ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde 'Şeytanlaştırma' miti

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı George W. Bush’un adıyla anılan Ulusal Güvenlik Stratejisi 2001 yılında 'Axis of Evil', Amerikan dış politikasının temel felsefesi olarak da biliniyor. Orta Doğu'da yaşanan savaşları ve ülkelerin de ABD'ye karşı politikalarını belirleyen bu söylem, İran ve Rusya gibi karşı bloklarda da kullanılıyor. Doç. Dr. Murat Koç ve Öğretim Görevlisi Ayşe Şenay Koç 'Şeytanlaştırma' mitini Intell4'a anlattı...

İlkay Yaprak
ilkay@intell4.com

Devletlerin politika ve stratejilerinde beş on yıllık hedefler önemli yer tutar. Bu hedeflerin uygulanması için ise birden fazla argüman ve disiplinin bir arada çalışması gerekir. Basın, diplomasi, toplumsal normlar, dini argümanlar ve kültürel ögeler bu çalışma alanları arasında sayılabilir.

Her koşulda sınır güvenliği ve ekonomik, toplumsal çıkarları doğrultusunda kararlar alan devletler, siyasi söylemleri ile politik kararları arasında da doğrudan bağ kurmaktan çekinmez. Orta doğu gibi birden fazla dine ev sahipliği yapan ve onlarca yıldır savaşlara sahne olan coğrafyalarda ise hem söylemler hem de çıkarlar dünyanın geri kalan kısmından çok daha fazla önem arz eder.

ABD – İran – İsrail üçgeni ya da ABD – Rusya gerilimi bunun en kritik örnekleri arasında gösterilebilir. ABD’nin ‘küresel güç’ olma yolunda ilerleme politikası ve kendini ‘dünyanın jandarması’ olarak nitelendirmesi, dünyanın birçok ülkesinde savaşların da tetikleyici unsurlarından birisi olarak gösterilebilir.

Son yıllarda İran üzerinde yoğunlaşan ABD politikasında ‘Şeytanlaştırma’ söylemi de gerilimin dozunu artıran argümanların başında gelir. ABD’nin İslam ve Müslümanlara yönelik politikalarının zemininde hem (kasıtlı/kasıtsız) yanlış çeviriler hem de ülkelerin jeostratejik konumları rol oynar.

2020 yılında raflarda yerini alan ve Deniz Ülke Arıboğan imzası taşıyan Travmaların Gölgesi’nde tam da bu noktada politik psikolojinin argümanlarını okuyuculara sunuyor. Türkiye’nin önde gelen akademisyenlerinin katkı sunduğu kitapta, Çağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü öğretim görevlilerinden Doç. Dr. Murat Koç’un “Şeytanlaştırma Miti ve Şeytanlaşan Düşmanlar: ABD – İran” başlıklı makalesi, sürecin anlaşılması ve ABD – İran ilişkilerinin analiz edilmesi bakımından önem taşıyor.

Siyasi ve dini söylemleri iç içe kullanan ve devlet yapısını bu anlayışla kurgulayan İran ile siyasetin dini söylemlerde oldukça uzak olduğu ‘iddia’ edilen ABD arasındaki gerilimin kaynağından başlayarak güncel siyasi travmalara uzanan geniş bir yelpazede iki ülkeyi analiz eden Doç. Dr. Koç, her türlü eylemi haklı gösteren ‘şeytanlaştırma’ argümanının sebep ve sonuçlarını yalın bir biçimde aktarıyor.

Peki, siyasi konjonktürde devletlerin ve liderlerin ‘şeytanlaştırılması’ gerçek çözümleri sunmamasına rağmen neden tercih ediliyor? ABD – İran ilişkilerinde ‘şeytanlaştırma’ siyasi söylemlere yansıyor mu?

Doç. Dr. Murat Koç ve Öğretim Görevlisi Ayşe Şenay Koç’a ‘Şeytanlaştırma’ miti ve dünya politikasında bu argümanın siyasete yansımalarını sorduk…

- “Psikopolitik araçlar” ne demek? Ülkeler bu araçları nasıl kullanıyor?

Psikopolitik, bir seçimi kazanmak ya da kitleleri konsolide edebilmek gibi siyasi herhangi bir hedefe ulaşmak için tüm psikolojik ilkelerin ve tekniklerin kullanılması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla devletler ya da ülkeler insan doğasına uygun her türlü enstrümanı (travmalar, zaferler, düşmanlıklar, toplumsal değerler, inançlar, duygular, sosyal yapılar, mitler vs.) psikopolitik araçlar olarak kullanabilirler. 


Politik davranışları toplumsal ve çevresel koşullardan soyutlamak mümkün değildir. Bununla birlikte, insan davranışlarını ve zihinsel süreçlerini anlamak için de psikoloji biliminden yararlanılır. Siyasi aktörler de insan topluluklarının davranışlarını benzerlikler, farklılıklar ya da karşıtlıklar üzerinden şekillendirirken psikolojik araçlardan faydalanırlar. Uluslar çoğu zaman kendilerine sunulan bu psikopolitik araçları sorgulamadan kullanabilirler. 


Ülkelerin kendi varlıklarını sürdürmeleri için askeri, siyasi, ekonomik vb. stratejilerin yanı sıra psikolojik taktiklere de gereksinimi vardır. Devleti ya da milleti oluşturan ana kaynak insan öğesidir ve bu temel kaynağın yönetilebilmesi için psikolojik mekanizmaların kullanılması savaş alanlarında kullanılan pek çok silahtan daha etkilidir.

 - ABD ve İran örneğinden yola çıkarsak, iç ve dış politikada   psikopolitik söylemlerin toplum algısı üzerindeki etkileri neler?

 İnsan kendi kimliğini “öteki” üzerinden tanımlama eğilimindedir ve   topluluklar da kendilerini ifade etmede diğer topluluklara ilişkin   birtakım araçları referans alırlar. Üstelik ötekine ait her türlü aracın   kendi yararına kullanılması kaçınılmazdır. Örneğin, bir milletin   yıllarca süren travması, bir diğer milletin seçilmiş zaferi olabilir. Ya   da birinin kutsalını diğeri şeytanlaştırabilir. 


 Politik söylemlerin genel bir çerçevesi olsa da değişen koşullara   göre şekillendirildiklerini söylemek mümkündür. Örneğin, ABD-   RUSYA arasındaki ilişkiyi zaman içerisinde incelediğimizde, özünde her iki taraf için de “ötekine ilişkin” net bir algının varlığından söz ederken, içinde bulunulan koşullar dahilinde, ilişkilerin bazen ılımlı bazen de gergin bir hal alabildiğine tanık oluruz. Çünkü değişen koşullar, iktidar gücünü elinde bulunduran aktörler karşılıklı olarak tarafların algılarını da değiştirmiştir.

Dış politikadaki psikopolitik söylemler, iç politikada da toplumların algıları üzerinde çok etkili olmuştur. Devletler arasında gerginlik ya da çatışmaların yoğun olduğu dönemlerde iç politikalar da görece daha sert politik söylemleri barındırır, çünkü bu tavır ulusların varoluşları bağlamında bir norm haline gelir. 


Böylece kolektif duygusal yönelimler gelişir. Çünkü bir ulusun olumlu imajı, ötekinin olumsuz tasviri ile pekiştirilir. İç politikada kullanılan psikolojik taktiklerle duygusal deneyimler, bütün topluluk tarafından paylaşılan politik araçlar haline gelir.

- Önümüzdeki yıllarda bugüne kadar kullanılan psikopolitik araçlardan vazgeçilmesi mümkün mü?

İçinde bulunduğumuz bu çağda en önemli psikopolitik araç, bilginin yönetimidir. Giderek artan bilgiye erişim kolaylığı ve erişim araçlarının sağladığı çeşitlilik, aslında siyasi aktörlere hem bir avantaj hem de bir dezavantaj sunmaktadır. 


Siyasi arenada manevra kabiliyeti sağlayan bilgi çeşitliliği, diğer yanda hitap edilen kitleye sunulacak bilginin yönetilmesi anlamında zorlu bir çaba ve günceli takip zorunluluğu getirmektedir. Gittikçe artan bir politik söylem arşivini her durumda yönetebilmek, “big data” içerisinden doğru analizi yaparak kitlelere sunmak ve onları istenilen siyasi tavrı sergilemeye teşvik edebilmek zorlu bir görev olarak günümüz siyasi aktörlerinin karşısında duruyor. 

21.yüzyılın liderleri, kendilerinden önceki liderlerden farklı olarak, bugün psikopolitik araçları kullanmak için yeni beceriler geliştirmek zorundalar. İçinde bulunduğumuz bu dijital çağda, yurttaşlara ulaşmak daha kolay gibi görünse de artık insanlar kendilerini daha çok izole ettikleri bir yaşamı sürdürüyorlar. İnsanlar daha yalnız, daha fazla kendileriyle baş başa kalıyor. Seçmenler eskiden olduğu gibi siyasette etkin bir rol almıyorlar, ortak eylem gerçekleştirmiyorlar. 


Politik tavırlarını ya da fikirlerini çoğunlukla sosyal medya mesajları ile iletmeyi seçiyorlar. Dolayısıyla geniş katılımlarla sağlanan birliktelikler, kişilerarası etkileşimler giderek azalıyor. 2020 yılı başından beri tüm ülkelerin uğraştığı Covid-19 Pandemisi de bu yalnızlaşmayı pekiştiriyor. 


Yurttaşlar arasındaki sosyal mesafeler, devletler arasında da hüküm sürüyor. Üstelik pandeminin getirdiği ağır ekonomik yükler, politik söylemlerle birlikte toplumsal algıları da değiştiriyor. Son günlerde yürütülen aşı savaşları ve buna ilişkin politik söylemler, ülkeler arasındaki ilişkileri de şekillendiriyor.