Türkiye’nin dış ilişkilerinin öncelikleri neler?

Sürekli küresel etkilere maruz kalan Türkiye’nin dış politikasına yön veren öncelikler nasıl değişti? Türkiye’nin dış politikası komşuları ve küresel güçlerle ne düzeyde? Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Türkiye’nin dış politikasında nasıl bir değişime yol açtı? Avrupa Birliği (AB) Türkiye’nin tam üyelik başvurusunu kabul eder mi? Türkiye, Asya’da yükselen Şangay İşbirliği Örgütü’ne mi üye olmalı?

Neşat Ergül - INTELL4

Türkiye’nin bugünkü dış ilişkilerini ve politikasını anlayabilmek için, mirasçısı olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu, Asya, Afrika, Avrupa, Kafkasya ve ABD ile ilişkilerini incelemek gerekir.

Araplar arasında siyasi karışıklık bulunduğu bir dönemde Yavuz Sultan Selim’in doğu ve güneydoğuya sefere çıkmasının başlıca nedenleri; dağınık Müslüman halkları toparlayarak İslam birliğini sağlamak olarak gösterilebilir.

1798 yılında Fransa’nın Mısır’ı işgali, Kuzey Afrika, Arabistan yarımadası ve Ortadoğu’yu yeni gelişmelere sürükledi. Osmanlı İmparatorluğu’nun sorunlarını fırsata çeviren Avrupalılar’ın kışkırtmasıyla Araplar kendi kaderlerini tartışmaya başladı. II. Abdülhamid döneminde alınan tedbirler hızlı dağılmanın önüne geçse de Arap milliyetçiliğinin yükselmesine engel olmaya yetmedi.  

Osmanlı’nın güçlü zamanı, Batılı sömürgecilerin önünde her anlamda bir engeldi. Afrika’daki yerlilerin Osmanlı döneminde yerli halkın özellikle dini inanışları olduğu gibi muhafaza edildi ve bir zorlama olmadı. Köle ticaretinden vazgeçilmesinden sonra Avrupa tarafından Afrika’ya gönderilen misyonerlerin çabalarıyla 20. yüzyılda 10 milyon olan Hristiyan nüfus sayısı, yakın zamanda toplam nüfusun üçte birini geçerek 350 milyona ulaştı.

Osmanlı’nın Afrika’daki eyaletlerinden istifadesi ekonomik anlamda sınırlı kalırken, oralardan alınan vergiler de cami, köprü, okul, limana, medrese yapımlarında kullanıldı. Arap ve Berberi halk ile Osmanlı arasındaki uyum, bu ve benzeri politikalar sayesinde asırlarca sürdürüldü.

ABD İLE İLİŞKİLER

Osmanlı’nın ABD ilişkileri, Cezayir Beyliği’nin bu ülkeye ait iki gemiyi Akdeniz’de izinsiz dolaştığı gerekçesiyle yakalayarak, 1795 yılında ceza mahiyetinde imzalanan anlaşma ile başladı.

Daha sonra ABD ile ticari olarak süren ilişkiler, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından iki kutba ayrılan dünyada Türkiye açısından bir kırılma olarak gösterilebilir. Bu dönemde Türkiye, ABD’ye strateji ve askeri alanlarda önemli katkılar sundu.

Türkiye’nin NATO’ya girişi, Kore Savaşı’na asker desteği, topraklarında ABD’ye askeri üs ve tesis kurması için izin vermesi, Amerika’nın Sovyetler Birliği’ni çevrelemesi açısından önemli rol oynadı. ABD-Türkiye ilişkilerinin tarihi süreci hep dostane olarak gelişmedi, zaman zaman gerildi.  

Ülkelerin jeopolitik konumu, gücünü ve potansiyelini de belirler. Ortadoğu’daki konumu, tarihi, kültürel etkisi dolayısıyla Türkiye’nin nerede durduğu ABD açısından çok önemli. Enerji bakımından zengin Ortadoğu ve Hazar bölgesine yakınlığı, bu enerjilerin Avrupa’ya aktarılması açısından kilit noktada bulunması Türkiye’nin değerini daha da önemli kılıyor. Türkiye’nin stratejik konumu ABD ile olan ilişkilerinin de belirleyici faktörlerinden biri oldu 

Kırılma Noktaları ve Günümüzdeki Durum

Bu nedenle ABD, kendi çıkarları doğrultusunda yanında duran, politikalarının uygulayıcısı olan bir Türkiye hayali kurdu. Türkiye’nin bu statüden çıkmaya çalıştığı dönemlerde önünü kesen ABD, içeride istikrarsızlık oluşturma girişimlerinde bulundu, askeri ve ekonomik ambargolar uyguladı.

Soğuk Savaş sonrası Türkiye, Karadeniz ve Balkanlar’da aksiyoner bir politikaya yöneldi, ABD’nin egemenlik savaşı verdiği çok merkezli dünya ülkeleriyle dış ilişkilerini dengeleme politikası güttü, milli güvenliğini garanti altına almaya çalıştı.

ABD’nin Irak ve Suriye’ye askeri müdahalesi, terör örgütleri PKK/PYD-YPG ile FETÖ’ye desteği, Türkiye’nin buna karşılık Suriye’nin kuzeyine düzenlediği askeri harekatlar, savunma sistemlerini güçlendirmek amacıyla Rusya’dan S-400 alımı, Doğu Akdeniz politikası iplerin gerilmesine yol açtı.

Türkiye’nin bölgesinde lider bir ülke olma yolunda gücü artarken, ABD’nin bölgedeki etkinliği azalma seyrine girdi.

Sadece kendi çıkarları doğrultusunda Türkiye’yi müttefik olarak kabul eden bir ABD’nin milli güvenliği tehdit etmesine izin verilemez. Eğer ABD gelecekte Türkiye ile müttefiklik ilişkilerini sürdürmek istiyorsa milli güvenliğini tehdit eden politikalarından vazgeçmeli, karşılıklı güvenin tesisini sağlamalıdır.

TÜRKİYE VE RUSYA 

Osmanlı düşmanı ittifakların en sağlam halkalarından biri olan Rusya, Balkanlar’daki Slav ırklarını da birleştirerek büyük bir devlet hayali taşıyordu. Rusya, Panslavizm emeliyle bu nedenlerle boğazları ele geçirmek, sıcak denizlere inmek istiyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Balkanlar’daki ülkeleri de isyana teşvik eden Rusya, Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu topraklarındaki işgalini 17 Ekim 1917 yılındaki Bolşevik Devrimi’nden sonra durdurmak zorunda kaldı.

Sovyetler Birliği’nin dağılması, Yugoslavya’nın parçalanması yeni kurulan devletler ile ilişkilerde bir kırılma noktası oldu. 

Türkiye bu tarihten sonra hem Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri, hem Balkanlar’da Yugoslavya’dan ayrılan devletler ile tarihi, kültürel, bölgesel benzerlikleri dolayısıyla yakın ilişkiler kurdu.

Karadeniz’in Önemi

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türkiye’yi sadece ekonomik ve bölgesel çıkarları doğrultusunda bir paydaş ülke olarak görmüyor. Romanya ve Bulgaristan’ın Avrupa Birliği’ne üye olması, Karadeniz’e kıyısı olmayan NATO veya benzeri bir askeri gücün bölgeye girmesi riskini doğurdu.

Bu nedenle Rusya, Gürcistan ve Ukrayna’daki iç karışıklıkların ardından bu ülkelerin NATO’ya üyeliklerini önlemek, örgütün Karadeniz’e girmesinin önünü kesmek amacıyla askeri müdahaleye dahi varan politikalar üretti.

Karadeniz için Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde alınan kararların sahada uygulanmasından yana olan Rusya ve Türkiye, bu denizin Basra Körfezi gibi bir çatışma alanına dönmesinden ortak endişe duyuyor.

Türkiye, Karadeniz’e savaş gemilerinin girmemesi konusundaki kararlılığını, 2008 yılındaki Rusya-Gürcistan arasındaki savaş sırasında NATO gemilerinin buraya girmesine izin vermeyerek gösterdi.

Bölgenin bir çatışma alanına dönmemesi konusunda Türkiye ile Rusya, uyumlu bir politika sürdürürken Ukrayna’daki turuncu devrim sırasında Rusya, Kırım’ı ilhak ederek liman şehri Sivastopol’a sahip odu. Soydaş Kırım Tatarları’nın durumu dolayısıyla bu ilhaktan endişe duyan Türkiye, Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne saygı duyulması gerektiğini iletti.

Yine de Türkiye, Ukrayna krizini başından itibaren dikkatle takip ederek, diplomasinin gereği olarak taraflarla görüşüp uzlaşı imkanı aradı. Hatta Türkiye, ABD ile Avrupa Birliği’nin Rusya’ya karşı uyguladığı ekonomik ve siyasi yaptırımlara, izlediği dengeli ve hassas politika gereği katılmadı.

Hem Rusya hem Türkiye, Karadeniz’in kıyıdaşların kontrolünde bir deniz olarak kalması için, diğer ülkelerle aralarında olan sorunları bahane etmeden aynı görüş doğrultusunda hareket edebilmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetleri’nin yanı sıra, Rusya Federasyonu içerisinde özerk Türk toplumları da bulunuyor. Bu tarihi bağın farkında olan Rusya, Türkiye ile ilişkilerinde ılımlı bir politika izliyor.

Sadece Karadeniz ve Kafkasya yönünden değil, iki ülke ters düştükleri Suriye’deki iç savaş, Doğu Akdeniz politikası ve Libya özelinde de birbirlerinin ulusal çıkarlarının korunması adına uzlaşı yöntemiyle çözüm arıyorlar. 

Suriye Meselesi ve İlişkiler

Karadeniz’deki bu gelişmelerin yanı sıra 2011’de başlayan Suriye’deki iç savaşta iki ülkenin çok sık bir araya gelmesine sebep olmuştur. Üstelik Rusya Beşar Esed yönetimine destek verirken Türkiye, Esed’in zulmüne karşı koyan muhalefetin yanında yer alıyordu.

2015 yılında Suriye’ye asker gönderen Rusya, savaşa fiilen dahil olurken terör örgütlerini değil, buradaki sivil halkı savaş uçaklarıyla vurdu. Hava sahasını ihlal eden bir Rus savaş uçağının 2015 yılının kasım ayında düşürülmesi, Türk-Rus ilişkilerini bir süre krize soktu. Ancak 2016 sonrası iki ülke de çatışma ve krizin kendi yararlarına olmadığını anladı ve bölgesel işbirliğinin sıkı adımları atılmaya başlandı.

Rusya’nın Suriye’nin kuzeyindeki terör oluşumlarının Türkiye’nin güvenliğini tehdit ettiğine ilişkin uyumlu yaklaşımı, Suriye’den gelen mülteci akınının Türkiye’nin sorunlarını depreştirdiğini görmesi, Doğu Akdeniz’deki haklılığına inanması, birçok alanda işbirliği yapılmasına vesile oldu.

Türkiye ve Rusya, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı duyarak diplomatik anlamda işbirliklerini sürdürürken, Libya’da süren bir iç savaşın barış yoluyla çözümlenmesi anlamında ısrarcılar. 

Yine de Rusya, Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü unsurlarının Güvenli Bölge dışına çıkarılması konusunda ve İblib’te gerginliği azaltma bölgesindeki saldırıların durması için yapılan uzlaşmalara tam olarak uymamaktadır.

Kırım’ı ilhak ederek Sivastopol üzerinden Karadeniz’de askeri varlığını Türkiye aleyhine bozan Rusya, bu sorunun diyaloğunu bölgesel sorunların çözülmesi sonrasına ötelediler. 

Rusya’nın Türkiye ile birçok problemde uzlaşı hassasiyeti, Türkiye böyle istediği için değil, bugünkü konjonktürde Rusya’nın çıkarlarına böyle geldiği içindir. ABD ve AB tarafından kuşatılmak, ekonomik olarak önü kesilmek istenen Rusya, bölgedeki hem Türkiye hem İran ile ılımlı bir siyaset güderek, kendisine yönelik saldırıları bertaraf etmeye çalışıyor.

TÜRKİYE-ERMENİSTAN İLİŞKİLERİ

Türkiye, Ermenistan’ın bağımsızlığını 16 Aralık 1991 tarihinde tanıdı ve ciddi ekonomik problemler yaşayan bu ülkeye insani yardımda bulundu. Ancak diplomatik ciddi ilişkiler tesis edilemedi.

Ermenistan’ın, 1993 yılında Azerbaycan’ın Kelbecer bölgesini işgal etmesi üzerine, bu ülkeyle doğrudan ticaret sona erdirildi, sınır kapatılarak bağlantılar kesildi.

Türkiye, Ermenistan ile ilişkileri normalleştirmeye yönelik, iyi niyet ve kararlılığının göstergesi olarak kendi inisiyatifiyle tek taraflı birçok güven artırıcı önlemi hayata geçirmesine rağmen bu ülkeden aynı yapıcı yaklaşımı göremedi.

Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinde ilerleme kaydedilmediği, Osmanlı’nın tehcir politikasını dünyaya “soykırım” olarak anlatmaktan vazgeçmediği sürece de Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde bir ilerleme tek başına yeterli ve kalıcı olmayacaktır.

KOMŞU’NUN BİTMEYEN İHTİRASI

Türk dış politikasının önemli unsurlarından biri Yunanistan ile olan ilişkiler oluşturuyor. 15. yüzyılda Osmanlı idaresine giren Yunanlılar, dört yüz yıla yakın bir süre diğer uluslarda olduğu gibi dil ve kültürlerini koruyarak, huzur içerisinde yaşadı.

Balkanlar’daki milliyetçilik akımı sırasında 1821 yılında Osmanlı’dan ayrılan ilk bağımsız devlet olan Yunanistan, kendisini bu yola sokan Batılı güçlerin daima bir oyuncağı olarak yoluna devam etti. 

İyi planlanmış bir Türk düşmanlığı üzerine kurulu politika yürüten Yunanistan, daima Türkiye’nin bütünlüğünü hedef almış, ASALA ve PKK gibi terör örgütlerine destek sağlamış, teröristlere ülkesinde eğitim vermiş, “Megali İdea” hayalinden vazgeçmemiştir. Bunların yanı sıra tıpkı Ermeniler gibi davranan Yunanistan, Pontus soykırımı iddialarını ortaya atarak Türkiye aleyhinde algı operasyonlarına başvurdu. 

“Yunanistan’ın Megali İdea hayali, Balkanları ve Doğu Akdeniz’i kapsayan geniş bir coğrafya üzerinde ve elbette Doğu Roma İmparatorluğu’nun Doğu Karadeniz’e kadar uzanan Küçük Asya topraklarını içine alan Büyük Yunan Devleti’ni kurmak iddiasını taşır.”   Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ve Kıbrıs’ın Rum toprağı olduğu iddiasıyla uzun yıllar bu ideal ile yaşayan Yunanistan, artık günümüzde bunun hayalden öte bir şey olmadığının farkında.

Kıbrıs’ı bir Yunan toprağı gibi görmekten bir türlü vazgeçmeyen Yunanistan, adadaki Rumları Türkler’e karşı sürekli tahrik etti. 1974 yılına kadar Kıbrıs’ta Türkler’e karşı süren soykırım ve işkenceler, Barış Harekâtı ile sonlandırıldı. Sonrasında ada Güney Kıbrıs Rum ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak ikiye ayrılırken, henüz konfederal bir çözüm getirilemedi. Bugün dahi Yunanistan ve Rum Kesimi, Türkler ile eşitliği kabul etmiyor.

Adayı tamamen Rum toprağı gören Rum Kesimi ve Yunanistan, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı ile münhasır ekonomik bölgesini ihlal ediyor.

Yunanistan ile en büyük sorunlardan biri de Ege Denizi’ni tamamen bir Yunan denizi olarak görmesinden kaynaklanıyor.

1923 yılında Lozan Antlaşması ile kurulmuş olan haklar ve sorumluluklar dengesini değiştirme girişiminde bulunan Yunanistan, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde halen 6 mil olan karasuları genişliğini hem anakarası hem de Ege’deki adalar için 12 deniz miline çıkarmaya çalışıyor.

Bu durum Türkiye tarafından kabul edilebilir bir tutum olmadığından Yunanistan’ın Ege Denizi’ndeki karasularını tek taraflı olarak 12 mile çıkarmasının savaş nedeni olacağı defalarca dile getirildi.

Üstelik Yunanistan Türkiye’ye yakın noktada bulunan adaları uluslararası anlaşmaların aksine 1974’ten beri silahlandırarak, Türkiye ile arasında gerginliğe yol açıyor. Türkiye’nin egemenlik hakkı bulunan adacık ve kayalıklar üzerinde de hak iddia eden Yunanistan ile zaman zaman Kardak Krizi gibi sorunlar ortaya çıkıyor.

Ayrıca Yunanistan, Batı Trakya’da sayıları yüz binin üzerindeki Müslüman Türk vatandaşlarına karşı ayrımcılık politikasıyla yaklaşıyor.

Son yıllarda ekonomik kriz ve sonuçlarıyla boğuşan Yunanistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler biraz soğumuşken Doğu Akdeniz dolayısıyla yeniden hareketlendi. Sorunların en önemlileri Kıbrıs, Ege’deki kıta sahanlığı konusu, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin enerji arama çalışmaları, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzalanan münhasır ekonomik bölge anlaşması.

Doğu Akdeniz’de Avrupa Birliği üyesi Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi üzerinden varlık sahibi olmaya çalışan Batılı ülkeler de Türkiye’nin haklarına aykırı bir politika üretiyor.

Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Ege sorunları, Yunanistan’ın Türkiye’nin hak ve egemenlik haklarına saygı göstermediği sürece düzelmeyecek. Türkiye’nin hak ve egemenliğini ihlali halinde hem Yunanistan’a hem de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne gerekli cevap verilecektir. Tıpkı Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hakkını da gözeterek sondaj çalışması yapması, UMH ile münhasır ekonomik bölge anlaşması imzalaması gibi.

Avrupa Birliği’ne bağımlı, adeta Batı’nın bir şımarık çocuğu gibi kendi iç sorunlarını dahi çözemeyen Yunanistan, herhangi bir kışkırtma halinde, ABD’ye ve Batı ittifakına rağmen bölgesel sorunları karşısında siyasi pozisyon alan bir Türkiye’den gerekli karşılığı alacaktır.

BİRLEŞİK KRALLIK İLE İLİŞKİLER

Türkiye’nin İngiltere ile ilişkileri, 16. yüzyıl sonlarına kadar uzanıyor. Osmanlı, Avrupa'daki ilk elçiliğini 1793 yılında Birleşik Krallık'ta açtı. Napolyon’un Mısır seferi sırasında Osmanlı ile İngiltere arasında işbirliği yapıldı. 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sonrasında Berlin Kongresi kararıyla Kıbrıs, İngilizler’e bırakıldı.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı’yı Almanlar’ın yanına iten İngiltere, Irak ve Filistin’i işgal etti. İstanbul’un işgalinin öncülerinden olan İngiltere ile Türkiye, bugün NATO müttefiki durumundalar. Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Rumlar’ın yanında yer alan İngiltere, müttefikliğini kendi ulusal çıkarları doğrultusunda değerlendiriyor.

Kendisi Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı alan İngiltere, bu birliğe girmesi yönünde Türkiye’nin en büyük destekçilerinden biri konumunda.

Türkiye ile İngiltere arasındaki dış ilişkilerin 2000-2015 yılları arasında başarı bir süreç geçirdiği söylenebilir. 15 Temmuz darbe girişimine başvuran terör örgütünün en büyük destekçilerinin ABD başta olmak üzere Batılı devletler olduğunun ortaya çıkması üzerine Türkiye’nin İngiltere ile olan ilişkileri durgun bir döneme girdi.

İki ülke arasındaki ilişkilerin durgunluğuna, Türkiye’nin güney sınırındaki özellikle ABD ve bazı NATO ülkeleri destekli terör örgütlerine yönelik düzenlediği sınır ötesi harekatlar da etki etti.

Bir zamanlar sömürgeleri nedeniyle “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” adı verilen İngiltere, kendi çıkarları doğrultusunda bölgenin geleceği konusunda Türkiye ile farklı kutuplarda hareket edebilir. Unutmayalım ki sözde DEAŞ ile mücadele koalisyonunda yer alan İngiltere, bu örgüt ile mücadele kapsamında palazlandırılan terör örgütü PKK’nın türevlerine destek verdi. İngiltere, Irak’ı bugünkü karışıklığa sürükleyen 2003 yılında ABD tarafından işgalinde paydaş olarak yer aldı.

Türkiye yıllarca Batı ittifakının yanında yer alarak, Soğuk Savaş yıllarında küresel barışa hizmet etti. Değişen dünya dengesinde ulusal çıkarları doğrultusunda hareket eden Türkiye bugün İngiltere’nin de içerisinde bulunduğu Batı’nın işine gelen adım atmayınca “günah keçisi” ilan ediliyor.

Barış, insan hakları, demokrasi gibi değerler sadece dillerinde olan ve kendi çıkarlarını düşünen Batı’nın, Türkiye’yi karşısına aldığı durumlar aslında Türkiye’nin attığı adımların doğruluğunu gösterir.  

TARİHİ GERÇEKLERİ ÇARPITAN FRANSA

Osmanlı’nın Fransa ile ilişkileri 16. yüzyıl başlarında Kral Fransuva’nın İspanya Kralı Şarlken tarafından esir alınmasıyla başladı. O dönemde Kanuni Sultan Süleyman Fransa ile İspanya’ya karşı işbirliği yaptı.  

Fransız İhtilali’nin ardından Napolyon’un Mısır üzerindeki emelleri dolayısıyla bir dönem bozulan ilişkiler, daha sonra yeniden rayına oturdu. Hatta Osmanlı, Napolyon Savaşları sırasında İngiltere ve Rusya’ya karşı Fransa’yı destekledi.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun bir kısmını işgal eden ve bu süreçte Ermeni çetelerinin katliamlarına göz yuman Fransa, Osmanlı tebaasında yaşayan azınlıkların kışkırtılmasında rol oynadı.

1949 yılında Milletler Cemiyeti, 1952 yılında NATO’ya üye olunca Türkiye’nin diğer Batılı devletler gibi Fransa ile de ilişkileri normal olarak seyretti. Ancak Ermeni diasporasının Fransa’da güçlü olması, Ermeniler’in Anadolu’daki devlet hayali Fransa’nın Türkiye’nin içişlerine birçok kez müdahale girişimine yol açtı.

ASALA terör örgütünün 1980’li yıllarda Türk diplomatları hedef aldığı dönemde Fransa, bu örgüt ile fiili olarak mücadelede bulunmazken aksine eylemlerine göz yumdu. Fransa sadece terör yanlısı Ermeniler’e değil Türkiye’yi parçalamak isteyen terör örgütü PKK’lılara ve yandaşlarına da kucak açtı.

Fransa Meclisi, 2001 yılında Ermeni iddialarını “soykırım” olarak kabul edince Türkiye ile ilişkileri iyice gerildi. Fransa’nın buna ek olarak 12 Ekim 2006 tarihinde "Ermeni soykırımının inkarının suç sayılması"nı kabul etmesi Türkiye tarafından sert bir dille kınandı.

2011 yılında Fransa Parlamentosu’nun 1915 Ermeni soykırım iddialarının inkarını suç sayan yasa teklifini kabul etmesi üzerine Türkiye Fransa’ya yaptırım kararı aldı. Bazı senatörler tasarıyı Fransa Anayasa Mahkemesi'ne götürerek, Fransa'daki ifade özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle iptal ettirdi.

Fransa, Türkiye’nin güneyinde PKK eliyle oluşturulmak istenen terör devletinin de ABD’nin yanında en büyük destekçilerinden biri oldu. Türkiye’nin NATO müttefiki Fransa’nın bu tutumu, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin haklarına karşı politikası, Libya’daki iç savaşın bitirilmesi konusunda meşru olmayan Hafter güçlerini desteklemesi halen daha çözülemeyen sorunlar olarak varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin AB’ye alınmasının en büyük karşıtlarından olan Fransa, tarihi gerçeklikleri saptırarak sürekli düşmanlığı körüklediği sürece, iki ülke arasındaki ilişkilerin normal seyrine dönmeyeceği “Görünen köy kılavuz istemez” misali aşikar.

ALMANYA İLE TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

1790 yılında bugünkü Almanya sınırlarında kurulu Prusya Krallığı ile bir barış ve dostluk anlaşması imzalayan Osmanlı İmparatorluğu, özellikle II. Abdülhamit döneminde bu devletle askeri ilişkilerini geliştirdi.

Birinci Dünya Savaşı sırasındaki müttefiklik bağının yanı sıra, o dönemde İstanbul-Bağdat demiryolunun yapımı gibi önemli yatırımlarda Almanya Osmanlı İmparatorluğu ile işbirliği içerisinde oldu.

1933’ten sonra Hitler Almanya’sını terk eden başta Yahudiler olmak üzere Alman akademisyen ve mühendisler Türkiye’ye davet edildi.

Soğuk Savaş döneminde Federal Almanya ile ticari, ekonomik ve kültürel ilişkiler sürdürülürken 1960’daki işgücü anlaşmasıyla çok sayıda Türk vatandaşı bu ülkeye çalışmaya gitti.

Almanya ile ikili ilişkiler, diğer örneklerde de olduğu gibi Türkiye’nin bölgesel güç olarak attığı adımların Batı’da rahatsızlık oluşturması üzerine bozuldu. 15 Temmuz darbesi, ABD’nin yaptırım çağrıları, NATO’nun Türkiye’nin güvenliğine ilişkin tedbirlerini kabul etmemesi gibi nedenlerle Almanya ile ilişkiler kırılma noktası yaşarken, Almanya Federal Meclisi 2 Haziran 2016’da 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıma kararı aldı.

Bir süre gergin devam eden ikili ilişkiler, daha sonra karşılıklı atılan adımlar ile yeniden düzelme potasına girdi. Ancak Almanya’nın terör örgütü PKK üyeleri ve 15 Temmuz’dan sonra yurt dışına kaçan FETÖ’cülerin sığınağı hale gelmesi ilişkilerin normal seyrine dönmemesine vesile oldu.

Atlantik ittifakı tarafından enerji nedeniyle Rusya’ya bağımlı olduğu için eleştirilen Almanya, mülteci sorununda diğer Avrupa Birliği ülkelerine nazaran Türkiye’nin kaygılarına daha sıcak bakması, Rusya ve Türkiye öncülüğünde Libya’daki iç savaşın bitirilmesine yönelik adımları dolayısıyla uzlaşı kabul edilebilir bir ülke olduğunu gösterdi.

Ülke genelinde Türk ve İslam karşıtı ırkçı münferit olaylar gelişse de yaşlanan nüfusu ve en çok Türk işçinin bulunması dolayısıyla Almanya, Türkiye ile dış ilişkilerini tehlikeli düzeye çekebilecek zıtlaşmalardan uzak duracaktır. 

HİÇBİR ZAMAN ALMAYACAKLARI AB İLE TEMASLAR

Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin en önemli özelliği, başından itibaren hep inişli-çıkışlı bir seyir izlemesi ve zaman zaman yaşanan sorunlara rağmen tarafların bu ilişkiyi üyelik perspektifiyle sürdürme konusundaki iradeyi korumasıdır. 

Türkiye-AB ilişkileri, 1970'li yılların başından 1980'lerin ikinci yarısına kadar, siyasi ve ekonomik nedenlerden dolayı istikrarsız bir seyir izledi, 12 Eylül darbesiyle askıya alındı. 

1984 yılından itibaren yeniden canlanan ilişkilerin geliştirilmesi önerisiyle Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği anlaşması 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girdi ve böylece son döneme girildi. 

3 Ekim 2005 tarihinde Lüksemburg'da yapılan Hükümetlerarası Konferans ile Türkiye resmen AB'ye katılım müzakerelerine başladı ve 16 fasıl müzakereye açıldı. Ancak AB’ye bazı üye ülkelerin siyasi engellemeleri ve Kıbrıs sorunu müzakere sürecini ipotek altına aldı. 

Suriye’deki iç savaş dolayısıyla özellikle 2015 yılında insani trajedi ve mülteci krizi, Türkiye-AB işbirliğiyle çözümlenmek istendi. Varılan uzlaşı sayesinde Türkiye’nin aldığı sorumlulukla birlikte Avrupa’ya olan göçün büyük ölçüde önüne geçildi. 

15 Temmuz darbe girişimi sonrası AB ülkelerinin Türkiye’ye yönelik eleştirel tutumu, üyelik ilişkilerini zedelerken AB’ye karşı güven düzeyi neredeyse sıfıra indi. Üstelik AB, Suriye’de yaşanan insani kriz dolayısıyla üzerine düşeni yapmadığı gibi, Türkiye’ye verdiği sözleri de tutmadı. 

Yıllardır AB üyeliği konusunda Türkiye’yi oyalayan birliğin niyeti, 15 Temmuz 2019 tarihinde AB Dış İlişkiler Konseyi’nin Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetlerine karşı birtakım önlemler alınmasını kabul etmesiyle daha da iyi anlaşıldı. 

Her türlü siyasi nitelikli engellemeye rağmen Türkiye, AB’ye üyelik sürecine ilişkin atılması gereken adımları atmayı sürdürüyor. Uluslararası alanda belirsizliklerin ve risklerin arttığı, içerisinde birçok sorunun çözüm beklediği bir dönemde Türkiye’nin AB’ye alınmaması Türkiye için değil, AB için bir kayıptır. 

Çin ve Rusya’nın öncülüğünde kurulan, aralarında Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan gibi Türk cumhuriyetlerinin de üyesi bulunduğu, Asya’da giderek yükselmekte olan Şangay İşbirliği Örgütü, Türkiye’yi diyalog partneri olarak kabul etti. 

Türkiye, Şangay İşbirliği Örgütü’nün daha önce gözlemci olarak davetini AB ile olan ilişkileri dolayısıyla kabul etmemişti. AB’nin Türkiye’yi oyalama ve üyeliği başında Demokles’in Kılıcı gibi tutmayı sürdürdüğü takdirde Türkiye, Asya’da yükselen işbirliği örgütüyle birlikte hareket etme kararı alabilir. 

ASYA’NIN YÜKSELEN ÜLKESİ ÇİN

Türkiye ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkiler, 1971 yılında tesis edildi. İki ülke arasındaki ilişkiler, Çin ile Türkiye’nin dışa açılmaya başladığı, ekonomik ve siyasi olarak yükseldiği 1980’li yıllardan sonra hareketlendi.

Çin’in 152 ülkeyi ticari, endüstriyel ve sosyo-kültürel alanlarda buluşturacak “Kuşak ve Yol Girişimi”ne (BRI) Türkiye, Hazar geçişli Kars-Tiflis-Bakü demiryolu hattı üzerinden destek verdi. Bu alanda 2015 yılında hükümetlerarası bir mutabakat muhtırası imzalandı.

Bu hattı güçlendirecek Kars-Edirne hızlı tren yolu da kabaca 3 milyar dolarlık bir bütçe ile Çin ortaklığında geliştirilecek. Bu hattın faaliyete geçmesiyle karadan oluşturulan tarihi ipek yolunun geçtiği bölgede Türkiye’nin önemi ve önceliği artacak.

Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Marmaray ve Avrasya tünelleri ile Çanakkale 18 Mart Köprüsü, önümüzdeki 10 yıl içinde Anadolu yarımadasını doğu-batı ve kuzey-güney eksenlerinde birleştirecek demiryolu projelerine entegre edilecek limanlar, Süveyş Kanalı çıkışlı konteyner gemilerinin Avrupa’nın iç bölgelerine, Balkanlar’a, Güney Rusya’ya, Kafkaslar’a kolaylıkla ulaşımının kilit noktası haline gelecek.

Ekonomik yöndeki ilişkilerin gelişmesine rağmen Çin’in Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Türkleri’ne yönelik uyguladığı politika, iki ülke arasında siyasi olarak bir krize yol açmasa da halkın tepkisiyle karşılandı. Tabi ki bu sorunun, Çin’in yükselişinden rahatsızlık duyan ve bu ülkeye yaptırım uygulayan ABD tarafından da provoke edildiğini göz ardı etmemek

Zengin doğal kaynaklara sahip Doğu Türkistan bölgesinde Müslüman Uygurlar’ın yaşadığı yerlere Çinliler’i yerleştirmek isteyen Çin, bölgede etnik tansiyonun artmasına vesile oluyor. Bu gelecekte Çin ile Türkiye ilişkilerinde küçük çaplı krizlere yol açabilir.

İçinde bulunduğumuz yüzyıl, küresel ekonomik gelişmelere bakıldığında Asya yüzyılı olabilir. 2010 yılından sonra Çin ile ilişkileri stratejik seviyeye çıkan Türkiye, Doğu Türkistan konusunda tahriklere kapılmadan, akılcı politikalar ile Asya yüzyılında önemli bir yere sahip olabilir.  

KÜRESEL SAVAŞIN MERKEZİNDEKİ TÜRKİYE

Geçen yüzyılın sorunlarına çözüm bulabilmek amacıyla kurulan Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Birliği gibi devletler üstü kuruluşlar, artık üyelerinin çıkarlarına hizmet edemez konuma geldi. Üstelik, Suriye’deki durum itibarıyla Türkiye örneğinde olduğu gibi kendi üyelerinin güvenliğini tehdit eder yapıya büründü.   

ABD’nin parlatıp piyasaya sürdüğü vekalet örgütlerini kendi adına savaşta kullanabileceğini keşfetmesinin ardından, Irak’ın işgali ve Suriye’deki gelişmeler, ekonomik yaptırımlar, baskı ve tehditler, Türkiye’nin artık ABD’nin gözünde “stratejik müttefik” olarak görülmediği tartışmasını doğuruyor. ABD, yaptırım ve tehditlerle Türkiye’yi kendisi ve Batı’nın daimi müttefiki konumuna çekmeye çalışıyor.

Bunlara en güzel örnek, 15 Temmuz darbe girişimiyle emelleri ortaya çıkan ABD tarafından desteklenen FETÖ’cülerin ordu, emniyet ve yargıdan temizlenmesinin ardından yürütülen başarılı terörle mücadeledir.

ABD adına içeriden Türkiye’yi karıştırmaya çalışanların tasfiye edilmesi, yurt içindeki terör eylemlerini, terör örgütü PKK’nın neredeyse bitmesine yol açtı. 15 Temmuz sonrası da ABD, Rahip Brunson ve vize krizleri, ekonomik yaptırım, Halk Bankası, gümrük vergilerini artırma, Ermeni soykırımı iddiasıyla Türkiye’nin elini hep zayıf tutmak istedi.

Türkiye, ABD’nin bu yaptırımlarından siyasi ve ekonomik olarak etkilenirken, aradaki sorunlara diplomasi yoluyla çözüm bulmaya çalıştı.

Sadece ABD değil, onunla birlikte hareket eden Avrupalı müttefikleri, NATO üyeleri, Körfez ittifakı, Mısır ve İsrail, Türkiye’nin siyasi, askeri ve iktisadi ilişkilerinden rahatsızlık duyuyor.

Bölgede alev topuna dönen Irak ve Suriye’nin bölünmemesi için dış politikada hayli gayret sarf eden Türkiye, bu ülkelerin bölünmesiyle, bir diğer sınır komşusu hedef haline gelen İran’ın olası çöküşüyle güvenlik endişesini en üst düzeyde hissedecektir.

Türkiye, bu endişeleri en derinden hissederek dış ilişkilerini buna göre şekillendirip, dengeli bir politika izliyor. Bölgedeki insani kriz ve göç dalgasından bugüne kadar en çok etkilenen Türkiye, olası parçalanmalar sonrası yaşanacak beşeri dalgalanmanın yine merkezinde yer alacak.

Ortadoğu, Körfez ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeler, sadece egemenlik kaygısı ve güvenlik tehdidinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıyor, bu gelişmelerin ekonomik boyutu da var.

Çin ve Rusya’nın başını çektiği Asya ülkeleri kurdukları Şangay İşbirliği Örgütü ile 152 ülkeye ulaşacak bir ticaret ağının temellerini atarken, bu projenin hem deniz hem kara hem raylı ulaşım odağında Türkiye Cumhuriyeti bulunacak.

Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de yaşanan gelişmelerin bir sebebi de enerji kaynaklarının dünyaya dağılımının gerçekleştiği bu stratejik bölgede pozisyon alma savaşıdır. 

Türkiye, güvenliğini tehdit eden terör örgütlerine karşı Suriye’nin kuzeyine üç kez askeri harekât düzenledi. Aynı zamanda Irak’ın kuzeyindeki terör tehdidini de ortadan kaldırmak isteyen Türkiye, bu bölgedeki sınır ötesi harekatlarını sürdürüyor. 

Doğu Akdeniz’deki haklarını güvende tutmak isteyen Türkiye, ulusal çıkarları doğrultusunda ABD ve müttefiklerinin emellerine karşı bölgedeki diğer aktörlerle uzlaşı halinde politika yürütüyor.

Moskova’da gerçekleşen MİT ile Suriye istihbaratının görüşmesi, Türkiye’nin bölgesinde istikrarsızlık, savaş ve kaos istemediğinin bir göstergesidir.

Libya’daki krizin çözümü için Rusya ile atılan adımlar, Almanya ve İtalya’nın bu çözüm sürecine dahil edilmesi, Türkiye’nin bölgesinde etkin bir aktör olduğunun kanıtıdır.

BÖLGESEL İTTİFAK ZORUNLU

Bölgede ve dünyada hızla değişen dengeler, Türkiye’nin de dış politikasının değişmesine, ortaya çıkan yeni durumlara göre yön belirlemeye itmiştir. Yeni gelişmeler dolayısıyla Türkiye dış politika kararlarında daha dinamik olmak zorundadır.

Türkiye, dünyadaki gelişmeleri neden olduğuyla değil, gelecekte neler olabileceği, nasıl olması gerektiğiyle değerlendirerek ona göre strateji belirlemelidir. Avrupa’da hemen hemen her kuruluşun üyesi, Karadeniz ve Ortadoğu’daki birliklerin kurucu ortağı olan Türkiye, bu organların sorunların çözümüne dahil olmasını temin edebilmelidir.

Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeler düşünüldüğünde Türkiye’nin bölgedeki istikrarın sağlanması adına daha fazla mesuliyet yüklenmesi, dış politikada takipçi düzeyinden çok gündem belirleyici olması gerektiğini göstermiştir.

Bunun için de bölgesindeki ülkeler ile bir ittifak kurulabilmelidir. Bu ittifak, Irak ile Suriye’nin bölünmesini, ABD ve İsrail’in kurmak istediği Kürt devletini önleyecek ise Esed ile de yapılmalıdır. Eğer Libya’da iç barış sağlanacak ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hakları korunacak ise darbeci Sisi ile de yapılabilmelidir. 

Ekonomik anlamda ABD ve AB ülkeleri tarafından sürekli yaptırımlarla tehdit edilen Türkiye, ulusal çıkarları doğrultusunda Şangay İşbirliği Örgütü ve üyesi ülkelerle işbirliğini geliştirmelidir.