Putin’in Rusya’sı

Rusya’nın ekonomik ve siyasi anlamda oldukça sıkıntılı olduğu 1999 yılında başbakanlık görevine gelen Vladimir Putin, tam bir yıl sonra Yeltsin'in istifası ile Rusya Devlet Başkanlığı makamına gelmiştir. Rusya’nın kaderini değiştirecek olan bu gelişme, ilk olarak Putin’in ülke içindeki tanınırlığını daha sonra da dünya siyasetindeki popülaritesinin artması şeklinde şekillenmiştir. Soğuk Savaş döneminde güç kaybına uğrayan Rusya, tekrar eski şaşalı günlerini dönmeye başlıyordu.

Putin’in Rusya’sı

Rusya’nın ekonomik ve siyasi anlamda oldukça sıkıntılı olduğu 1999 yılında başbakanlık görevine gelen Vladimir Putin, tam bir yıl sonra Yeltsin'in istifası ile Rusya Devlet Başkanlığı makamına gelmiştir. Rusya’nın kaderini değiştirecek olan bu gelişme, ilk olarak Putin’in ülke içindeki tanınırlığını daha sonra da dünya siyasetindeki popülaritesinin artması şeklinde şekillenmiştir. Soğuk Savaş döneminde güç kaybına uğrayan Rusya, tekrar eski şaşalı günlerini dönmeye başlıyordu.

Putin, Sovyetler Birliği’nin aksine oldukça pragmatist bir dış politika sergilemiştir. Hem iç hem de dış siyasette farklı bir dönemi başlatan Putin, uluslararası alanda realizm ve pragmatizm kavramları üzerinden hamlelerde bulunuyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından çıkan realizm, liberalizm ve milliyetçilik tartışmaları arasında üç doktrinden de yaralanan Putin, son olarak milliyetçilik çizgisine doğru kaymıştır. Ancak uluslararası ilişkilerde diğer kavramlarında yok sayıldığını söylemek mümkün değildir.

Göreve geldiği ilk dönemlerde tek bir ideolojiyi savunmanın mantıklı olmayacağını düşünen Putin, şartlara göre değişiklik gösteren bir anlayış benimsemiştir. Bunun en iyi örneği de, düşman cephe olarak görülen Batılı ülkelerle, Rusya’nın içerisinde bulunduğu ekonomik ve siyasi krizlerin aşılma dönemlerinde iyi ilişkilerin kurulmasıdır. Komünizm’e de oldukça önyargılı yaklaşan Putin, liberal bir tutum sergilemiş ve Batılı standartları yakalamak için mücadele etmeleri gerektiğini deklare etmiştir. Ülkenin bulunduğu ekonomik krizi aşmak için de Batılı ülkelerden kredi alma yoluna gitmiştir.



2000-2004 yılları arasındaki ilk dönem Başkanlık serüveninde liberal bir dil kullanan Putin, Çeçenistan Savaşı sonrası ilk kez bölünme tehlikesiyle karşılaştıklarını hatırlatmış ve bundan dolayı birleştirici bir “Rus ülküsü” önerisinde bulunmuştur. Rus değerlerini; vatanseverlik, güç, devletçilik, ve sosyal dayanışma olarak Avrasyacılık düşüncesinin temel yapılarıyla tanımlayan Putin, Rusya tarihine de ciddi bir önem vermiştir. Putin’in dünya görüşünü şekillendiren Rus düşünürler ise Aleksandr Soljenitsin ve Ivan Ilyin’dir. Rus ordusunun tüm Rus halkının beraberliğini ve gücünü temsil ettiği görüşünü savunan Putin, bu görüşünü Ilyin’den almıştır.

Liberal ve milliyetçi bir düşünsel yapıda dış politika hamlelerinde bulunan Putin, 11 Eylül sonrası terörizme karşı mücadele adımlarıyla Rusya ve ABD arasındaki ilişkileri geliştirmiştir. İlk zamanlarda karşılıklı bir işbirliğini öngören ilişkiler, ABD Başkanı Washington’un güvenlik politikalarında tek taraflı bir yaklaşımı tercih etmesiyle sekteye uğramıştır. Özellikle eski Sovyet topraklarında ABD müdahalesiyle değişen yönetimler, Putin tarafından ciddi bir tehdit olarak görülmüştür. Gürcistan, Kırgızistan ve Ukrayna’da gerçekleşen devrimlerin yanı sıra AB’nin Doğu Avrupa’ya genişlemeye başlaması, Putin tarafından Rusya’nın çevrelenmesi şeklinde yorumlanmıştır.

Putin’in 2004-2008 yılları arasındaki ikinci başkanlık dönemiyle beraber Rusya’nın tekrar kuşatılma endişesi daha da belirginleşmiş ve bu dönemde dış politikada realist bir yaklaşım gelişmiştir. Bu fikre göre Rusya’nın uluslarası ilişkilerde ilk olarak kendi çıkarlarını düşünmesi gündeme gelmiştir. Batının yayılmacı hareketlerini engelleme kararı alan Putin, aynı zamanda çevrelenmelerinin önüne geçmek için de yeni çalışmalar yapmaya başlamıştır. Bu açıdan ilk hedef NATO’nun genişlemesinin önünü almak ve uluslararası örgütlerde Rusya’nın çıkarlarını savunmak olarak belirlenmiştir.

Bu fikir dünyasına girilmesiyle birlikte ABD-Rusya ilişkileri gerilmiş, enerji ticareti vesilesiyle gelişen AB ilişkileri de Doğu Avrupa’daki gelişmelerle beraber değişik bir seyir almıştır. AB’nin güçlü ülkeleri; Fransa, Almanya ve İngiltere ile ilişkileri pekiştirme yoluna giden Putin, böylece AB’nin ortak bir dış politika izlemesini olanaksız kılmıştır. Bu hedefinde bir süre başarılı olan Putin, 2004 yılında Ukrayna’da yaşanan iktidar değişimiyle AB ile önemli bir kriz yaşamıştır. Yeni yönetime karşı çıkan Rusya,  Ukrayna’nın kendilerine olan borçları ödemesini istemiş ancak olumsuz cevap alınca Ukrayna üzerinden  AB’ye giden gazı kesmiştir. Bu durum AB ile Rusya arasında bir enerji krizine dönüşürken, Rusya enerji ticaretini AB üzerinde bir baskı aracı olarak kullanabileceğinin mesajını vermiş oluyordu.

Tek kutuplu dünya düzenine ilk isyan

Bu tarihten itibaren Putin’in politikalarında realist bir yaklaşımı benimsediği görülmektedir. 2005 yılında Sovyetlerin çöküşünü yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi olarak tanımlayan Putin, Sovyetlerin Komünist rejimden önce vatan sevgisini öğrettiğini belirtmiştir. Dönemin bazı düşünürlerinden etkilenen Putin, Rusya’ya yayılmacı bir dış politika stratejisi kazandırmıştır.

Bu politika sonrası ABD ile ilk gerilim ise George Bush’un 2002 yılında 1972 tarihli Anti-Balistik Füze Anlaşması’nı feshetmesinin ardından ABD, doğudaki “güvenilmez devletler”den gelecek uzun menzilli füze tehdidine karşı ulusal füze savunma sistemi kurulmasını planlamasıyla başlamıştır. Bush bu plan dahilinde 2007 yılında Çek Cumhuriyeti’ne radar ve Polonya’ya önleyici füze sistemi yerleştirilmeyi hedefliyordu. Putin ise ABD’nin füze savunma kalkanı projesiyle Rusya’yı hedef aldığını açıklamıştı. 2007 yılında konu üzerine Münih Güvenlik Konferansı’nda açıklama yapan Vladimir Putin, ABD’nin tek kutuplu bir dünya kurmak istediğini, bu tavrın dünyadaki huzur ve istikrarı etkilediğini, Rusya’nın bunu kabul edemeyeceğini ve Avrupa’ya füze kalkanı kurulması halinde gereken cevabı vereceklerini açıkladı. Böylece Putin Rusya’nın yeni dış politikasının çerçevesini çizmiş oluyordu.

Putin bu açıklamalarıyla NATO’nun büyümesinden duyduğu rahatsızlığı açık şekilde ifade ediyordu. Doğuya doğru genişleyen NATO’nun eski Sovyet topraklarına dayanmasından rahatsız olduklarını fakat kendilerinin anlaşmalara riayet ettiğini ve hala müdahalede bulunmadıklarını dile getirmişti. Göreve geldiği ilk zamanlarda ideolojik tutumlardan kaçınan Putin, 2008 yılından sonraki süreçte milliyetçilik kavramını ön plana çıkarmıştır. Ayrıca bu dönemde Avrasyacılık anlayışı da gündeme gelmiştir.

ABD’nin küreselleşme hareketine karşı çıkan Putin, Rusya içerisinde kültürel köklerin korunmasına büyük bir önem veriyordu. Rusya’nın eski süper güç hüviyetini kazanması için büyük bir gayret gösteren Putin, dünyadaki etkinliklerini de bu nispette arttırmaları gerektiğini savunuyordu.



Putin’in yeni yayılmacı politikası Batı ile ilişkileri gerecekti. 2008 yılında Kosova’nın ABD desteğiyle bağımsızlığını ilan etmesine Rusya tepki göstermişti. Aynı yıl Rusya’nın sınır komşuları Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO’ya üyeliklerinin gündeme gelmesi ise Putin yönetimi tarafından çevreleme politikasının yeni bir adımı olarak değerlendirilmişti. Bunun üzerine Gürcistan’a askeri müdahalede bulunan Rusya, ülkeyi işgal etmiş ve Gürcistan’ın NATO’ya girmesinin önünü kapatmıştır.

2009’dan itibaren Rusya’nın kuşatılmasına karşı çalışmalar yürüten Putin, 2010 yılında başlayan Arap Baharı ve bir yıl sonra Rusya’da başlayan kitlesel eylemler sonrası oldukça sıkıntılı bir süreç yaşamıştır. İdeolojik olarak bu dönemde milliyetçilikten beslenmeyi hedefleyen Putin, ayrıca Avrasyacılık düşüncesine de iyice sarılmıştır. Çağdaş Rus milliyetçilerinden etkilenmeye başlayan Putin, yeni ulusal ideolojisini Ortodoks dini ve Avrasyacılık üzerine temellendirmiştir. Yeni ideolojiye göre Ortodoks dini Rusya’ya Slav medeniyeti üzerine hakimiyet gücü tanırken, Avrasyacılık ülkenin doğu ve güney sınırlarının güvenliği için önemlidir.

Rusya bu yeni ideolojisi çerçevesinde 2014 yılında borçlar ve doğalgaz nakliyatı konusunda anlaşmazlık yaşadığı Ukrayna’ya ait olan Kırım’ı işgal etmiştir. Ukrayna’nın Rusya’yı çevrelemek isteyen güçlere maşa olduğunu dile getiren Putin, yapılan askeri müdahale için Rus halkını egemenliklerinin tehlike altında olduğuna ikna etmeye çalışmıştır. Yaptığı bir konuşmada Rusya’yı ‘kuşatılmış bir kale’ şeklinde tanımlayan Putin, burada NATO’ya dikkat çekmiş ve bu örgütün Rusya için başlıca askeri tehdit olduğunu söylemiştir.

Son olarak Rusya, Suriye politikasında da Batılı ülkelere DAEŞ’i bitirmek için ortaklık teklif etse de, bu öneri olgunlaşmadan Suriye’ye askeri müdahalede bulunuyor ve ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü takdirde sınırlarından uzak bir noktaya da operasyon düzenleyebileceği mesajını veriyordu. Putin’in görevi ilk geldiği zamanlarda uyguladığı Batı ile dostane tutum yerini mücadeleye bırakıyordu.