Türkiye'ye kritik uyarı: "ABD ve İsrail, Türkiye ve İran'ı karşı karşıya getirmek istiyor!"

ABD, geçtiğimiz yılın son günlerinden itibaren İran Rejimi'ne karşı yürüttüğü askeri, ekonomik ve siyasi angajmanın baskısını her geçen gün artırıyor. Son olarak ekonomik ambargonun kapsamını genişleten ABD, Ortadoğu'da da farklı bir politika izleyerek bölgedeki ülkelerin arasındaki dengeleri temelden sarsmayı deniyor. Rusya - Çin - İran blokuna karşı aldığı tavır ve Türkiye'nin İdlib operasyonunun ardından söylemleri dikkat çeken ABD, Türkiye ve İran'ı karşı karşıya mı getirmeye çalışıyor?

İran’da 1979 yılında meydana gelen devrimin ardından bölgede İsrail karşısında yalnız kalan Suriye, ilk dostu ve müttefiki olmuştur.
 
İran’da kurulan yeni rejim kendisi İsrail/Siyonizm karşıtı anti-emperyalist bir politikada konumlarken, ortak amaç ve ortak düşmanları doğuran İran – Suriye ittifakı, iki ülkenin siyasi ve askeri avantajlarını da bir araya getirmiştir.
 
İki ülkenin Ortadoğu’daki duruşu 1984’te Amerikan Barış Gücü’nün Lübnan’dan çekilmesini sağlamış ve Lübnan içerisinde varlık gösteren Hamas, Hizbullah, İslami Cihad ve bir dizi Filistinli radikal grubun yeni bir ‘hamis’ bulmasının da önünü açmıştır. İran – Suriye ittifakı, 1979’dan 2011 yılına kadar çeşitli merhalelerden geçmiş, Arap Baharı’nın Suriye’de iç savaşa neden olmasının ardından hız kesmeden devam etmiştir.

ARAP BAHARI’NDAN İÇ SAVAŞA
 
17 Aralık 2010'da Tunus'ta seyyar satıcılık yapan Muhammed Buazizi'nin arabasının elinden alınması ve olayın üzerine bir kadın polisten tokat yemesi sonucunda kendini yakmasıyla başlayan ‘devrim’ hareketinin Libya, Tunus, Mısır, Bahreyn, Yemen ve Suriye’de etkili olması, diğer ülkelerde başarılı olsa da Suriye’de bir iç savaşa neden olmuştur.
 
2011 yılının mart ayından bu yana Suriye’de yaşanan kriz çözümlenemezken, dünyanın çeşitli ülkeleri olaya müdahil olarak küresel bir çıkar yarışının da fitilini ateşlemiştir.
 
Artuklu Kaime Uluslararası İktisadi ve İdari Araştırmalar Dergisi’nde Melih Kazdal’ın kaleme aldığı değerlendirmeye göre, “İran başta olmak üzere Körfez ülkeleri ile bölgesel ve küresel güçlerin krize dâhil olmaları ve burayı birbirleriyle hesaplaşma ve mücadele alanı haline getirmeleri Suriye'deki krizin içinden çıkılması zor bir hale gelmesine neden olmuştur.”

Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve diğer Sünni yoğunluklu ülkeler, Temmuz 2011’den itibaren varlık gösteren ilk muhalif grubu oluşturan Özgür Suriye Ordusu’nu desteklerken, ülke içerisinde yaşanan çatışmalarda Rusya, İran ve Irak Lübnan temelli Hizbullah Esad muhaliflerin karşısındaki grubu oluşturmuştur.
 
İran için diğer silahlı gruplar içerisinde en önemli örnek olan Lübnan temelli Hizbullah, İran’ın ülke dışındaki çıkarları için ‘savaşan’, Esad rejiminin muhafızlığını üstlenmiş, Şii kesimi politize eden ‘devlet dışı’ aktördür.
 
2017 yılında İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Amiral Ali Şemhani’nin Tahran dergisinde yer alan röportajında, “Suriye hükümeti her hükümet gibi vatandaşlarını korumaktan sorumludur. Güvenliği sağlamak için silah kullanmak devletler açısından en açık yasal haklardandır; ama muhalif grupların silah kullanmasını onaylamanın hiçbir ülkede yasal bir dayanağı yoktur” sözleri İran’ın Suriye’ye açık desteğinin önemli kanıtlarındandır.
 
Suriye’yi ve Beşar Esad’i desteklemek, Batılı ülkelerle Arap ülkelerinin liderlerinin Suriye’yi Direniş Cephesinden ayırmak hedefiyle yaptığı baskılara karşı İran İslam Cumhuriyeti’nin Direniş Cephesini korumayı kendilerine ‘görev’ addediklerini açıklayan Şemhani, “ahde vefadan ve demokrasiye ve halkın hakları ilkesine bağlılığından dolayı stratejik müttefiki olan Suriye’yi ABD tarafından hazırlanan Ortadoğu ülkelerini parçalama projesine karşı koruyor.” demişti.

Arap Baharı’nın ardından “Şii Jeopolitiği” veya “Şii hilali” söyleminin aksine jeopolitik ve jeostratejik kaygılar ile Suriye politikasına yön veren İran, muhafızlığını üstlendiği Esad rejimine muhalifleri de en önemli ‘tehdit’ unsuru olarak görmektedir.
 
Yılda 700 milyon dolara yakın destek aktardığı Hizbullah vasıtası ile sahada ve Suriye’de kalıcı olmayı hedefleyen İran, ayrıca bir devlet politikası haline getirdiği Afgan ve Pakistanlılardan oluşan terörist savaşçılarının eğitimine de devam etmektedir. Nitekim, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Amiral Ali Şemhani, Suriye’nin bölünmesine ilişkin kendisine yöneltilen bir soruya, “Biz, ülkelerin bölünmesine karşıyız ve böylesi bir durumun ortaya çıkmasını engellemek için Suriyeli ve Iraklı kardeşlerimizin yanında yer alıyoruz. Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkeler ise artık kendi pozisyonlarını netleştirmelidir. Türkiye hükümeti yaptığı açıklamalarda Suriye’nin bütünlüğünü vurguluyor. Ama acaba Suriye’deki politikalarının kendi güney sınırlarındaki Kürt meselesini daha da şiddetlendirebileceğinden endişe etmiyor mu?” sözleriyle yanıt verecek kadar ileri gidebilmektedir.

İRAN’LA SAVAŞ İHTİMALİ VAR MI?
 
Türkiye, DAEŞ’e karşı 2016 yılında Fırat Kalkanı Harekâtı, 2018 yılında PYD/YPG‟ye karşı Zeytin Dalı Harekâtı düzenlerken ABD ve Avrupa’lı devletler yüksek sesle itiraz etmiş, Rusya bu harekatları destekleyecek adımlar atmıştı. Son olarak İdlib’de düzenlenen Bahar Kalkanı Harekâtı’nda İran ve Rusya destekli rejim güçlerinin Türk ordusuna yönelik hain saldırısında 36 asker şehit düşmüş, 34 asker yaralanmıştı. Kremlin’den yapılan ilk açıklamada ise, saldırının Rusya tarafından gerçekleştirilmediği özellikle belirtilmişti.
 
Türkiye, şehit haberleri ile gözyaşlarına boğulurken, saldırının ardından hükümet kanadında yoğun bir diplomasi trafiği yaşandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında yapılacak olan görüşme öncesinde Eski Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel’den dikkate değer bir uyarı geldi.

Cumhuriyet’in sorularını yanıtlayan Gürel, ABD ve İsrail’in temel hedefinin Türkiye ve İran’ı karşı karşıya getirmek olduğunun altını çizerek, “Eğer Rusya görüşmesinden olumlu bir sonuç çıkmazsa, sahadaki Hizbullah ve İran’ın desteklediği milisler de Türkiye’nin hedefi haline gelebilir. O zaman İran’la da bir savaşa sürüklenme tehlikesi doğabilir” dedi.
 
Soçi mutabakatının sahada uygulanmadığı için geçersiz sayılabileceğine dikkat çeken Gürel, “Astana yerinde durabilir fakat Soçi’deki mutabakat zaten süreli bir mutabakattır, yenilenebilir. Zaten Soçi’nin gereklilikleri yerine getirilemedi ve dolayısıyla bitti. Görüşmelerde, yeni bir mutabakat sağlanabilir.” diyerek, “Eğer görüşmede gerçekçi davranılmazsa, sahadaki Hizbullah ve İran’ın desteklediği milisler Türkiye’nin hedefi haline gelebilir. O zaman İran’la da bir savaşa sürüklenme tehlikesi doğabilir. Böyle bir karşı karşıya gelmenin sonu yoktur. Uzun dönemli ve çok kanlı, her iki tarafa da çok büyük zarar verecek, ABD ve İsrail’i çok memnun edecek gelişmeler olur. Türk askeri, Esad’dan daha büyük bir tehlike ile sahada ve başka cephelerde karşı karşıya gelebilir. En çok çekinmemiz gereken durum budur” uyarısında bulundu.