Türkiye'nin göç politikası ve Suriye'li göçmenler

Arap Baharı'ndan sonra başlayan göç dalgası, Suriye özelinde özellikle Türkiye, Lübnan  ve Ürdün tarafından omuzlanmaktadır. Göç meselesi ise Anadolu coğrafyasına yabancı değil. Beyaz Rus’lardan Balkan halklarına, Afrika’dan Kafkasya’ya kadar uzanan göç çeşitliliği, Türkiye’nin geçmişinde bu konu ile alakalı tecrübeli olduğunu gösteriyor. Peki Suriyeli sığınmacılar ile alakalı bu tecrübeden faydalanabiliyor muyuz? 

Türkiye'nin göç politikası ve Suriye'li göçmenler

Göç ve sığınma olayları tarihsel süreçte coğrafyamızda sık karşılaşılan bir olgudur. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını teşkil eden nüfus içerisinde son yüz-yüz elli yılda göç ve sığınma neticesinde ülke topraklarına yerleşenlerin sayısı azımsanmayacak bir orandadır. Demokrasi ve reform istekleriyle Mart 2011’de Suriye’de başlayan karışıklıklar Türkiye’yi tarihinin en büyük göç hareketlerinden biriyle karşı karşıya bırakmıştır. Suriye’de meydana gelen olaylar sonucu 250 kişilik ilk grup 29 Nisan 2011 tarihinde Türkiye’ye giriş yapmış, sonraki zamanlarda şiddet olaylarının artmasına paralel olarak girişler devam etmiştir. Türkiye izlediği açık kapı politikası sonucunda ülkeye kabul ettiği Suriye vatandaşlarına tarafı olduğu uluslararası mülteci hukuku ve uluslararası hukuk teamülleri uyarınca “geçici koruma” statüsü vermiştir. Böylece Suriyeliler, ülkelerindeki durum normale dönünceye kadar Türkiye’de bir anlamda “misafir” konumunda barındırılmaya ve her türlü ihtiyaçları karşılanmaya çalışılmaktadır.

Tarih boyunca İstanbul ve Anadolu toprakları göçmenler, sığınmacılar ve benzerleri için daima güvenli bir yer olmuştur. Son üç yüzyıldır özellikle eski Osmanlı coğrafyasından gelen göçmenlere, ekonomik açıdan zor durumda olmalarına rağmen, önce Osmanlı Devleti sonra da Türkiye Cumhuriyeti sahip çıkmıştır. Üstelik bu durum sadece Türk ve Müslüman olanlar için sınırlı kalmamıştır. Buna en çarpıcı örnek olarak; Osmanlı Devleti’nin işgale uğradığı, Türkler için en kara günler olan 1919-1920 yıllarında Bolşeviklerden kaçan yaklaşık 150 bin Beyaz Rus, Türk topraklarına sığınmıştır. Bunlar 1925 yılında çeşitli uluslararası yardım kuruluşlarının desteğiyle dünyanın değişik yerlerine dağıtılıncaya kadar İstanbul, Çatalca ve Gelibolu’da küçük birer Rusya kurmuşlardır. Türkler içinde bulundukları tüm olumsuz şartlara rağmen, topraklarına sığınan Beyaz Ruslara her türlü desteği vermişlerdir. Kültürleri, yaşam tarzları, inançları çok farklı olan bu insanlar, özellikle İstanbul’un sosyal hayatında önemli sorunlara neden olsalar da, “Esir Şehirde” büyük bir misafirperverlik görmüşlerdir.

İnsani yaklaşım öncelik

 


Suriye’de yaşanan olaylar her şeyden önce insani yaklaşımı zorunlu kılmakta, devlet ve toplum olarak Türkiye’ye önemli sorumluluklar yüklemektedir. Hayatları ve özgürlükleri büyük bir tehdit altında olmadıkça, insanların çoğunun ülkelerini ya da ait oldukları toprakları terk etmeyecekleri varsayımı tarih boyunca gerçekleşen göç hareketlerinde doğrulanmıştır. Bu bakımdan ülkemizdeki Suriyeli sığınmacılar olgusuna, sadece siyasi ve ekonomik açıdan bakılması bu olgunun eksik ve yanlış değerlendirilmesine sebep olmaktadır. Can ve mal güvenliklerinin ağır ve yakın tehdit altında bulunmasından dolayı ülkelerinden ayrılıp Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan Suriyeliler sınırlara ulaştığında aç, hasta, yaralı ya da can güvenliği korkusu içinde bulunmaktadır. Bu nedenle konu ile ilgili yapılacak değerlendirmelerin öncelikle insan hakları temelinde ve insani açıdan yapılması ülke güvenliği için bir zorunluluktur. Aksi halde sonu gelmeyecek olayların fitilinin ateşlenmemesi için hiçbir engel yoktur. 

 Açık Kapı politikası ve sürdürülebilir göç politikası

Türkiye, 2009 yılında Suriye ile karşılıklı olarak almış olduğu vizeleri kaldırma kararı çerçevesinde mülteci krizi karşısında “açık kapı” politikasını benimsedi ve sığınmacıların barınması için Hatay ilinde kamplar kurdu. Türkiye, Suriyeli sığınmacılara yönelik çabalarının, Suriye’deki krizin çözülmesi yönündeki siyasi çabaların yerini alamayacağının bilincindeydi. Bu nedenle, öncelikle Başar Esad’ın reformlar yapması konusunda yoğun bir çaba gösterdi. Bu politika sonuç vermeyince, Suriye ile diplomatik ilişkilerini kesme kararı aldı. BM’nin sorunun çözümü yolundaki çabalarına destek veren Türkiye, bölgesel ve uluslararası aktörlerin krizin çözümünde etkisiz kaldığını görerek, Suriye muhalefetini desteklemeye başladı. Bu çerçevede, Esad rejimi güçlerine karşı savaşan Özgür Suriye Ordusu mensuplarının, Haziran 2011’den itibaren, Türkiye’ye girişine izin verdi. Kriz derinleştikçe artan sığınmacı sayısı karşısında ise Türkiye-Suriye sınırının, Suriye tarafında, uçuşa yasaklı bir tampon bölge oluşturulması yönünde BM’deki çabalarını yoğunlaştırdı. Ancak, bu çözüm önerisi şu ana dek taraftar bulamadı. 

Daha önce de göç ve sığınmacı krizleri yaşayan Türkiye, göç ve sığınmacılar konularında dünyanın en zengin deneyimlerine sahiptir. Bu deneyimleri sürdürülebilir bir göç politikası oluşturmakta kullanırsa, dünyada yaşanacak benzer olaylarda krizlerin çözülmesi açısından da örnek bir ülke durumuna gelebilecektir. 

Nisan 2011 tarihinden itibaren yaşanan en büyük krizde, 22 milyon nüfusu olan Suriye’deki halkın yarısından fazlası evlerini, 5,5 milyonu aşan sayıdaki Suriyeli ise ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Suriye’den kaçmak zorunda kalan 5,5 milyondan fazla mültecinin 3,4 milyonu; yani yarısından fazlası Türkiye’de yaşamaktadır. Bu sayı, Suriyeli mültecilerin sayısının Türkiye’deki nüfusun %4’üne ulaştığını göstermektedir. Suriyeli mültecilerin sayısal olarak çoğunlukta olması, Afganistan, Irak, İran ve Pakistan gibi ülkelerden gelen mültecilerin çoğunlukla arka planda kalmasına neden olsa da Suriyeli olmayan mültecilerin sayısının da 300 binin üzerinde olduğu unutulmamalıdır. Türkiye’de 2011 yılı öncesinde toplam mülteci sayısının 100 binin altında olduğu dikkate alınırsa, aslında son beş yılda nasıl büyük bir kitlesel göç ile karşı karşıya kaldığımız daha iyi anlaşılabilir.

AFAD verilerinden yola çıkarak yapılan araştırmaya göre, Suriyeli sığınmacıların %92’sinden fazlası kontrolsüz ve dağınık biçimde ülkenin değişik bölgelerinde yaşamaktadır. Barınma Merkezleri, çeşitli sınırlamaları ve yetersizlikleri nedeniyle Suriyeliler tarafından son çare olarak görülmekte, çeşitli kentlere plansız olarak dağılan yerleşen göçmenler de ekonomik, yönetsel, toplumsal, kültürel, mekansal çok boyutlu sorunların kaynağını oluşturmaktadır. Bu durum, göçlere alışkanlığına rağmen, Türkiye’nin 2011’den bu yana, daha öncekilerle hiçbir şekilde karşılaştırılmayacak ölçüde dev bir akımla karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. Nüfusun kayıt altına alınması ihtiyacı çok açık olmakla birlikte, bunun kadar önemli diğer konu ise Suriyeli sığınmacıların insani ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. 3 milyonu aşan sığınmacının insani bütün ihtiyaçlarını karşılayarak ülkede uyum içinde yaşamalarını sağlamak, sürdürülebilir bir göç politikasının en önemli amaçlarından birisidir. Yukarıdaki bilgiler ışığında ülkemizin sığınmacılara her alanda yaptığı yardımlar 37 milyar doları bulmuştur. 

Suriyeliler özelinde ülkemizin sürdürülebilir manada göç politikasına ihtiyacı elzemdir. Halihazırda dünya çapında gerginlikler devam etmektedir. Suriye ve Irak’dan gelecek potansiyel tehditler hala varlığını sürdürmektedir. Bu bağlamda sığınmacıların orta vadede ülkemize kazandırmak ve toplumsal barışı korumak için, sığınmacıların, toplumla uyumlu, kapsamlı bir ekonomik, siyasi, toplumsal ve kültürel programlar oluşturulmalıdır. Bu programlarda özellikle eğitim, sağlık ve entegrasyon konularına önem verilmelidir. Orta vadede dünyanın içinde olduğu durum ve ülkemizin şu anda yaşadığı iç ve dış kaynakları sorunları düşündüğümüzde zor bir süreçten geçtiğimiz gayet açık. Sığınmacılar meselesinde her şey için daha çok geç değilken gelecekte bir soruna dönüşmeden önlem alınması elzemdir.