Suriye sonrasında Avrupa ve Türkiye ilişkileri

Suriye’de yaşanan iç savaş nedeniyle başlayan göçler karşısında Avrupa Birliği ülkeleri genel olarak duyarsız ve yetersiz hareketler sergilemiştir. Batıya gitmek isteyen Suriyeli mülteciler, değerler için tehdit görülerek Avrupa’dan uzaklaştırılmaya çalışılmış ve Türkiye’de bekletilmiştir.

Suriye sonrasında Avrupa ve Türkiye ilişkileri

Batı dünyası, coğrafi keşiflerle birlikte göç sorununa sürekli olarak maruz kalmıştır. Batının dışında yaşanan krizler sürekli olarak ve farklı göç dalgalarına sebebiyet vermiştir. 2010 sonrası önce Tunus’ta başlayan sonra diğer Orta Doğu ülkelerine sıçrayan Arap Baharı ile, 2011 yılında Suriye içerisinde bir çatışma durumu ortaya çıkmıştır. Suriye ile dostluğa sahip olan Türkiye, bu mültecilik durumunda ilk duraklardan olmuştur.

Savaşın en yakın tanığı olan Türkiye, bu soruna çözüm bulabilmek için yeni arayışlara başlamıştır. Çünkü Türkiye, Suriyeli mülteciler için başka ülkelere geçiş noktası olarak görülmüştür. Bu durumda buradaki mültecilerin refah düzeyi yüksek olan ve Batı olarak ifade edilen Avrupa ülkelerine geçebilme amacında olduğu görülmüştür. Sonuç olarak da Batılı ülkeler yeni bir göç dalgası ile karşı karşıya kalmıştır ancak bu ülkelerin getirdiği uygulamalar mültecileri yasa dışı göçe yönlendirerek bütün dünyanın dikkatini çeken bir drama sahne olmuştur.

Avrupa’ya yönelik mülteci ve göçmen hareketinde üç büyük rota kullanılmaktadır. Bunlardan ilki, başta Libya olmak üzere Tunus ve Mısır’dan kalkan ve İtalya ile Yunanistan’ı hedefleyen güzergâhtır. İkinci büyük geçiş hattı Fas ve Cezayir’den kalkan teknelerin İspanya veya Fransa ile sonlandırdıkları hattır. Üçüncü ve en sık kullanılan yol ise Türkiye’den başlayıp Yunanistan, Arnavutluk, Sırbistan ve Macaristan üzerinden Avrupa içlerine ulaşmayı hedeflemektedirler.

Anlaşma süreci

Türkiye ile AB ülkeleri arasında 2013’te imzalanan Geri Kabul Anlaşması, 2016 yılında uygulamaya konulmuştur. Bu sayede AB, Türkiye’den Avrupa’ya gitmeye çalışırken hayatını kaybeden Suriyeli mülteciler sorununu belli oranda çözebileceğini ummuştur. Burada önemsenmesi gereken kısım ise, anlaşma ile sorunun çözümünün hep başka ülkelere yıkılarak halledilmeye çalışılmasıdır. Anlaşmada ayrıca Türk vatandaşlarına yönelik de AB ülkelerine girişte vize muafiyeti konusunun yer alması, Suriyelilerin yaşamı üzerinden pazarlık yapıldığı izlenimini vermektedir. Batı dünyası kendisini merkezde tutup, doğudan gelenleri sorunları ile birlikte göç ettiği ülkede tutmaya ve burada maddi yönden yardım ederek kontrol altında tutmaya çalışmaktadır.

Sığınma ve iltica etme 20. yüzyılın başlarından itibaren tartışılan ve ulus-devlet olgusu ile öne çıkan durumlardır. 1912 yılındaki Balkan Savaşları, 1914-1918 arasındaki I. Dünya Savaşı ve 1917 Sovyet Devrimi; Avrupa, Asya ve Orta Doğu göç olaylarına neden olmuş ve göçler neticesinde örgütlenmeye gerek duyulmuştur. Milletler Cemiyetiyle başlayan girişimler, BM döneminde etkili sonuçlara ulaşabilmiştir. II. Dünya Savaşı ise yeni sorunlarıyla geldiği için yeni önerilerin sunulması zorunluluk haline gelmiştir. Savaşın tahribatını önlemek ve savaşa maruz kalanlara yardımlar gönderilmesini düzene sokabilmek amacıyla, 44 devlet 1943’te birleşip BM Yardım ve Rehabilitasyon Kuruluşu’nu kurmuştur. Bu örgüt, yerlerinsen olmuş insanların geldikleri ülkelere geri dönmelerini amaçlamıştır.

BM’ye bağlı olarak 1947 yılında Uluslararası Mülteci Örgütü kurulmuştur. Bu örgütün amacı; mültecilere yaşamlarını sürdürebilmeleri için yol göstermek ve yeniden yerleşmelerini sağlamaktır. Aslında bu kuruluş mültecilerle her anlamda ilgilenen ilk kuruluştur. Örgüt 1947-1951 yılları arasında bir milyonun üzerindeki Avrupalı mülteciye ABD, Kanada, Avustralya ve İsrail başta olmak üzere yeni vatanlar bulmuştur.

1951 Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Protokolü gibi uygulamalarda, ulus-devlet bağı ortadan kalkan mültecilerin insani haklarının temini güçlendirilmiştir.

Sorunlar

Sürekli Avrupa sınırlarına Suriyeli mültecilerin akın etmesiyle gitgide büyüyen göçmen krizi, AB ülkelerini farklı çözüm arayışlarına itmiştir. 2015 yılında Macaristan, Sırbistan sınırına duvar öreceğini açıklamış; Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Fransa’nın kara sınırlarında kontrolleri yeniden başlatacağını duyurması AB için sarsıcı bir etki meydana getirmiştir.

Göçmen akımları ülkeler arasında büyük tartışma ve ayrışmalara neden olmakla birlikte Avrupa değerlerinin sorgulanmasına neden olmuştur. Her geçen gün daha fazla mültecinin yasa dışı olarak Avrupa’ya gitmeye çalışırken can vermesi ve özellikte dünya kamuoyunda da çok ses getiren Aylan Kürdi adlı bebeğin Bodrum sahillerine vuran cansız bedeninin fotoğrafları, Avrupa’ya yeniden değerlerini hatırlatması konusunda etkili olmuştur. Bu çerçevede Avrupa, kendisine yönelen göçlere karşı koyabilmek için farklı arayışlara gitmek durumunda kalmıştır. Durum böyle hâl alında da, AB ülkeleri neredeyse donmak üzere olan Türkiye ile ilişkilerini mülteci krizinin çözümü için yeniden gözden geçirmeye başlamıştır.

AB’nin genel olarak tutumundan anlaşılmaktadır ki, bu ülkeler bazı teklifler karşılığında Suriyeli mültecilerin Türkiye topraklarında kalmasını istemektedir. AB ülkeleri, Türkiye’ye mali yardımlar edeceklerini söyleyerek ve kendi düzenlerini bozmadan mültecileri kendi birliklerinden uzak tutmak yönünde elinden gelen her şeyi yapmaktadır.

Yapılan anlaşmaların ve taleplerin ayrıntılı incelenmesi yapıldığında da bunların genel olarak Türkiye’den çok AB çıkarlarına uygun yapıldığını söylemek yerinde bir analiz olacaktır. Bu anlaşmalar ayrıca mülteci ve göçmenlerin doğrudan veya dolaylı olarak hak mahrumiyetlerine yol açacak düzeydedir.

Türk vatandaşlarına vizesiz seyahat kolaylığı arzu edilen bir durumdur ancak şartlar ele alındığında beklenen sonuçları doğurmayabileceğini de ifade etmek gerekir. Bu nedenle anlaşmalar genel olarak, AB’nin kendine yönelik göçü durdurmak, sınırlamak ve ötelemek amacıyla, Türkiye gibi doğusundaki devletlere tampon bölge anlamı yüklemesinin bir yansıması olduğu düşünülmektedir.

Türkiye’nin mültecilere katkısı

Mülteci krizinde en büyük külfeti çeken ülkelerden olan Türkiye, mültecileri barındırması ve geniş imkanlar sunması nedeniyle bu uluslararası insanlık sorununa büyük çözümler getirmiştir. Demografik yapıyı değiştirecek ölçüde göç alan bölge ülkeleri, mültecilere sağlık, eğitim ve iş hayatına ilişkin sınırlı olarak fırsat sunabilmektedir ancak bu bile büyük olumsuzluklara yol açtığından sorunlar kısa sürede çok daha fazla büyüme potansiyeli göstermektedir. Bölge ülkeleri mültecilere kucak açmasının yanında kendi vatandaşları açısından da sıkıntılar yaşamaya başlamıştır. Olası iş fırsatları artan nüfusla birlikte azalma gösterdiğinden işsizlikler baş göstermeye başlamıştır bu durum da ülkelerin büyümesinin önünü tıkayan sorunlardandır.

Türkiye’deki Suriyeli mülteciler temel ihtiyaçları karşılanıyor olmasına rağmen, kalıcı olarak statü elde edemediklerinden sorunlarla karşılaşmaktadır. Bu sorunlar arasında çalışma ve eğitimle ilgili sorunlar başta gelmektedir. Eğitimli olan Suriyeli mülteciler dahil birçok kişi, uzmanlığıyla ilgili olmayan işlerde ve düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalmaktadır. Aileler düşük ücretler karşısında ayakta kalabilmek için çocukları dahil çalışmak durumunda kalmaktadır. Sigortasız çalışan mülteciler de, işlerinde farklı sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır.

Türkiye vatandaşlarının mültecilere bakış açısı da, kalıcılığı etkileyen faktörlerdendir. Genel olarak korumacı bir tavır görülse de halk; ekonomi, güvenlik gibi konularda kaygılanmaktadır.

Avrupa’ya gitmeye çalışan mülteciler

Uluslararası kamuoyunun mülteci krizine yaklaşımı, sınırlı miktarlarda yapılan mali yardımlardan öteye gitmemektedir. Batılı devletler, mültecilere ev sahipliği yapan ülkelerdeki mültecilerin kendi ülkelerine terleşmesi konusunda da sessiz ve isteksiz konumdadır. Göç politikalarındaki sert tutum ve mültecilerin batıya gidişlerinin önlenmesi yasa dışı yollarla gidilmesine yardım eden mültecilere büyük kazanç kapıları açmaktadır. Bunun yanında gerçekleşen ölümler görmezden gelinmektedir.