Ticaret savaşı gölgesinde küresel piyasalar

ABD ve Çin arasında müzakerelerle birlikte devam eden ticaret savaşı dünya genelinde borsaları ve para piyasalarını yormaya ve sarsmaya devam ediyor. Ticaret anlaşmasının belirsizliğinin devam etmesi yatırımcıların risk iştahının azalmasına neden olmaya devam ediyor. Bu durumdan Türkiye gibi gelişmekte olan ülke piyasaları ise olumsuz etkileniyor.

Ticaret savaşı gölgesinde küresel piyasalar

Dünyanın en büyük iki ekonomisi birbirlerinin ürünlerine milyarlarca dolarlık gümrük vergisi getirmiş durumda. Bu ticari anlaşmazlıkların daha da tırmanması şirketler ve tüketiciler açısından yeni belirsizlikler doğurarak dünya piyasalarına zarar verirken diğer ülkelerden de kendini korumak için gelen karşı adımlarla birlikte küresel piyasalardaki olumsuz seyir devam edecek gibi gözüküyor.

Nasıl başladı?

1970’lerle birlikte Batı’da üretim maliyetlerinin artmasıyla birlikte iletişim ve taşımacılıkta yaşanan hızlı gelişme, sanayi üretimini ABD’den emek gücünün ucuz olduğu ülkelere doğru kaydırmaya başladı. ABD ise daha çok Ar-Ge, tasarım ve pazarlama alanlarına yönelerek bir nevi üretim ayağındaki ülkeleri köle gibi kullandı ve buna göz yumdu. Son 40 yıldır ABD’de gerçekleşen düşük üretkenlik artışı, orta gelirli insanların yerinde sayan ücretleri ve gelir dağılımı eşitsizliği gibi meseleler 2008’deki kriz ile birlikte daha fazla göz önüne çıktı. Buna ek olarak Çin’in yüksek teknoloji ürünlerin üretiminde gösterdiği yüksek başarı ise ABD’yi asıl endişelendiren mesele. Çoğu insan dış ticarete yönelik korumacı politikaların Trump döneminde başladığını düşünsede Obama döneminde de korumacı önlemlerin alındığı görülecektir.

Trump ve korumacı politika

Geniş çaplı finansal krizler etkilerini ekonomik olarak hemen hemen tüm sektörlerde göstermektedir. Krizin ilk yansımaları küresel ticaretin akışında keskin bir düşüş ile kendini belli ederken, talebin düşüşüne bağlı bir şekilde üretim ve istihdamda da azalma yaşanmaktadır. Bu sancılı ekonomik süreçte ulusal çıkarlarını korumak amacıyla çok sayıda ülke ilk tepki olarak korumacı önlemlere başvurmaktadır. 

Günümüzde çokça bahsedilen yeni korumacılığın yükselişine en temel gerekçe olarak küresel güçlerin ulusal ekonomik çıkarlarının tehdit altında olduğuna dair algıları gösterilmektedir. Özellikle son yıllarda kırılgan bir görünüm veren finans-bankacılık sektörü temelinde kalkınmanın sürdürülebilir olmaması ulusal karar alıcıları sanayi sektörlerini canlandırmak için yeni korumacı önlemlere götürmektedir. Bu sebeple ABD’de Trump yönetimi ve Avrupalı liderlerin başını çektiği gelişmiş ülkeler yurt dışında bulunan sanayi kuruluşlarını yeniden kendi ülkelerine çekmek için birtakım politika, teşvik ve sübvansiyonlar uygulamaktadır. Gelişmiş devletler küresel finans krizinin ardından yeniden sanayinin önemini kavramış ve özellikle Asya’ya doğru kayan sanayilerini kendi topraklarına çekmek için önlemler almaya başlamışlardır.

Korumacılığın temelinde Realist temele dayanan ‘merkantalizm’ yatmaktadır. Mantığı ise azami ihracat ve asgari ithalattır. Trump’ın da yaptığı budur. Dünyadaki tüm ülkelerle arasındaki ticaret anlaşmalarını gözden geçirip ABD’nin anlaşmalarda ticaret fazlası vermesini sağlayacak şartları oluşturmak mümkünse bunu diğer ülkelere kabul ettirmek. Trump’ın izlediği yol kendi ülkesi açısından anlaşılmakla birlikte uzun vadede Amerikan mallarına diğer ülkeler tarafından getirilecek kısıtlamalar nihayetinde yine ABD piyasalarına zarar verecektir.

Karşı önlemler

Korumacılığın uygulandığı alanlar genellikle ilgili ülkelerin kritik diye tabir edilen sektörlerini oluşturmaktadır. Küresel finans krizi sonrası korumacı politikaların hayata geçirildiği sektörler ve ülkeler büyük farklılıklar göstermektedir. Bu sektörler arasında otomotiv, demir çelik, tekstil ve giyim, tarım ve gıda, enerji, denizcilik, bilgi ve iletişim teknolojileri, hizmetler yer almaktadır. Örneğin, ABD yönetimi Şubat 2009’da yerel ürünlerin satın alınmasını teşvik eden “Buy American” (Amerikan Malı Satın Al) politikasını da içeren İyileşme ve Yeniden Yatırım Kanunu’nu (Recovery and Reinvestment Act of 2009) yürürlüğe koydu. ABD bu kanunla açtığı 800 milyarlık destek paketi ile Keynezyen politikaları benimseyerek kendi üreticilerini müdahaleci bir mantıkla desteklemeye başladı ve örtülü bir ticaret savaşını da tetikledi. Nitekim ABD’nin demir çelik ithalatına sınırlama getiren ekonomik destek paketini açıklamasından sonra uluslararası düzlemde uygulanan korumacılık politikalarında hızlı bir yükseliş yaşandı.

ABD’de bu yasanın yürürlüğe girmesi ve korumacı politikalar izlenmesiyle eş zamanlı olarak Endonezya “Buy Indonesian” (Endonezya Malı Satın Al) ve Avusturya bir eyaleti olan Viktorya’ya atıfla “Buy Victorian” (Viktorya malı satın al) kampanyalarını başlattı. Hindistan Başbakanı Mondi ise ülkesini küresel imalat merkezi yapma hedefiyle “Make in India” (Hindistan’da Üret) sloganını kullanarak düşük iş gücü ve maliyet avantajıyla daha fazla yatırım çekme stratejisini hayata geçirdi. Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık gibi Avrupa ülkeleri otomotiv endüstrileri için kurtarma önlemlerini arka arkaya ilan etti ve Arjantin, Hindistan ve Endonezya yeni ithalat lisanslama (import licensing) sistemleri başlattı. Ekvator, Rusya ve Ukrayna otomobil, elektrikli eşya, demir çelik ve makine de dahil olmak üzere geniş bir yelpazede ithal ürünler için yeni gümrük tarifeleri getirdi.

Ulusal yönetimlerin başvurdukları korumacı önlemler arasında otomotiv sektörünü kurtarma planları başı çekmiş ve küresel krizin etkileriyle beraber bazı ülkeler hızla korumacılık politikalarını devreye sokmuşlardır. Özellikle Amerikan toplumunda hem sanayileşme hem de ürettiği istihdam açısından otomotiv sektörüne büyük önem atfedilmektedir. Küresel krizden etkilenen Amerikan otomotiv sektörü aynı zamanda güçlenen dış rekabeti göğüslemek zorunda kalmıştı. Ekonomik ve sosyal önemleri dolayısıyla batırılmayacak derecede büyük (too big to fail) ABD’nin üç büyük otomotiv üreticisi (Big Three) Ford, General Motors ve Chrysler küresel krizin ardından iflasın eşiğinde olduklarını kamuoyuna açıklayarak devletten koruma talep etmişti. Sonuçta ABD yönetimi bu üç dev şirketin iflasını önlemekle kalmamış aynı zamanda operasyonel faaliyet göstermelerini sağlayarak müdahale etmiş ve sembol otomobil üreticisi General Motors’un yüzde 60’ına ortak olmuştur.

Kriz sürecinde Chrysler ve General Motors şirketleri ABD hükümetinden 17,4 milyar dolar borç almış, Fransa Renault ve Peugeot’a yaklaşık 3’er milyar dolar borç vermiş ve Renault Trucks’a 500 milyon avro kamu desteği önermiştir. Mali destek karşılığında bu şirketlerin başka ülkelerdeki ve özellikle de Orta ve Doğu Avrupa’daki fabrikalarını kapatıp Fransa’ya taşımalarının şart koşulması korumacılık eğiliminin Fransa’da güncel bir politika aracı olarak uygulandığını göstermektedir. 43 İtalya, Almanya, İsveç ve Birleşik Krallık ise kendi şirketlerine 1,2 milyar dolardan 4 milyar dolara kadar değişen miktarlarda devlet yardımı taahhüt etmiştir. Diğer yandan ulusal otomotiv sektörünü canlandırmak için Almanya 9, 10 veya 15 yıllık araçlarını en az bir senelik ve sürüm şartlarına uyanlarla değiştiren vatandaşlarına 2 bin 500 avro yardımda bulunmuş ve benzer uygulamalar diğer Avrupa ülkelerinde de (Fransa, İtalya, Avusturya, Portekiz, Romanya) büyük otomotiv şirketlerine cömert kredi yardımları verme yönünde gerçekleşmiştir. Ayrıca Alman hükümeti, ülkenin ileri teknoloji şirketlerinin özellikle Avrupa dışındaki devletlerin KİT’leri tarafından satın alınmasını önlemeye yönelik ciddi adımlar atmış ve Alman Ekonomi Bakanı Brigitte Zypries özellikle Çinli şirketlerin Avrupa’daki yüksek teknolojili firmaları satın almasını önlemeye yönelik AB’nin harekete geçmesini istemiştir. Keynezyen politikaların talep destekleyici benzerlerini Rusya da yerli ve yeni otomotiv alımlarında hazine yardımında bulunarak göstermiştir.

Son yıllarda Fransa, ABD, İngiltere gibi gelişmiş ülkelerin yanı sıra gelişmekte olan ülkelerin de korumacı politikalara başvurdukları görülmektedir. Bunlar arasında tarife artışları korumacılığın diğer bir klasik aracı olarak devreye sokulmuştur. Örneğin; Brezilya, AB, Hindistan, Türkiye ve Vietnam belli başlı ürünlere yönelik tarifelerini artırırken Ekvator, Rusya ve Ukrayna birçok ürünle ilgili yeni tarifeler uygulamıştır. Bununla birlikte demir-çelik ürünlerine ilişkin tarifeler çok sayıda ülke tarafından gündeme getirilmiştir. Örneğin; Hindistan Kasım 2008’de bazı demir çelik ürünlerinin tarifelerini yüzde sıfırdan yüzde 5’e yükseltmiştir. Ocak 2009’da Türkiye sıcak haddelenmiş çelik üzerindeki gümrük tarifesini yüzde 5’ten yüzde 13’e, soğuk haddelenmiş çelik üzerindeki tarifeyi ise yüzde 6’dan yüzde 14’e çıkarmıştır. Nisan 2009’da Vietnam yarı mamul demir ve çelik ürünlerine, haddelenmiş çeliklere, çelik çubuklara, çelik tellere ve demir ve çelik borulara uyguladığı tarifeleri birkaç puan artırmıştır. Haziran 2009’da Brezilya sıcak ve soğuk haddelenmiş saçlar da dahil olmak üzere yedi demir çelik ürününün tarifelerini sıfırdan yüzde 14’e kadar yükseltmiştir.

Kriz sonrası uygulanan korumacı eğilimler sadece mal piyasasında ürün ve sektör ile sınırlı kalmaştır ve iş gücü piyasalarında da görülmeye başlanmıştır. Kriz sonrası yaşanan yüksek işsizlik oranları ulusal karar alıcıların korumacılık doğrultusunda emek piyasasında birtakım önlemler hayata geçirmelerine yol açtı. Malezya’da yabancı işçilere kısıtlamalar getirilmesi ve işçi çıkarılması durumunda yabancı uyruklu işçilere öncelik verilmesinin şart koşulması, Fransa, İspanya ve İtalya’da bazı sektörlerde yerli işçi çalıştırmanın zorunlu hale getirilmesi buna örnek verilebilir. 

İngiltere’de bir petrol projesinde görev alacak İtalyan şirketin sadece İtalyan işçi ve mühendislerini çalıştıracağının ortaya çıkması üzerine bu kararın bazı İngiliz sendikalar tarafından gösteri ve grevlerle protesto edilmesi de önemlidir. Dönemin İngiltere Başbakanı Gordon Brown “İngiliz işleri İngilizlere” diyerek ekonomik milliyetçilik içeren bir siyasi söylem ile gündeme gelmiştir. Hem Başbakan hem de sendikaların İngiltere’de yabancı işçilerin çalışamayacağı konusunu özellikle vurgulaması artan korumacılık eğilimini gösteren dikkat çekici bir örnek olmuştur.

Gününüzde sanayi ve yeni teknoloji alanları üzerinden devam eden rekabetçi anlayış özünde çok boyutlu ve küresel bir güç mücadelesinin ekonomik uzantısı olarak ele alınmaktadır. Bu konuda teoriler üzerinden ülkelerin uyguladığı politikaları değerlendirmek yerine  milli çıkarlar temelinde yapılacak tahminler daha isabetli olacaktır. Türkiye’de değişen ne kadar direnilsede değişen konjonktürle birlikte aktif ve entegre bilim, sanayi ve teknoloji politikaları üreterek küresel sisteme yeni dönemde gerekirse korumacı karşı önlemler alara kendini adapte etmelidir ve korumalıdır.