ABD, Rusya, AB ve Çin arasında Türk dış politikası

Türkiye yönünü çoktan “bağımsızlık” olarak belirledi ve küresel güçlere bu politikasını kabul ettirmenin yollarını arıyor. Zira gerek ABD ve AB gerekse Rusya ve Çin, bütün küresel güçlerin yaptığı gibi nüfuz alanlarını koruma ya da genişletme çabası içerisinde. Türkiye de diğer orta büyüklükteki devletler ya da bölgesel güçler gibi onların bu nüfuz politikalarının hedefinde yer alıyor.

Türk dış politikası küresel aktörler arasındaki güç mücadelesi içerisinde kendisine bir yön belirlemeye çalışıyor. Daha doğrusu Türkiye yönünü çoktan “bağımsızlık” olarak belirledi ama küresel güçlere bu politikasını kabul ettirmenin yollarını arıyor.

Jeostratejik açıdan çok önemli konuma sahip olması ise Türkiye’yi bu küresel aktörlerin ilgisine ve müdahaleci politikaları ile daha çok karşı karşıya getiriyor. 

15.-17. yüzyıllar arasında Osmanlı İmparatorluğu küresel bir güçtü ve bugünkü küresel güçler gibi, geniş nüfuz alanlarını elinde bulunduruyordu. Ama 18. yüzyıldan itibaren zayıflamaya başlayan Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılda hâla geniş topraklara sahip olmasına rağmen gücü azalarak bölgesel güce dönüştü ve dönemin yükselen güçleri İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya ve Almanya’nın nüfuz alanına dahil oldu. 

19. yüzyıldan itibaren Türk dış politikasının temel hedefi, dönemin küresel güçlerinin etki alanından kurtulup bağımsız olabilmek ve tarihinin önemli kısmında olduğu gibi yeniden küresel aktöre dönüşmekti. Zira bağımsız olmakla küresel aktör olmak arasında çok yakın bir ilişki vardır. Bağımsız olarak hareket etmeden küresel güç olunamaz.

Söz konusu dönemde Türkiye’deki bütün iktidarların bu temel hedefe ulaşma konusunda aynı kararlılıkla hareket ettiğini söylemek doğru olmayabilir. Zira bağımsız dış politika izlemenin ve küresel aktör olmaya çalışmanın bedeli bu yolda hareket eden iktidarlar için çok ağır sonuçlar doğurabiliyor.

AK Parti iktidarının özellikle son 10 yılda küresel güçlerle yaşadığı sorunları bu açıdan değerlendirmek gerekir. Bölgesel güçlerin bağımsız dış politika izleme ve küresel güce yükselme hedefiyle attıkları adımları analiz ederken ve onların dış politika başarılarını ölçerken en fazla dikkat edilmesi gereken husus bu yolda karşılaştıkları direnci nasıl aşmaya çalıştıklarıdır. Bu açıdan Ankara’nın başarısını ölçmek için, Türkiye ile benzer hedeflere sahip İran’la karşılaştırma yapılabilir.

İran da Türkiye gibi, bağımsız dış politika izleme ve küresel güce dönüşme hedefine sahiptir. Hatta bu yönde atılan somut adımlar ve radikal söylem açısından bakıldığında Tahran’ın Ankara’dan çok daha önce bu yönde hareket ettiği ve ağır bedeller ödemeye başladığı görülür. Ancak gelinen nokta itibarıyla bakıldığında İran’ ın bu süreci yönetme konusunda Türkiye’ye göre daha başarısız olduğu söylenebilir.

Dünyanın en büyük ikinci doğalgaz rezervlerine sahip ülkesi ve dördüncü en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi olan İran, enerji kaynakları açısından büyük ölçüde dışa bağımlı olan Türkiye kadar etkin bir dış politikaya ve güce sahip değil.

ABD ve Avrupa ülkelerinin uyguladığı yaptırımlar İran’ın zengin potansiyelini güce dönüştürmesini bu ülkenin küresel bir aktör olmasının önüne geçti.

İran açısından bir başka sorun ise 1979’daki devrimle birlikte Batı’ya olan bağımlılıktan kurtulmaya çalışırken geldiğimiz noktada Çin ve Rusya’nın bu ülke üzerindeki etkisinin oldukça yüksek boyutlara ulaşmış olmasıdır.

Türkiye ise Batı’nın kendi dış politikasındaki ağırlığını azaltmak için Rusya ve Çin gibi aktörlerle ilişkilerini geliştirmeye çalışırken ABD ve Avrupa’ya da sırtını dönmeyerek çok boyutlu dış politika yaklaşımıyla hareket ediyor. Yani İran gibi bazı küresel güçlere sırtını dönerek kendisini diğer küresel güçlere mahkûm etmiyor. İran’dan farklı olarak, kendisini çok ağır yaptırımlara maruz bırakacak aşırı sert politikalardan uzak duruyor.

Bir taraftan bağımsız dış politika çizgisinde ısrar edip Batılı küresel güçlerin tepkisini çekmek, diğer taraftan ise İran’ın maruz kaldığı türden ağır yaptırımların hedefi olmamak Türk dış politikasının bugüne kadarki dengeli ve hesaplı adımlarının başarısıdır. Türkiye bağımsız dış politika ve küresel aktör olma yolunda ilerlediği sürece karşı hamlelere maruz kalacağı için bu dengeli ve çok boyutlu dış politikanın bundan sonra da aynı hassasiyetle sürdürülmesi önem arz ediyor.