Türkiye'nin finansal yapısı ve gereksinimleri

1972 yılında Bretton Woods sisteminin ABD tarafından resmen terkedilmesinin ardından uygulanan sistemin tam olarak ne olunduğu hakkında şüpheler mevcutsada “hegemon devletin” gücü, bu düşüncelerin su yüzüne çıkmasını engelledi. 21. yy ile birlikte devletlerin yüklü miktarlarda altın alımı yapmaları, gelecekte finansal sistemde meydana gelebilecek olan değişimlerin habercisi konumunda bulunuyor.

Türkiye'nin finansal yapısı ve gereksinimleri

Türk-alman Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi Semih emre Çekin yaptığı alışmasında konu le alakalı şu tespitlerde bulundu:

“Dünyada ve Türkiye’de finans sektörü zamanla önem kazanmış ve işlem hacmi itibarıyla da artış kaydetmiştir. Finansal sektörün ekonomi üzerindeki etkisi 19. yüzyıldan itibaren incelenen bir konudur. Walter Bagehot 1873’te merkez bankaları üzerine yazdığı kitabında ve Keynesyen teorinin öncülerinden John Hicks de 1969’daki makalesinde finansal sektörün İngiltere’nin sanayileşmesinde önemli bir rol oynadığını öne sürmektedirler. Bunu destekler nitelikte bir başka çalışmada Levine finans ve ekonomi arasında pozitif bir etkileşimin olduğunu savunurken Lucas buna karşın finansal sektörün ekonomi üzerinde etkisinin önemsiz olduğunu öne sürmektedir. Yakın zamanda yapılmış çalışmalarında Cecchetti ve Kharroubi kredi hacminin çoğalmasıyla işçilerin üretkenliği arasında gelişmiş ekonomiler için negatif bir ilişkinin olduğunu söylemekte ve finans sektörünün reel ekonomi için her zaman olumlu etki sağlamadığını belirtmektedir.”

Bankacılık sektörü

“90’larda Türkiye ekonomisi ve finansal piyasaları tarihinin en dalgalı dönemlerinden birisini deneyimlemiştir. 1990’da sermaye hesabının serbestleştirilmesiyle birlikte gerekli makro ihtiyati politikaların eksikliği ve finansal piyasaların gerekli derinliğe sahip olmaması sonucunda sık sık finansal krizler yaşanmış, aynı zamanda yüksek bütçe açıkları norm haline geldiği için ekonomi yüksek enflasyon ve yüksek reel faiz oranlarıyla karşı karşıya gelmiştir. Ekonominin ve finansal piyasaların kırılganlıklarının bir sonucu olarak 1994 ve 2001’de finansal krizler, 2000’de de bir banka krizi yaşanmıştır. 1999’a kadar Türkiye’de bulunan bankaların toplam sayısı seksen bire ulaşmış, 2000 ve 2001 krizlerinden sonra bu sayı birleşme ve iflas gibi sebeplerle elli beşe kadar inmiştir. Birçok bankanın batmasıyla sonuçlanan Eylül 2000’de olumlu bir gelişme olarak bankacılık sektörünün denetlenmesinde sonraki senelerde çok önemli rol oynayacak Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) faaliyete geçmiştir.

Diğer olumlu bir gelişme 2001’de gerçekleşen finansal krizi müteakip kabul edilen Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı olmuştur. Bu programda özellikle 1990’larda para politikası, mali politikalar ve finansal piyasalara yönelik uygulanan hatalı yaklaşımlar dile getirilmiştir. Bankacılık sektörüne de değinen programda kamu bankalarının şeffaf olmayan yöntemlerle kamu borçlarının finansmanı görevini üstlenmiş olmaları ve zararlarının zamanla artmış olması, özel bankaların ise önceliklerinin reel ekonominin finansmanı olmaktan çıkarak kamu borçlarını finanse etmek olması eleştirilmiş, bu sorunların giderilmesi için öneriler sunulmuştur. Kamu ve özel bankalar için sermaye artırımı, kar odaklı verimlilik esasının benimsenmesi ve yeniden yapılandırmalarla beraber Merkez Bankası bağımsızlığı ve disiplinli mali politikalar da dile getirilmiştir. Kasım 2002’de seçilerek göreve başlayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) hükümetinin de alınan bu kararları uygulaması sonucunda enflasyon ve faiz oranları hızla gerilemiş, 2008’de yaşanan küresel kriz sonrasında Türkiye’de bankacılık sektörü bundan önemli derecede etkilenmemiştir. 2003’ten sonra sermaye yeterliliği düşmüş olsa da BIS tarafından ilk olarak 1988’de sunulan ve zamanla güncellenen Basel kriterlerine göre asgari oran olan yüzde 8’in üstünde kalmaktadır. Mermod ve Ceran’a göre bankacılık sektörü Türkiye’de uluslararası kıyaslamalara göre risklere karşı sağlam bir yapıya sahiptir.”

Fırsatlar ve önlemler

“Türkiye ekonomisinin son senelerde yaşadığı kırılganlıklardan en önemlisi şüphesiz özel sektör finansmanıyla alakalıdır. 2010-2017 arasında ortalama yüzde 5,9 olarak gerçekleşmiş olan cari açık oranlarının görece yüksek olması yurt dışı kaynaklı finansman ihtiyacını beraberinde getirmiş, bu ihtiyaç ve spekülasyonlar neticesinde 2018’de şiddetli kur oynaklıkları meydana gelmiştir. Bu gelişmelerin neticesinde çeşitli kamu kurumları nezdinde yurt dışı kaynaklı finansmana alternatif yolları genişletmek için çalışmalar başlatılmıştır.26 OECD ülkeleri arasında nakit ve mevduat hesaplarının toplam varlıklar arasında en yüksek orana sahip ülkenin Türkiye olduğu düşünülünce hanehalkının finansal piyasalarına iştirak etmelerini sağlayacak önlemler almak kısa ve orta vadede önem taşımaktadır.

Türkiye’de 1980’lerde altyapısı kurulan finansal piyasalar otuz senede işlem hacimleri, kurumsallaşma, teknolojik altyapı gibi nitelikler itibarıyla sürekli önem kazanıp ülke ekonomisinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Bunlarla beraber gelişen piyasaların olumsuz yan etkileri de çeşitli krizlerle ekonomiyi etkilemiş, mevcut finansman modellerinin sürdürülebilirliğinin sorgulanmasını sağlamıştır. Son senelerde artan kur oynaklıkları ve fiyat artışlarıyla tekrar ortaya çıkan bu olumsuzluklar uzun vadeli planlamanın ve alternatif modeller üzerinde çalışmanın önemini vurgulamıştır.

Türkiye ekonomisi 2001 krizinden sonra yürürlüğe koyulan ve para politikası, mali politikalar ve finansal piyasaları kapsayan düzenlemelerin uygulanmasıyla yüksek enflasyon ve aşırı kur oynaklıkları gibi birçok olumsuzluğun önüne geçip yüksek büyüme oranları kaydetmiştir. Henüz gelişmiş ekonomilerde olduğu kadar büyümemiş olan finansal piyasaların gelecekte istikrarlı ve sürdürülebilir bir nitelikte gelişmesi için gerekli hukuki, kurumsal ve teknolojik altyapının sağlanması ekonomik kalkınmayı destekleyebilir, dış ve iç dinamiklerden kaynaklanan finansal krizlerin de büyük ölçüde önlenmesini sağlayabilir.”