlü Dolmabahçe görüşmesi yaşandı. O dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Dolmabahçe'deki ofisinde Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ı kabul etti. Görüşme 135 dakika sürdü.

Görüşmenin içeriğine ilişkin taraflar açıklama yapmadı. Erdoğan, "Büyükanıt açıklarsa, ben de açıklarım" derken, Büyükanıt, "Benimle mezara gidecek" açıklamasını yaptı.

Ancak içeriği açıklanmayan bu görüşmeyle ilgili birçok iddia ortaya atıldı. Dönemin Başbakanlık Başdanışmanı Abdülkadir Özkan Şubat 2019'da bir gazeteye verdiği röportajda, Dolmabahçe görüşmesinde Büyükanıt'ın "FETÖ tehlikesine dikkat çektiği" iddiasında bulundu. Ancak bu olaydan sonra "FETÖ operasyonu" değil, Ergenekon operasyonları başladı. Erdoğan'ın Gülen yapılanmasına dönük tasfiye süreci ise 2011'de "dershaneleri kapatmasıyla" başladı.

Birçok yorumcuya göre AKP iktidarına karşı "şahin" olarak bilinen Büyükanıt, Dolmabahçe görüşmesinden sonra iktidara karşı tavrını "yumuşattı".

Yaşar Büyükanıt'ın adı, 2005 yılında Hakkâri Şemdinli'de Umut Kitabevi'nin bombalanması olayıyla da anıldı. Soruşturmayı yürüten Ferhat Sarıkaya'nın hazırladığı iddianamede Büyükanıt, Umut Kitabevi bombalama davasında yargılanan astsubay Ali Kaya için "Tanırım, iyi çocuktur" dediği gerekçesiyle, "Çete kurmak ve yargıyı etkilemeye teşebbüs" ile suçlandı.

Sonraki süreçte Ferhat Sarıkaya, FETÖ yapılanmasıyla ilişkili olduğu için meslekten ihraç edilirken, Gülen yapılanmasına mensup kişilerin Büyükanıt'ın Genelkurmay Başkanlığı'nı engellemek için bu "kumpası" hazırladığı yorumu yapıldı. Genelkurmay, Büyükanıt'la ilgili dosyada soruşturma açılmasına gerek olmadığına karar verdi.

Büyükanıt yıllar sonra, 2018'de Şemdinli soruşturmasında kendisini suçlayan Ferhat Sarıkaya ile ilgili olarak şunları söyledi:

"Terörle uğraşan, mücadele eden komutana 'terör örgütü yöneticisi' dediler. Akıl, mantık alacak gibi değil. Aynı adam benden helallik istiyor. Bunlar maşa oldukları için hepsi Allah'ından bulsun. Memleketin gerçek savcı ve hakimlere ihtiyacı var. Yalan, iftira ve pislik atan bu kişileri son nefesimde bile affetmem."

367 KRİZİ

Abdullah Gül, 2007'de büyük bir siyasi krizle Cumhurbaşkanı seçildi. Muhalefet, yargı, ordu hatta o dönemki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bile AK Parti içinden birinin Köşk'e çıkmasını kimi zaman açıktan kimi zaman da dolaylı olarak eleştirmişti.

Nisan 2007'de Başbakan Tayyip Erdoğan, partisinin Cumhurbaşkanlığı adayını "Abdullah Gül bey kardeşimdir" sözleriyle duyurmasının ardından TBMM'de seçim süreci başladı. Ancak bu noktada da "Gül'ün seçilebilmesi için Meclis'te en az 367 milletvekilinin bulunması gerekiyor" tezi ortaya atıldı. Gül'ün yeterli oyu alamadığı ilk turda CHP Meclis'i boykot etti, MHP ise geldi ama ret oyu kullandı. Asıl sürpriz 27 Nisan 2007'nin gece yarısı yaşandı ve TSK, 'e-muhtıra' olarak adlandırılan bir bildiri yayınladı.

Bu arada CHP, Meclis'teki oturumun iptali için Anayasa Mahkemesi'nde dava açtı. Meclis'in birinci oturumu, Anayasa Mahkemesi'nin 1 Mayıs 2007 tarihli kararı ile iptal edildi. 6 Mayıs 2007'de Meclis'te yapılan iki yoklamada da toplantı yeter sayısının bulunamayışı yüzünden Gül, Cumhurbaşkanı seçilemedi.

Hükümet bu gelişmelerin ardından erken seçim kararı aldı. Ancak Meclis kapanmadan önce Anayasa'daki Cumhurbaşkanı'nın seçilmesiyle ilgili maddeleri değiştiren bir düzenleme yaptı. Düzenleme Anavatan Partisi'nin de desteğiyle Meclis'ten geçti. Ancak dönemin Cumhurbaşkanı Sezer, bu düzenlemeyi referanduma götürdü.

Seçimlerden yüzde 47 gibi ezici bir çoğunlukla çıkan AK Parti, bir kez daha 367 sorunuyla karşı karşıyaydı. CHP, yine Meclis'i boykot ederse seçim için yeterli katılım oranı yani 367 yeter sayısı nasıl sağlanacaktı. İşte tam bu notada AK Parti'ye sürpriz destek geldi. MHP, "AK Parti kimi isterse aday gösterebilir. Biz Meclis'e gireriz, 367 sorunu yaşanmaz" açıklamasıyla krizin çözülmesini sağladı. 3'ncü tura 448 milletvekili katıldı ve Gül, 339 oyla 11'inci Cumhurbaşkanı seçildi.

OYUNLARI BİTMEDİ-BİTMEYECEK

Türkiye, 15 Temmuz 2016 yılında milletin iradesine vurulmak istenen prangayı savaşarak kırdı attı. Ancak, Türkiye’nin bağımsızlığına kast eden yapıdan tamamen kurutulduğunu söylemek ise çok zor.

Erkan Mumcu, 2004 yılındaki YAŞ kararıyla kurulmak istenen Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın kolordu seviyesine çıkarılmasına paralel devletin engel olduğunu söylüyor. Son yıllarda Türkiye’nin yurt içi ve dışındaki operasyonlarında neredeyse terör örgütü bitme noktasına geldi. Tabi ki bu başarıda ordudan FETÖ’cülerin temizlenmesinin rolü kadar, işte o dönem yapısının çok daha büyütülmesi planlanan Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın da büyük bir başarısı söz konusu. O dönem planlanmasına rağmen buna izin vermeyen paralel devletin amacı ise kendilerini maşa gibi kullanan küresel güçlerin kontrolünde olmayan bir askeri yapılanmanın önünü kesmekti.

Tıpkı Erkan Mumcu’nun YÖK’te değişikliğe giderek, dershanelerin kapatılmasıyla nemalandıkları kurumların sonunu getireceği gibi. Baskıyla Kabine’de bir görev değişikliği yaptırarak bundan neredeyse 15 yıl önce buna engel oldular.

Mumcu’nun tabiriyle Türkiye, 2007 ve 2014 yılları arasında, vesayet kurumlarını değiştirmek istemeyen, bu vesayet kurumları üzerinden devşirdikleri güçten vazgeçmek istemeyen bir yapının elinde çalkantılı yıllar yaşadı. Türkiye, bu yıllar arasında tam manasıyla bir karatma dönemi yaşadı. Kurulmak istenen Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın mimarları, aralarında terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ı Kenya’dan Türkiye’ye getiren Korgeneral Engin Alan’ın da aralarında bulunduğu Ergenekon ve benzeri soruşturmalarla linç edildi.

O dönem paralel devleti kullanan küresel güçlerin Türkiye üzerindeki emelleri ve oyunları bitmedi ve bitmeyecektir. Sadece kamuflaj değiştirip başka şekillerde emellerine ulaşmanın yolunu tutacaktır.

Demokrasi ile yönetilen Türkiye’de yasalar çerçevesinde siyasi farklılıklar olabilir, bu çerçevede partiler kurulabilir. Ancak kurulacak ve kurulmuş olan partilerin küresel güçlere hizmet etmesi değil Türkiye’ye, millete, bayrağa hizmet etmesi ve bu yönde politikalar üretmesi kabul edilebilir.

Türkiye’nin içerideki istikrarı, birlik ve beraberliği, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de sıcak gelişmelerin yaşandığı bu günlerde dış politikasına da sirayet edecektir. Kurulacak veya kurulmuş olan partilerin ilk önceliği Türkiye’nin tam bağımsızlığı olmalıdır.