Rusya perspektifinden Venezuela krizi

İki meclisli, iki Cumhurbaşkanlı bir ülke haline gelen Venezuela’da adeta soğuk savaş dönemindeki Küba atmosferi yaşanıyor. Mevcut başkan Maduro Rusya tarafından desteklenirken, muhalif Guido, ABD resmi makamlarınca ülkenin yeni başkanı olarak gösteriliyor. Maduro bu gelişmeler sonrası Rusya ile bağları sıkılaştırmanın derdine düşerken, Rusya’nın diplomasi kanalıyla gösterdiği desteği ekonomik ve askeri açıdan da gösterip göstermeyeceği merak konusu olmuş durumda.

Bir dönem ABD karşısında denge unsuru gören SSCB’nin dağılması sonrası duraklama dönemi yaşayan Rusya, Vladimir Putin’in devlet başkanı olduğu son 20 yıllık süreçte tekrar toparlanarak nüfuzunu küresel alanda tekrar genişletmeye başladı. Özellikle ülkenin sahip olduğu enerji kaynaklarının fiyatlarındaki küresel artış ve iç sorunların bir kısmının çözülmesi, Rusya’nın küresel hedeflerindeki ivmenin artmasını sağladı.

Üzerindeki ölü toprağını atan Rusya, izlediği etkili dış siyasetle ilk olarak geçmiş dönemde güdümünde olan Orta Asya ve Doğu Avrupa’daki egemenliğini pekiştirdi. ABD’nin tek kutuplu dünya düzeni inşa çabasına karşı çıkan Kremlin, bu amacına ulaşmak için başta bölgesel bir güç olunması, ardından da diğer bölgelerde de varlığını artırması gerektiğinin farkındaydı. Yaklaşık 20 yıllık Putin iktidarında da bu bağlamda büyük bir mesafenin katedildiği söylenebilir. 2019 yılına gelindiğinde Moskova, Baltık ülkeleri dışında eski Sovyet coğrafyasının yanı sıra Ortadoğu, Balkanlar ve Latin Amerika gibi Sovyetlerin bir zamanlar güçlü olduğu bölgelerde etkisini artırmış bulunuyor. Hem bu husus hem de uluslararası kamuoyunun gündemindeki sorunlarda (Suriye, İran, Kuzey Kore vs) Rusya ile ABD’nin karşı karşıya gelmesi, Venezuela’da yaşanan gelişmeler karşısında da Rusya’nın tepkisinin ne olacağı ve Maduro’nun arkasında da, Esad’ın arkasında durduğu gibi durup durmayacağı sorusunu akıllara getiriyor.

Rusya’nın deniz ötesi planları

Son 20 yıllık Putin döneminde küresel bir güç olduğunu dünyaya yeniden hatırlatan Rusya, yakın coğrafyada kurduğu hakimiyet sonrası dünyanın diğer bölgelerinde de nüfuz sahibi olma ideasını faaliyete soktu. Küresel rekabette en büyük rakibi olan ABD’nin eski Sovyet coğrafyasına olan ilgi ve siyasetine karşı ABD’nin kendi etki alanı olarak gördüğü Latin Amerika ile yakın işbirliği kurmak isteyen Rusya, Venezuela’yla da bu doğrultuda sıcak ilişkiler kurma gayretine giriyor. Bunların dışında BRICS çerçevesinde Brezilya ile geliştirilen iş birliği, Küba ile eskiden beri mevcut yakın ilişkiler, ABD ile sorun yaşayan kıta ülkelerinin denge unsuru olarak Rusya’yı görmesi, Rusya ile geliştirilen ticari münasebetler ile enerji alanındaki projeler, Rusya’nın Latin Amerika’da attığı adımların doğal sonuçları olarak göze çarpıyor.

Rusya’nın Latin Amerika’da uyguladığı politikalarda kendine en yakın gördüğü ve en yoğun ilişkiler kurduğu ülke Venezuela’dır. Bu durum, Kremlin’in ABD’nin Venezuela siyasetine karşı çıkmasının ve seçimle iş başına gelen liderine destek vermesinin önemli sebeplerinden biridir. Moskova’nın Maduro’ya destek vermesinin bir başka sebebi, ABD’nin bu siyasetinin tüm uluslararası sistem ve normları altüst etmesi ve beraberinde geri dönüşü olmayan gelişmelere yol açma tehlikesini taşımasıdır. Rus yetkililer, seçimle işbaşına gelen tüm devlet adamlarını savunmakta ve dışarıdan yapılan her türlü müdahalelere karşı çıkmaktadırlar. Sonuç olarak Ortadoğu’da başlayan Arap Baharı hareketine de karşı çıkan Rusya, bu hareketlenmenin hedeflerinden birisinin de Rusya olduğunu belirtmiştir.

Rusya, Maduro yönetimiyle enerji projelerinde uzun vadede iş ortaklıkları kurmuştur. Maduro’ya karşı başlatılan darbe girişimlerine karşı çıkılmasının bir nedeni de enerji projelerinin sekteye uğraması endişelerinden kaynaklanmaktadır. Buna benzer bir durumla Moskova, Irak’ta karşı karşıya kalmıştı. Irak’ta enerji alanında ihale kazanmak için Rusya bu ülkenin milyarca dolarlık borcunu silmiş, birçok ihaleyi de kazanmıştı. Ancak Arap Baharı sonunda değişen iktidar, Rusya ile yapılması kararlaştırılan tüm projeleri gözden geçirmişti. Rusya, Venezuela’da da aynı senaryo ile karşı karşıya kalmak istememektedir. Günümüzde Venezuela’da Rosneft başta olmak üzere Rus şirketleri petrol çıkartma ve işleme çalışmalarında yer almaktadır. Ayrıca resmi olmayan verilere göre Moskova, Caracas’a yaklaşık 10 milyar dolarlık bir kredi vermişti. Guido yönetiminin yaşanan siyasi krizden kazanarak çıkması halinde, bu kredileri geçersiz sayma olasılığı bulunmaktadır.

Rusya, Maduro’ya sahip çıkacak mı?

Rusya, kendi coğrafyasına yakın olan Ukrayna, Kırım ve Suriye’de uluslararası hiçbir uyarıyı ve tehditi dikkate almadan bildiğini okuma cesaretini gösterebilmişti. Kırım’ın ilhakı, Ukrayna’nın bir bölümünün işgali ve Suriye rejimine verilen destek Rusya’yı ekonomik anlamda oldukça yıpratan cepheler oldu. Öte yandan söz konusu bölgelerde uygulanan tavizsiz politikalar, diplomatik açıdan Rusya’yı özellikle batı tarafında yalnızlaştırdı. Tüm bu halihazırdaki krizlerin üzerine Rusya’nın kendisini zorlayacak; uzak bir coğrafya, tanımadığı bir bölge olduğu için askeri müdahalelerde başarısızlık oranının çok yüksek olduğu ve ekonomik açıdan dar boğazın yaşandığı bu dönemde yeni bir cephe daha açması pek olası bir durum olarak görünmüyor. Bu doğrultuda Rusya’nın Venezuela’ya olan desteği sözde kalacak ve fiili bir müdahaleyi içermeyecek gibi görünüyor.

Rusya’nın sıcak müdahalede bulunduğu bölgeler bununla da sınırlı kalmıyor. Rusya aynı zamanda Japonya ile Kuril adalarının statüsünü görüşmekte, ABD’nin baskısına rağmen Kuzey Akım -2 gibi enerji projelerini hayata geçirmeye çalışmaktadır. Diğer bir deyişle Kremlin’in gündeminin yoğun olması da Venezuela konusunun Rusya açısından önem derecesini düşürmektedir. Venezuela konusunda Rusya’nın dikkat çeken yaklaşımlarından biri de Batı karşıtı cephede başka ülkelerin ön plana çıkmasını desteklemesidir. Bu bağlamda Çin, Türkiye ve Meksika’nın da kendisiyle aynı tutumu sergilemesi, şüphesiz Rusya tarafından olumlu karşılanmakta ve bu konuda bu ülkelerin daha fazla inisiyatif üstlenmelerini istemektedir. Zira, Rusya özellikle Venezuela’da büyük yatırımları olan Çin’e güvenmektedir. Fakat Çin bu döneme kadar hiçbir siyasi krizde tek başına ABD’ye karşı cephe almamıştır.

Rusya her ne kadar Venezuela krizinde etkin bir rol oynamamış olsa da, konuya dair tavrı bile ABD ve genel olarak Batı ile ilişkilerinde yeni bir cepheyi açmış durumda. Fakat bu tür kriz bölgelerinin sayısının artması, Rusya’nın lehine değildir. Zira özellikle çıkarı olan bölgelerde kendisini “önemli güç olarak gören” Rusya’dan da kendi tutumuna göre destek beklenmektedir. Desteğin verilmesi, Rusya’yı çok yıpratırken, verilmemesi ise Latin Amerika’daki Rusya imajını olumsuz etkileyecektir. Yaşanan krizi uluslararası boyuta taşıyan en ciddi nedenlerden birisi ise Venezuela'daki bazı kesimlerin Ukrayna, Suriye vb. ülkelerdeki gelişmelerden ders çıkartmaması ve dış güçlerin desteğine güvenerek seçimle iktidara gelenleri devirmeye çalışmasıdır. Ülkede yaşanacak olası bir iç savaşta hiç kuşku yok ki en büyük mağduriyeti yine Venezuela vatandaşları yaşacaktır.

Sonuç olarak, Trump yönetiminin “Önce Amerika” politikası, Latin Amerikada da tüm şiddetiyle devam etmekte ve ABD’nin her ülke iktidarında “kendi adamını” görmenin yanı sıra tüm ülkelerin enerji kaynaklarını yönetme isteği ise hem dünya barışına gittikçe daha fazla zarar vermekte hem de uluslararası düzeni, hukuki normları ve örgütleri devre dışı bırakmaktadır. Rusya, Çin ve Türkiye gibi ülkeler buna karşı çıksa da bu, “ABD’yi durdurmak” için yeterli değil. Askeri ve ekonomik anlamda ABD’nin desteğine muhtaç olan AB ise en son İran yaptırımlarında görüldüğü gibi çıkarlarına ters olan birçok konuda dahi sesini çıkaramamakta ve ABD’nin onlar için yazdığı rolü oynamaktadır.