Mavi Vatan nedir? Libya mutabakatı neden önemli ve ne anlama geliyor?

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik alanların çizilmesine ilişkin Libya ile imzaladığı mutabakat, burada Türkiye ve KKTC’siz çıkarları doğrultusunda ittifak yapan ülkelerin bağrına bir hançer gibi saplandı. Doğu Akdeniz’deki savaş, sadece doğalgaz ve petrol üzerine kurulu değil, Libya mutabakatı aynı zamanda Türkiye’nin güneyden kuşatılmasının da önlenmesi açısından çok önemli.

Mavi Vatan’ın fikir babası Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz, Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasını, gelişmeleri, verilen mücadeleyi Youtube üzerinden yayın yapan Veryansın Tv’de Nihat Genç’e şu şekilde değerlendirdi:

“Kıta sahanlığı kavramı, 1947 yılında ABD Başkanı Henry Truman zamanında orta atıldı. O yıllarda Amerika’nın doğu sahili açıklarında kıyıya yakın bölgede petrol çıkarıldı. İnsanlık bu gelişmeyle birlikte ilk defa şunu gördü; suyun altındaki petrol kaynaklarına delme yöntemiyle ulaşılabiliyor ve çıkarılabiliyor. Demek ki suyun altında başka bir dünya var. Orası da bir vatan, hem de ne vatan…

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz

1958 yılında imzalanan Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmesi, kıta sahanlığını tarif etti. Sözleşmede; ‘Kıta sahanlığını 200 metre derinliğe, okyanus devletiysen 200 mil hatta 350 mil derinliğe kadar uzatabilirsin. Bunu ilan etmene gerek yok. Bu başlangıçtan itibaren hukuken senindir’ tanımlaması yapıldı.

Kıta sahanlığı, ilan edilmesi gereken bir şey değil. Sadece bir gelişme karşısında ‘burası benim kıta sahanlığım’ diyorsun. Münhasır ekonomik bölge farklı, onu ilan etmek zorundasın.

Zaman geçtikçe, dünya nüfusu artmaya başladı. Dünya nüfusunun artmasıyla beraber gıda ve enerji ihtiyacı da paralel olarak artıtı. Bu arada teknoloji de gelişmeye başladı. Teknolojinin gelişmesiyle ne oldu; petrol ve doğalgaz aramak için yer altında delme operasyonlarının gelişmesine vesile oldu.

Dünyanın en büyük çukuru olan Mariana Çukuru’nda dahi delme operasyonu yapılabilecek seviyeye ulaştı teknoloji. Bizim Fatih Sondaj Gemisi’nin derinliğe inme olasılığı 5 bin metre civarında. 1950’li yıllarda bunları hayal bile edemezdiniz. Teknolojiyle beraber denizde, okyanusta arama çalışmalarında bir gelişme yaşandı.

SUYUN KİTLESİNİN SAHİBİ DE SENSİN

Dünya nüfusu her 15 yılda bir milyar artıyor. Bu insanların gıdaya ihtiyacı var ve en çok da nerelerden karşılanıyor, denizden. İnsanlar zamanla, ‘bu balıklar bizim kıta sahanlığımızda geziyor ama başkaları gelip bunu avlıyor’ diye düşünmeye başladı. Kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge gibi balık haklarında bir kısıtlama getirmiyordu. Münhasır ekonomik bölge kavramı, 1982 yılında Birleşmiş Milletler Deniz Hukuk Sözleşmesi’yle ortaya çıktı.

Sözleşmede; ‘Kıta sahanlığını ilan etmen gerekmiyordu ama münhasır ekonomik bölgeyi ilan etmen gerekiyor. İlan etmen için de bütün kıyıdaşlar ile sınırlandırma anlaşması yapıp ilan etmelisin. Suyun kitlesinin sahibi de sensin’ ifadeleri yer alıyordu. Buna göre, suyun içindeki balığın, aklınıza gelen her şeyin sahibi de sen oluyorsun.

Türkiye olarak Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge ilan etmediğimiz için başka ülkelerden gelen balıkçı filoları, ICCAT’ın verdiği kota çerçevesinde bizim sularımızdaki Tuna balıklarını, ton, orkinos gibi balıkları avlıyorlar. Kabaca bunun ülke ekonomisine verdiği yıllık kayıp 300-400 milyon dolar.

ICCAT: Atlantik Okyanusu Uluslararası Koruma Komisyonu. Atlantik Okyanusu ve komşu denizlerdeki ton balığı, ton balığı benzeri türlerin yönetiminden ve korunmasından sorumlu olan uluslararası bir kuruluş.

Bırakın enerji havzası gibi sebepleri, sırf bu yüzden münhasır ekonomik bölge ilan edilmesi lazım. 2000’li yıllarda bir Fransız savaş gemisi, bizim kara sınırımızın kıyısında Mersin açıklarında kota dışı orkinos avlanıyor gerekçesiyle ICCAT denetlemesi yapıyordu. Böyle olaylarla karşılaştık.

Sonradan bu hakların Türkiye açısından olumlu yönde kullanılabilmesi adına üzerine gittik. Türkiye ICCAT’a üye ama kontrol yapmıyordu. Biz Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın zoruyla, sahil güvenliğimize ve savaş gemilerine bu yetkiyi verdirdik. Münhasır ekonomik bölgenin en az enerji kadar bir önemli sebebi de balık. Ayrıca rüzgar jeneratörleri, akıntı terminalleri, suni limanlar, suni adalar, arkeolojik değerler de önemli.

EN CİDDİ SORUN, YETKİ ALANI

Doğu Akdeniz’deki en ciddi sorun, deniz yetki alanı sorunu yani kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sorunu. Ege sorunlarını kesinlikle ve kesinlikle Doğu Akdeniz ile karıştırmamak lazım.

Ege sorunlarının içerisinde, egemenliği Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık veya kayalıklar var. Kardak gibi mesela. Türkiye’nin Ege’deki sorunlar ile hiçbir geri adımı yok. Hatta Kıbrıs ve Kardak kayalıkları, Türkiye’nin bu sorun açısından büyük bir başarısıdır.

Türkiye Lozan’da masaya otururken bir donanması yoktu. Siz eğer barış masasına donanmanız yok iken oturursanız, deniz cephesindeki almanız gereken pek çok hakkı alamazsınız. Bu gayet doğal. Bugünkü donanma, şimdiki gücüyle Lozan’da olsaydı, 25. boylamın doğusundaki bütün adalar Türkiye’de kalırdı. Neden, jeopolitiğin gereği.

Bir kısrak başı gibi kafasını uzatmış bir yarımada devleti var. Batısındaki binlerce ada kuşatılmış. Bu yarımada devletinin bir güvenliğe ihtiyacı var. Buradan baktığınız zaman, doğal olarak 25. boylam ‘ben buradayım’ diyor zaten.

Güneyde nerenin boş durması lazım, doğal olarak Kıbrıs’ın size bakan tarafı. Şu andaki dengeye göre, batıda kuşatılmışlık var, güneyde ise 1974 Barış Harekatı’yla bu kuşatılmışlık kırıldı.

Kıbrıs Barış Harekâtı ile yapmak istediğimiz ana motif; buradaki vatandaşlarımızın yaşama hakkı ve Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye bakan kısmının yabancı güçler, yabancı silahlı kuvvetler tarafından kontrol edilmemesiydi.

Buraya havaalanları yapılabilir, uzun menzilli toplar getirilebilir, 1970 yıllarda güdümlü mermi, balistik füze teknolojileri çok gelişmiş değildi ama bugün Türkiye’nin her yerini vurabilecek füze bataryalarını oraya koyabilirsiniz. Koyun Beşparmak Dağları’nın tepesine, istediğiniz her yere nokta atışı, Türkiye’nin her yerini vurabilirsiniz. Dolayısıyla Türkiye, 1974 yılında güneydeki jeopolitiğini düzeltti.

Şimdi buradaki bütün dertleri ne? Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesini istiyorlar, dertleri ne? Kendi çıkarları açısından bozulan jeopolitiği statüko anteye çevirmek. Yani, ‘kardeşim ben seni yeniden kuşatmak istiyorum’ diyor. Biz Annan Planı’na evet dedik. Mucize oldu da kurtulduk. O kolordu oradan gitseydi, biz güneyden yeniden kuşatılmış olurduk.

ANNAN PLANI

Annan Planı, Türk ve Rum kesimleri halinde bölünmüş Kıbrıs Adası'nın bağımsız bir devlet olarak birleştirilmesini öneren Birleşmiş Milletler planıdır. Adını, planı ortaya atan BM eski genel sekreteri Kofi Annan'dan alır. Eğer Annan Planı kabul edilerek hayata geçirilebilmiş olsaydı, bugün Kuzey Kıbrıs’ta Türk askeri bulunmayacaktı.

Türkiye Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını ne zaman keşfetti? 21. Yüzyıl’ın başlarında. Varlığı her zaman biliniyordu ama devlet uygulamalarıyla keşfedilmiş oldu. 1980 yıllarında, deniz yetki alanlarına ilişkin düzenlemeler ortada yok iken, Doğu Akdeniz’de doğalgaz, petrol çıkacak, gaz hidratlar çıkacak ve dünya buraya çöküşecek diye kimse hayal edemezdi.

Bunu bilenler elitler grubu vardı ancak zamanını bekliyorlardı. Neden bekleniyordu, onlar karadaki kaynakların belli bir seviyeye düşmesini bekliyorlardı. Onların tabiriyle, karadaki petrol kaynakları tepe yapmıştı. Ama şimdi inişe geçti. Şimdi herkes nereye çullandı, denizlere. Bugün dünyada kullanılan petrolün yüzde 30’u, doğalgazın yüzde 50’si denizden çıkarılıyor.

YALPALAMA YILLARI

Türkiye’de siyasi iktidar, 2002-2012 yılları arasında yalpaladı. AB’ye üyelik çerçevesinde, her alanda yalpaladı. ‘Kürdistan’a hoş geldiniz’ yazılarıyla Barzani karşılandı, kumpas davaları açıldı, ‘AB’ye gireceğiz’ diye Hollanda Genelkurmay Başkanı, ‘Türk ordusu nasıl sivilleşir’ başlığıyla Ankara’da konferanslar verdi. Ege’de güven ve güvenlik artırıcı önlemlerde belli bir limitimiz vardı, ‘tatbikat yapmayacağız’ gibi çok tavizler verildi.

Ne zaman ki FETÖ dediğimiz Türk tarihinin gördüğü en yıkıcı, yakıcı ve en alçak grup, devletin her yerine nüfuz edip, dış ve güvenlik politikasına müdahale eder duruma geldi, 15 Temmuz yaşandı, hükümette haklı olarak gördü ki devleti kaybetme riski var, ordusuz kalma riski var, donanmasız kalma riski var, doğru olanı yaptı.

Fırat Kalkanı Harekatı ile biz kamayı saplamasaydık, Kürt devleti denize kadar çıkmıştı. Eğer Türkiye’nin güney sınırında bir Kürt devleti denize çıkmış olsaydı, Kıbrıs’ın kaybı kadar jeopolitik bir yıkım olurdu Türkiye için.

Doğu Akdeniz’de Türkiye çok doğru adımlar attı. Aslında buradaki savaş, 2002 yılının mart ayında başladı. O gün, Türkiye’nin 33-40 enleminde kıta sahanlığımızın en güney ucunda Norveç gemisi Rum kesimi adına sismik araştırma yapıyordu. Giresun firkateyni, Ankara’dan aldığı emirle oraya gitti ve ‘Burası Türk kıta sahanlığıdır, burayı derhal terk edin, güneye ilerleyin’ dedi. Norveç gemisi tıpış tıpış gitti.

Türkiye’nin Akdeniz’deki ilk devlet uygulaması o gündür. Batı şunu gördü; Türkler artık mavi vatanının sınırını çizmiş. 33-40 enlemi halen devam ediyor.

2002’de bunu yaptığımızda ortada bir harita dolaşmaya başladı. AB adına, bir üniversite tarafından hazırlanan Türkiye’yi Antalya körfeziyle İskenderun körfezine sıkıştıran bir haritaydı. Kabaca, bizim 150 bin kilometrekarelik bir alanı Meis nedeniyle Yunanistan’a, Kıbrıs nedeniyle de Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne veriyorlardı. Bu haritayı da kutsal bir değer, değiştirilemez olarak görüyorlardı.

Türkiye’ye kimse fikrini sormadan, AB ülkeleri bunu kabul etti. Kriz burada başladı. Türkiye bu işin böyle olmayacağını biliyordu. 2004 Annan planı devreye sokulmak istendi. Bunlar tek taraflı olarak, 1 Mart 2004 tarihinde harita paralelinde 2003 yılından geçerli olmak üzere münhasır ekonomik bölge ilan ettiler. 2007 yılında Lübnan ile 2011 yılında da İsrail ile sınırlandırma anlaşmaları yaptılar.

Esas kayıp kimden, Türkiye’den. Halbuki sözleşme ne diyor? Devletlerin hak ve nispetleri paralelinde karşılıklı bunlar tartışılır, çözüm bulanamazsa Adalet Divanı’na getirilir.

RUSYA BAĞIMLILIĞINDAN KURTULMA ÇABALARI

2004 yılındaki bu komplo sıralarında Türkiye, çok yoğun bir Karadeniz politikası dönemi yaşadı. NATO’yu Karadeniz’den uzak tutmak istiyorduk. Çünkü NATO Karadeniz’e girerse burası Basra Körfezi’ne dönüşürdü. Tarihimizden aldığımız ders gereği Karadeniz’in sakin tutulması gerekiyordu. Sadece kıyıdaşlarımızla birlikte sakin tutulmalı. Türkiye Deniz Kuvvetleri’nin soğuk savaş politikası da buydu. Karadeniz’de bir kere bile NATO tatbikatı yapılmamıştır.

Bu arada, Ege ikinci plana gitti. Neden gözler Doğu Akdeniz’e çevrildi? Çünkü İsrail, Doğu Akdeniz’de 1990 yılının ortalarında Delek Leviathan sahalarında ve Hayfa açıklarında doğal gaz çıkardı. İsrail, kendi ihtiyacını karşıladığı gibi ihracat potansiyeline de ulaştı.

Ne gördük, bu bölgede başka gaz sahaları gelecekte ortaya çıkacak. Dünya enerji devleri, önce İsrail’i hallettiler. Annan planı ve ardından Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin Avrupa Birliği’ne alınması. İki önemli jeopolitik faktörden biri, Güney Kıbrıs’ın AB’ye alınmasıyla Avrupa Birliği’nin yaklaşık 2,5 milyon metrekare deniz yetki alanlarının Mısır’a kadar uzatılması, diğeri de Rus doğal gazına muhtaç AB’nin ABD lehine dengelenmesi lazımdı.

5 Haziran 2019’da Beyaz Saray’dan sızdırılan haritayla, Avrupa Birliği ülkeleri için ‘Rus gazına bağımlılığı azaltmada Doğu Akdeniz’in rolü ne olur’ sorusunun cevabı aranıyordu. Buna odaklıydı harita. Türkiye, bu resmi gördü.

ABD’nin 2015 yılında üzerinde çalışmaya başladığı yeni Doğu Akdeniz stratejisine ilişkin harita 5 Haziran 2019’da basına sızdırıldı. Bu haritaya ilişkin ABD’de yazılan makalelerde stratejinin amacının Rus gazının Avrupa’dan soyutlanması olduğu ifade ediliyordu.

1 Mart 2006’da Akdeniz Kalkanı Harekatı’nı başlattık. Aynı yıl da ‘Mavi Vatan’ konseptini attık ortaya. Akdeniz Kalkanı ile ‘Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı buraya geliyor, burada muazzam bir tanker trafiği olacak, 50 milyon ton petrol yıllık hareket var’ mesajı verdik.  

Sadece enerji alanı harekâtı olarak görmeyelim. Esas bizim yetki alanımıza giren gemilere, ‘kardeşim çık buradan’ diyebilelim. Ne geldi arkasından, Avrupa Birliği’nin 2009 yılı Avrupa İlerleme Raporu’nun 36. Maddesinde nokta atışı yapılarak, ‘Türk donanması, Kıbrıs’ın petrol, doğalgaz arama sismik çalışmalarına engel oluyor’ deniliyor. Burada bir şikayet var.

2011’de biz tutuklandık. O kadar barizdi ki; ana neden Doğu Akdeniz, ikinci neden Karadeniz. Rusya-Gürcistan savaşı sırasında ABD gemisini Karadeniz’e sokmadık.

Üçüncü neden 1 Mart Tezkeresi. 1 Mart Tezkeresi’ne katkı sunan, Mersin’deki görüşmelere katılan, ABD aleyhindeki bütün subayları aldılar. Türkiye’nin Ege’de Kardak benzeri olaylardaki proaktif (herşeye karşı tedbiini önceden almış) tutumunu caydırmaya çalıştılar. Mesela, o dönemde Kardak’a çıkmış subay-astsubaylar tamamı alındı. Mesaj veriyorlar, ‘düşünmeyeceksin, eylemde bulunmayacaksın, benim izin verdiğim kadar hareket edeceksin’ diye.

1 MART 2003 TEZKERESİ

11 Eylül 2001 saldırılarını bahane eden ABD ve müttefikleri önce Afganistan’ı işgal etmiş, sıradaki hedefi Irak’tı. 1 Mart tezkeresi, Irak krizi konusunda hükümet tarafından 25 Şubat 2003'te TBMM'ye sunulup genel kurulda reddedilen ve tam adı "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması için Hükümet'e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi" olan tezkeredir.

O dönemde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın da katkılarıyla Doğu Akdeniz’de bir milli duyarlılık oluşturulmuştu. Milli duyarlılığı oluşturanlara karşı düzenlenen Balyoz ve Ergenekon kumpaslarını en başından beri yaşadım. O dönem Doğu Akdeniz’deki bu uyanış hedef alınmıştı.

Doğu Akdeniz, Karadeniz havzasında hegemonya şu anda el değiştiriyor. Rusya’nın kuşatılması, Çin’in kuşatılması, Hazar üzerinden gelerek Bakü-Tiflis-Kars demiryoluyla birleşen hattın güneyden kuşatılması, Akdeniz’e çıkışı olan bir Kürt devletinin kurulması, Türkiye’nin Mavi Vatan’ının 150 bin kilometrekaresinin çalınarak Rum haydut devletine ve Yunanistan’a verilmesi, Türk askerinin Kuzey Kıbrıs’tan çekilmesi sağlanarak bağımsız KKTC’nin sona erdirilmesi. Şu an hegemonya el değiştirirken direniş kampları buralar. Buna Atlantik sistem izin vermek istemiyor.

ÖNLERİNDEKİ ENGEL TÜRKİYE

Buna en büyük engel kim, Türkiye. Türkiye’nin Çin ile Rusya ile yakınlaşması, S-400 krizi. Türkiye bir yandan NATO üyesi ama bir yandan NATO üyeleri her biri Türkiye aleyhinde muazzam işler yapıyor. Her iki ayda bir Türkiye aleyhine tatbikat olur mu? Güney Kıbrıs, İsrail, Fransa, İtalya, Amerika, İngiltere sürekli tatbikat yapıyor. Veya bir ülkenin güneyinde 7 tane ittifak kurulur mu? 7 ayrı ittifak var şu anda. Filistin bile ittifakta Türkiye’ye karşı.

Hükümet, Doğu Akdeniz konusunda doğru işler yapıyor. Fatih gemisinin Baf’ın 45 mil batısında delme operasyonu yapması ve delmesi oraya bayrağı çakmaktır bir kere. Artık buradan Türkiye’yi kimse çıkaramaz. Bu iş bitti bir kere. Hani Türkiye’yi şikayet edip duruyorlar ya Kıbrıs’ın kıta sahanlığı falan diye. O iş bitti artık.

İkincisi, çok kısa sürede iki tane sismik geminin alınması çok ama çok önemli. Donanma nereye kadar, sürekli askeri güç gösteriyordunuz. Halbuki sizin o alanı kullanmanız lazım. Zaten kullanmadığınız alan sizin değildir. Onları da çıldırtan bu. ‘Türkler bu kadar kısa sürede bu kararı nasıl verdi’ diye çıldırıyorlar.

Şu an Oruç Reis gemisinin personelinin yüzde 60’ı Türk. Adım gibi eminim iki yıl içinde yüzde 100’ü Türk olacak. Sismikçiler de Türk olacak. Fatih’in ki tabi daha zor. Delme işlemi yaptığı için. Ama Türkiye bunu tabi ki hedeflemeli. Hızlı iş yapan bir insan karakterimiz var bizim. O yüzden, 18 Mart 2019’da Dışişleri Bakanlığı’nın Birleşmiş Milletler’e tekrardan doğu, batı ve güney sınırlarını deklare etmiş olması önemli.

‘Türkiye Doğu Akdeniz de herkes ile kavgalı’ deniyor. Suriye ve Mısır için haklı olabilirler. Bunlarla düzelebilir de. Burada esas sorun, ana enerji alanı Doğu Akdeniz. Türkiye’nin odaklanması gereken alan Doğu Akdeniz. Tuzağa düşülmemeli. Jeopolitik önceliğimizi iyi belirlememiz lazım.

Önce Mavi Vatan Tatbikatı’nı yaptık, donanmayı yığdık buraya. 6 Mayıs’ta Deniz Kurdu’nu yaptık. 130 gemiyi yığdık buraya. Devletin yaptığını doğru buluyorum.

EGE’DEKİ YUNAN İŞGALİ

Türkiye’nin devlet politikası olarak 1964’teki 6 mil karasuyu ilanı hatadır. 3 mil de devam ettirip, Yunanistan’ı 3 mil geri gitmeye zorlamalıydı. Lozan anlaşmasıyla Yunanistan’ın kara suları 3 mildi. 1936’da 6 mile çıkardı. Biz 6 mile çıkarmadan ‘3 mil geriye git’ diyebilmeliydik.

O zaman, Ege’nin açık deniz alanları yüzde 79 olacaktı. Nedir yüzde 79, serbest. Hiçbir şekilde ticaret gemileriniz durdurulmaya muhatap olmayacaktı. Halbuki Yunanistan kara suyunu 6 mil, hele hele 12 mil yaptığı halde siz nerede kalıyorsunuz? Sakız adasının kuzeyinden aşağı inemiyorsunuz. Bu ne demek, ‘boğazınızı sıkıyorum, nefes alamazsın’ diyor.

Mısır’ın, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne karşı kaybettiği 10 binlerce metrekarelik bir alan var. Mursi iktidara geldiğinde, 2003 yılında Güney Kıbrıs ile yapılan anlaşmanın feshedilmesi için bir milletvekili önerge verdi. Şimdiki Cumhurbaşkanı Sisi, kendi ulusunun sonsuz çıkarları doğrultusunda Türkiye ile işbirliğine gidebilir. Suriye, aynı şekilde. Suriye, Lübnan, Türkiye ve Libya neden bir doğalgaz forumu kurmuyor?

Sadece askeri güçle değil, sismik güçle değil, diplomatik güçle de yardım edebilirsiniz. Ben hala Dışişleri Bakanlığı’nı çözebilmiş değilim. Dışişleri, Türkiye ile Libya’nın karşılıklı sahildar olma konumunu kabul etmiyor. Bunu kabul edip, Libya ile temasları derhal hızlandırılması lazım. Mavi Vatan artık ölmez.”

TÜRKİYE’NİN TEZLERİNİ GÜÇLENDİRDİ

Emekli Tuğamiral Cem Gürdeniz, Türkiye’nin Libya ile yaptığı anlaşmayı da şu şekilde değerlendirdi:

Bu anlaşmanın en önemli özelliği, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile Mısır’ın veya Yunanistan ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında yapılabilecek bir sınırlandırma anlaşmasının arasına kama gibi girmesidir. Anlaşma, bu süreçte Türkiye’nin tezlerini güçlendirecek bir konum yaratmıştır.

Türkiye’nin bu çerçevede bundan sonra yapması gereken, aynı etkiyi sağlayacak bir anlaşmayı Suriye ile akit altına almasıdır. Türkiye, 100 yıl önce ana vatanından büyük parça koparmaya çalışan emperyalizme nasıl tokat attıysa, benzeri bir süreci 100 yıl sonra kendi Mavi Vatan’ında yapmaya çalışanlara aynı etkiyi yaratan bir süreci başarı ile uygulamaktadır.”

CEM GÜRDENİZ KİMDİR?

24 Mart 1958 tarihinde İstanbul’da doğan Cem Gürdeniz, 1979 yılında Deniz Harp Okulu Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirerek Deniz Teğmen rütbesiyle donanma gemilerinde güverte subayı olarak göreve başladı.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda çeşitli görevlerde bulunan Gürdeniz, Deniz Kuvvetleri Plan Prensipler Başkanlığı görevini yürüttüğü sırada 11 Şubat 2011 tarihinde sözde Balyoz Davası’nda sahte delillerle tutuklandı. Anayasa Mahkemesi’nin 19 Haziran 2014 tarihindeki yeniden yargılama kararıyla özgürlüğüne kavuşan Gürdeniz, 9 Haziran 2015 tarihinde beraat etti.

Cem Gürdeniz’in Deniz Kuvvetleri Dergisi’nde 1979-2005 arasında 22 makalesi yayımlandı.  Gürdeniz, Mavi Uygarlık, Cumhuriyet Donanması, Açık Denizlere Doğru Deniz Kuvvetleri, Hedefteki Donanma ve Amatör Denizciler İçin Acil Durum Seyri kitaplarının yazarıdır.

HESAPLARI, AKAMETE UĞRATILMALI

Doğu Akdeniz’de ABD, AB ülkeleri ve bölgedeki diğer ittifakları, sadece doğalgaz ve petrolün izini sürmüyor, aynı zamanda kendileri için gelecekte tehlike oluşturacak devletleri de kuşatma altına almak istiyor.

Bunun bir örneği 2018 yılından itibaren ABD, Doğu Akdeniz’de taraf olarak bölgede varlık göstereceği bir döneme girdi. ABD’nin artan Rusya etkisi endişesiyle NATO, dikkatini Doğu Avrupa’dan, Kuzey Ege ve Doğu Akdeniz’e doğru genişletti. Doğu Akdeniz’de doğalgaz projeleri, alternatif enerji hatları ve enerji güvenliği açısından yeni üsler edinilirken, bölgedeki limanlarda da ABD askerleri varlıklarını sürdürüyor. Geçtiğimiz yıl içerisinde ABD, Yunanistan’a asker ve askeri teçhizat sevkiyatı gerçekleştirdi.

Türkiye’nin jeopolitik faktörler açısında Libya ile yapmış olduğu işbirliği, hem kendi hem de KKTC’nin haklarının korunması açısından büyük öneme sahip. Türkiye, ABD, AB ve ittifak halindeki ülkelerin hak gasplarının önlenmesi için Doğu Akdeniz’deki diğer denizden komşu ülkeleriyle işbirliğine de gidebilmelidir. Nihayetinde bu ülkeler ile Doğu Akdeniz’de kurulacak işbirliği, bölgede gözü olan ülkelerin ayaklarının kesilmesine de vesile olacaktır.

Mavi Vatan ölmemeli, öldürülmesine izin verilmemeli…