Post-Truth: Siyaset

Post-Truth kavramı ilk kez Sırp asıllı Amerikalı Oyun yazarı Steve Tesich tarafından 1992 yılında The Nation dergisinde yayımlanan yazısında geçiyor. Amerikalı yazar Ralp Keyes’in 2004’te yayımlanan “The Post-Truth Era: Dishonesty and Deception in Contemporary Life” ''Hakikat Sonrası Çağ: Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma” adlı kitabında ise bu kavram derince kuramsallaştırmaya başlandı.

Keyes’in yayınlamış olduğu kitapta içinde bulunduğumuz dönemi şöyle tanımlamakta, “Beyaz yalan dostu bir çağda yaşıyoruz. Diğerlerini aldatmak bir nevi boş zaman faaliyetine dönüşmüş durumda. Şu konuda ikilemdeyiz: Bir yandan kendi yalanlarımıza bahane bulurken diğer yandan yalancılığın bu kadar yaygın olması karşısında dehşete düşüyoruz.” Oxford Sözlük ise kelimeyi şöyle tanımlamakta, ‘Post-truth’ bir sıfat olarak, ‘nesnel hakikatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumudur’. 2016 yılında Oxford post-truth’ı yılın sözcüğü olarak seçti. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi sözcük köken itibariyle eskilere dayanmaktadır, Oxford Sözlüğün sözcüğü yılın kelimesi olarak seçmesindeki neden ise algı yönetiminin tasarlanmış gerçeklerle sağlanıyor olmasıdır.

Keyes kitabında Yalan ve aldatma nasıl gündelik toplumsal refleksler haline geldi?, Birinin yalan söylediğini bile bile neden onu onaylarız?, Nasıl oldu da kamuoyunu gerçeklerden çok kanaat ve duygular belirlemeye başladı? sorularından yola çıkıyor, tarih boyunca yalan söylediğimizi kabul ederken, bugün neden yalanın geçer akçe olmaya başladığını sorguluyor. 

Bilindiği üzere post öneki bir şeyin sonunun geldiğini ifade etmek için kullanılan bir kelime, bu spesifik kullanımında, genel kullanımının aksine ‘bir olay ya da vakıadan sonra gerçekleşen’ anlamında değil, ‘önüne geldiği kavramın artık önemsiz ya da gereksiz kabul edildiği bir zaman ait’ manasında kullanılıyor. Postmodernizm kelimesinde yaşanan modernizm sonrasında dünya anlamı çıkmaktadır yani postmodernizm kullanıldığı vakit ifade edilmek istenen günümüz dünyasının modernlik sonrasıdır. Post-Truth da hakikatten sonraki durumu ifade etmek için — gerçeğin değerinin kalmadığını ifade etmek için kullanılmaktadır, bu kavramı “gerçek sonrası” politik bazda el aldığımız zamansa ortaya kurgulanmış, tasarlanmış gerçekler çıkıyor. 

Günümüzde Post-Truth

Avrupa’nın, özellikle 2016 yılında dolaşıma soktuğu ve Oxford Sözlük’ün de 2016’nın kelimesi olarak seçtiği post-truth özellikle politik ve medyatik çıkmazlara işaret ediyor. Yitirilen ya da kendince yaratılan “yeni gerçek” vurgusuyla samimiyetin, içtenliğin ve dürüstlüğün heba edilmesi kavramın günümüzde geldiği anlamı karşılıyor. Post-truth kavramının; manipüle edilen bilginin üzerine yaratılmış sahte gerçek olması, elbette kitlelerle ilişkili olan bir durum. Burada amaç söylenenin sorgulanması değil, kitleleri iki dudak arasında coşturabilmektir. Bu da teatral bir şovun gerekliliğini gösterir.

Post-Truth ve Troll

Gerçeğin çaptırılmasındaki en önemli etken ise sosyal medya ortamında peyda olan “troll” müessesesidir. Bir duyguyu, düşünceyi, söylemi gerçekliğinden koparıp kaos yaratarak söylenen şeyin salt anlamı yitirilebilir ve hatta söylem sahibi söylemediklerinin sorumlusu olabilir. Bu bakımdan, troll dediğimiz şahıslar de post-truth kavramının içinde önemli bir yere sahip. İçerisinde yaşadığımız bu post-truth çağında troll bir meslek haline gelmiş durumda.

Tasarlanmış gerçeklerin yayılmasındaki bir diğer etkense sosyal medya platformlarında eko odalarının oluşmasıdır. Eko odaları, Akdemisyen ve İletişim Profesörü Cass Sunstein şu şekilde tanımlanmaktadır: Sosyal paylaşım sitelerinde kendisine yakın insanları takip edenlerin içine düştükleri durum. Farklı düşünsel pozisyonlar almış bireylerin hesaplarını takip etmemek, bu anlamda tek ve kendimize yakın bir sesi duymamıza neden oluyor. Bireylerin kendi dillendirdikleri düşüncelerini farklı ağızlardan duymaları, kendilerini haklı saymalarına neden olabilmekte.

Post-Truth ve siyaset

Kavram yeni yeni gündemde olsada özellikle halkla İlişkiler, gazetecilik yahut sosyal ağlar gibi meseleler üstünde çalışanlar için pek bilinmeyen bir meseleye işaret etmiyor. Ayrıca kitle iletişim cihazlarının ve platformlarının yangınlaşmasıyla birlikte doğru bilgiye ulaşılmasında yaşanan problemlerden ötürü büyük bir önem arz etmektedir. Güvenilir kuruluşların yayın yapmasının dışında iletişim teknolojilerin gelişmesiyle her kesim, birey yayıncı konumuna yükselmiştir, bu güvenilir olmayan kaynaklardan bilginin yayılması anlamına gelmektedir. 

Post-truth (hakikat sonrası) siyaset (post-factual siyaset olarak da adlandırılıyor bazen), tartışmanın büyük ölçüde, politikanın detaylarından kopuk şekilde duygulara yöneldiği ve hakikatlere yönelik argümanların yok sayıldığı bir politik kültür olarak tanımlanıyor. Bu tür politikanın belirleyici özelliği olarak da şaşırtıcı olmayan bir şekilde kampanyacıların, medyanın veya bağımsız uzmanların yanlış oldukları tespit edilse bile, konuşma noktalarını tekrarlamaya devam etmeleri olduğu belirtiliyor.

Post-Truth ile algı yönetimi arasında büyük bir bağ vardır ve ortaya atılmasındaki en büyük nedenlerden bir taneside kurgulanmış gerçeklerle toplumların yönlendirilmesidir. Popülizme bağıntılı olan kavram 2016 yılından sonra daha fazla dillendirilmeye başlanmış ve Oxford Sözlük tarafından yılın kelimesi olarak seçilmiştir. 2016 yılında ki ABD Başkanlık Seçimlerinde Donald Trump’un ve Brexit sürecinde tasarlanan gerçeklerle toplumların yönlendirilmesi bu kavramın kullanılmasını daha da yaygınlaştırmıştır. 

Yaşadığımız şu dönemlerde gerçeklerin pek bir önemi kalmamıştır. Post-gerçek kavramına atıflar ilk olarak Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çıkmasına dair referandum sürecinde, yani Brexit tartışmaları sırasında yapıldı. Brexit savunucularının aslı astarı olmayan birçok argümanı en yetkin ağızlardan dolaşıma sokmaları ve işin kötüsü bu yalan iddiaların kitlelerce doğru kabul edilip seçim sonuçlarını etkilemesi AB üyeliğini savunanları çileden çıkarttı. İddialar arasında İngiliz sağlık sistemi NHS’e gidecek paraların AB’ye destek olarak aktarıldığı, yani sağlık sisteminden yeterince faydalanamayan İngilizlerin AB’yi suçlaması gerektiği vardı. İşin aslının iddia edilenin tam tersi olması sonucu değiştirmedi, bu yalan iddiaya milyonlarca insan inandı ve sonuçta referandum Brexit lehine sonuçlandı. Tasarlanan gerçeklerle algı yönetimini, liderler beden dilleri ve geliştirmiş oldukları argümanlarla desteklemektelerdir, bunun sonucunda gerçekler gün yüzüne çıksa dahi toplumun bir çoğu tasarlanmış yalanlara inanmaya devam etmektedir. 

Brexit sürecinden sonraki kırılma noktası ise 2016 ABD Başkanlık seçimlerinde yaşandı. Kampanya süresince Donald Trump’un gerçeği yansıtmayan argümanlara dayanarak polemikler yarattı ve ana akım medya da ekranlarda reyting, internette ise trafik uğruna gündemi bunlarla doldurdu. Sosyal medya platformalarının her kesim tarafından kullanılıyor olması, özellikle Facebook ve Twitter’da Trump destekçileri arasında yalan haberler hızla yayıldı, uzun süre dolaşımda kaldı ve kamuoyunun adaylar ve politikalarıyla ilgili algısını manipüle etti. Her ne kadar bu haberlerin Trump’un seçilmesinde tek etken olmasa da, seçim sonuçları üzerinde ciddi bir etkisi olduğu her kezim tarafından dillendiriliyor.

Sosyal medyanın, kamuoyunu manipüle etmesi hususunda vurgulanan birkaç temel nokta var: İlki özellikle Facebook’un algoritmaya dayanan içerik gösterme mekanizmasıyla ilgili. Facebook algoritması, kullanıcılarına ilgilerini çekebilecek, etkileşime girecekleri içerikleri sunacak şekilde tasarlanmış. Dolayısıyla, kullanıcılar ekseriyetle Facebook akışlarında kendi siyasi görüşlerine uygun içeriklerle karşılaşıyor, karşıt fikirlerden haberdar olmuyorlar. Algoritmanın filtrelediği içerikler tek yönlü olduğundan, bu yapıya filtre baloncuğu (filter bubble) deniyor. Benzer şekilde özellikle Twitter’da kullanıcıların hep kendileriyle aynı görüşte kullanıcılarla takipleştmeleri ve etkileşime girmeleri sonucunda yankı fanusları (echo chamber) oluştuğu söyleniyor.

Şuan için yaşadığımız dünyada post-truth veyahut her hangi bir yolla algı yönetimi devletler için, liderler için bir gereklilik haline gelmiştir. Bunun başlıca nedenlerinden biri tanesi her an toplumların, halkların devletlere karşı isyan etme ihtimalinin bulunmasadır. Dünya bir düzensizlik içerisindedir, adaletin yok olmaya başladığı, gelir dağılımında ki farkın artarak derinleşmesi ve orta sınıf gelirin yok olması, suç oranlarının giderek artması, devletlerin halklarını suçlu görmeye başlaması, açıkcası halk tarafından oluşturulan devlet sisteminin halkın ihtiyaçlarına yönelik çalışmaması. Hal böyle olunca, hayıflanmalar başlamış ve halk ele avuca sığacak mı acep, ayaklanma olur mu hezeyanları dünya politikacıları arasında konuşulmaya başlamıştır. Biliyoruz ki, rakamlarla ikna edilemez noktaya gelen halka, yeni bir aşı gerekiyordu. Bu aşının adı da sosyal medya oldu.

2017 yılı için yine bir çevrimiçi sözlük platformu olan Collins Dictionary yılın kelimesi olarak ‘fake news’ı seçmişti. ‘Fake news’ propaganda ve yanıltma amacıyla çoğu zaman sansasyonel içerikli, özellikle sosyal medyada yayılan haberler olarak tanımlanabilir. ‘Fake News’ 2017 yılında ABD Başkanı Donald Trump’un sıkça kullanmasıyla gündeme oturmuş ve farklı siyasetçiler ve aktörler tarafından da yaygın şekilde kullanılmaya başlanmıştı.

Oxford Sözlük 2018 yılı için ise "misinformation" sözcüğünü yılın kelimesi olarak seçti. "Misinformation", ‘kötü niyet ve yanıltma amacı gütmeden yayılan yanlış bilgi’ olarak tanımlanıyor. Bu kelimenin Türkçe’deki karşılığı ‘yanlış bilgi’ olarak ifade edilebilir. 2017 ve 2018 yıllarında seçilen bu sözcükler post-truth kelimesinden önce başlayan tasarlanmış gerçeklere dayalı siyasi dönemin bitmediğini aksine katlanarak arttığını göstermektedir.