Tanınma sorunu yaşayan devletler

Son yıllarda yasal olarak tanınmayan ancak fiili olarak var olan bazı devletler vardır. Uluslararası olarak varlıklarını sürdüren bu devletler mevcut sistemlere meydan okuyan bir pozisyondadır.

Tanınma sorunu yaşayan devletler

Günümüzde eskiden beri süregelen siyasi haritalarda değişiklikler mevcuttur. Henüz resmi olarak tanınmayan birçok siyasi oluşumun sadece günümüzde değil, gelecekte de uluslararası ilişkilerde ortaya çıkacağı kesin bir olgudur. 20. yüzyılın ardından yeni devletlerin ortaya çıkmasına sebep olan iki ana unsur vardır. Birincisi, I. Dünya Savaşı’nın ardından Wilson prensipleri ile her millete kendi kaderini tayin hakkının verilmesidir. Böylelikle sömürgecilik ortadan kalkmış ve birçok devlet bağımsızlıklarına kavuşmuştur. 1960’lı yıllarda Birleşmiş Milletler de sömürge devletlere ve halklara bağımsızlık verilmesi yönündeki kararını bir bildirgeyle yayınlamıştır.

Daha sonra Soğuk Savaş döneminde ABD ve Sovyetler Birliği aralarındaki ideolojik çatışmaya uygun olarak; Küba, Angola, Vietnam, Kongo, Sudan, Nikaragua ve diğer bazı ülkelerde eski kolonilerdeki sömürge karşıtı devrimleri ve ulusal kurtuluş hareketlerini cesaretlendirmiş ve desteklemiştir. Yeni kurulan ve henüz istikrarlı bir siyasal sisteme kavuşmamış devletlerin hızlı tanınması durumu ise, bölgesel olarak siyasi istikrarsızlıklara neden olmuştur. Sömürgelerden çekilmek, uluslararası ilişkilerde önemli boşluklar oluşturmuş ve yeni devletlerin tanınması, egemenlikleri, kendi kaderini tayin hakları gibi sorunların ortaya çıkmasını sağlamıştır.

İkincisi, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın 1990’lı yılların başında parçalanmasının ardından bağımsız devletler ortaya çıkmıştır. Bu da politik haritalarda ciddi değişimler yaratmış ve yine önemli güç boşluklarını doğurmuştur. Bağımsızlık kanunlarının yeni devletler tarafından hemen benimsenmesi ve bu devletlerin BM’ye kabulü plansız olarak gerçekleştirilmiştir. Bazı Sovyet Cumhuriyetlerinde parçalanmalar devam etmiş bu da kendi ulus-devlet projelerini gerçekleştirmek isteyen devletlerin ön plana çıkmasına neden olmuştur.

Yeni devletler ve sınırlı sayıda ülke tarafından tanınan devletlerin sayısı arttıkça, daha önce devlet olanlar ve de facto devletler arasında egemenlik problemleri, tanınma problemleri gibi sorunlar ortaya çıkmıştır.

Egemenlik

John Hoffman’ın tanımına göre; gerçek egemenlik, yasal egemenlik, siyasi egemenlik ve popüler egemenlik olarak dört farklı egemenlik türünden bahsedilebilir. Gerçek egemenlik, devlette mutlak bir kanun yapma gücüne sahip olan hükümdarla ilişkilidir. Yasal egemenlik, parlamento gibi üst organlarla yasalar çıkarmak ve uygulamak anlamına gelir. Siyasi egemenlik, seçmenler veya siyasi partiler gibi yasal egemenliğin arkasındaki güçle ilişkilidir. Popüler egemenlik, devletin vatandaşlarıyla bağlantılıdır. Protesto veya gösterilere katılım yoluyla veya seçimlerde belirleyici oy kullanımıyla ifade edilebilir. Bu ayrımın ötesinde de jure (yasal) ve de facto (fiili) egemenliklerden de bahsetmek gerekir. De jure egemenliği, hükümete verilen yetkinin kanunlar tarafından tanınması anlamına gelir. De facto egemenlik ise, otoritenin fiili gücü kullandığı ancak yasal olarak tanınmadığı anlamına gelir.

Devletlerin özellikleri

II. Dünya Savaşı’nın ardından sömürgelerden çekilme süreci, Soğuk Savaş sonrasında Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve Yugoslavya’nın dağılması, irili ufaklı birçok yeni devletin dünya sahnesine çıkışına sahne olmuştur. Son yıllarda da değişen siyasi duruşlar, yeni devletlerin sayısını artırmaya devam etmektedir.

Bir devleti neyin oluşturduğuna ve devletin devlet olabilmek için sahip olması gereken niteliklere dair farklı yorumlar, devlet olabilme evrensel ölçütlerinin bugünkü uluslararası hukukta olmadığını veya yeterli olmadığını ortaya koymaktadır. Bu belirsizlik durumu, uluslararası hukukta zedelenmelere yol açmakla beraber; uluslararası ilişkilerde devletlerin siyasi çıkarlarını öne çıkarmaktadır.

Bir devlet bağımsız olabilir ve toprakları üzerinde egemenlik gösterebilir ancak buna rağmen diğer devletler tarafından tanınmayabilir. Diğer taraftan bakıldığında da, devlet sınırları içerisinde kontrolü sağlayamayabilir ve halka hizmet noktasında başarılı bir profil çizemeyebilir, ancak bağımsızlığı diğer devletler tarafından tanındığı için egemen devlet olarak kabul görebilir.

Uluslararası hukukta tanınma ile ilgili; BM üyesi olan ancak yine de bazı devletler tarafından tanınmayan İsrail, BM’nin üyesi olan ancak adı sonradan başka bir devletle değişen Çin Cumhuriyeti ve Tayvan, BM ülkelerinin çoğu tarafından tanınan Kosova Cumhuriyeti, bir veya birkaç BM üyesi tarafından tanınan Abhazya Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, herhangi bir devlet tarafından tanınmayan Somaliland, Transdinyester gibi örnekler verilebilir.

Ülkelerin tanınma sorunu, uluslararası hukuktaki önemli problemler arasında yer almaktadır. Her devletin farklı tarihsel ya da toplumsal süreçleri olması devletlerin deneyimlerinde farklılıklar yaratmakta ve bu da tanınmanın özelliğini etkilemektedir. Uluslararası hukukçulara göre devletin klasik bir biçimde tanınması, o devletin BM’ye kabul edilmesiyle büyük oranda eşleşmiş durumdadır ancak BM’nin aslında hiçbir devleti tanıma hakkı yoktur. Bu gerçeğe rağmen, ‘uluslar kulübü’ ya da ‘altın standart’ arasında güvenli yer edinebilmek için devletlerin BM’ye kabulü önemli bir olaydır.

Uluslararası toplum herhangi bir devleti fiili olarak tanımasa bile, o devlet uluslararası ilişkilerin bir öznesi olarak yoluna devam edecektir. Devlet olma iddiası zaten tek taraflı bir eylemdir ve devlet ilanı ile otomatik olarak uluslararası hukukta tüzel kişi olunmaz, uluslararası alanda tanınmadan faydalanamaz. Daha açık bir anlatımla; devlet olarak ilan edilme, diğer devletlere bu iddianın tanınması gerektiği anlamına gelmez ve devletin devlet olarak başarıları, devletlik iddialarını sürdürmesine bağlı olarak devam eder. Dolayısıyla de facto tanıma, de jure tanımanın ön adımı olarak düşünülebilir.

Tanınmayan devletler dış politikada her şeyden önce politik, ekonomik, kültürel ve askeri açıdan hayatta kalma üzerine çaba gösterir. İkinci olarak; yabancı yatırım ve ticaretlerle maddi olarak kaynaklar bulmaya çalışır. Üçüncüsü, tanınma derecesini artırmak için devletlerle ilişki kurabilme yetenekleri sergilenir ve bu konudaki istek belli edilir.

Devlet olarak tanınmanın avantajları

Tanınma, devletlere Uluslararası Para Fonu (IMF) veya Dünya Bankası gibi kurumlarca verilen çeşitli kalkına yardımlarını ulaştırır. Devletler, turizm pazarına ulaşma, altyapıyı güçlendirme, yabancı yatırımcıları kendine çekme ve bölgesel iş birliklerinden yararlanma gibi çok fazla fırsatı ele geçirir. Diğer devletlerle hukuki olarak eşitlik sağlanır ve devlet olarak statüsü dünya genelinde güvence altında olur. Bunun sonucu olarak da uluslararası anlaşma ve sözleşmeler yapılabilir. Dış müdahaleleri engeller ve diğer devletlerle diplomatik ilişkileri geliştirebilmek için devletlerin şansı artar.

Bu devletler dünya genelinde; devlet benzeri/ sözde devlet, tanınmayan devletler, tartışmalı devletler, devletler içindeki devletler, sahte devletler, de facto devletler, kısmen tanınan devletler, ayrılıkçı devletler olarak isimlendirilir.

Scott Pegg tarafından; Eritre, Somaliland, KKTC, Tayvan, Çeçenya, Sırp Cumhuriyeti, Krayina Sırp Cumhuriyeti ve Tamil İlam gibi devletler genellikle de facto devlet olarak adlandırılmaktadır. De facto devlet, arkasına halk desteğini alan örgütlü bir siyasi liderliğin olduğu yerde bulunur. De facto devlet, kendisini diğer devletlerle ilişkiye girebilecek durumda görür ve tam anayasal bağımsızlığı, egemen devlet olarak uluslararası alanda tanınmayı talep eder. Tanınmayı başaramazsa da uluslararası toplum o devleti gayrimeşru olarak kabul eder.

Tanınma sorunu yaşayan ülkelerin çoğu, iç meşruiyetin elde edilmesinin ardından varlığını güvence altına almak için uluslararası meşruiyet elde etmekle ilgilenmektedir. Modern uluslararası sistemde tanınma sorunu yaşayan ülkelerin rolü ve yeri oldukça tartışılan bir konudur. Bir taraftan Katalanya/İspanya, İskoçya/İngiltere, Quebec/Kanada, Abhazya/Gürcistan gibi siyasi oluşumlar, ‘kendi kaderini tayin etme’ mücadelesinin simgeleri olarak kendi topraklarında yaşama ve kendi dillerini konuşma hakkına sahip olarak görülmektedir. Diğer yandan ise, bu oluşumların uluslararası sisteme meydan okuduğu düşünülmektedir.