Küresel ilaç sektörü, hastaları ve insanları sömürüyor mu?

İlaç sektörünün, insan odaklı değil para odaklı bir piyasa haline geldiği tartışılır oldu. Uzmanlar, ilaç sektörünün ürünlerini pazarlayabilmek için önce hastalık peydahladıklarını, ardından ürünleri için pazar oluşturduğunu belirtiyor. Hatta uzmanlar, “Hastalanıp doktora gidin ki doktor yaşamak için para kazansın, ilaçları eczaneden satın alın eczane de kazansın, eve döndüğünüzde ilaçları çöpe atın çünkü sizin de yaşamanız gerek” nüktesiyle konunun ciddi boyutlarına işaret ediyor.

Küresel ilaç sektörü, hastaları ve insanları sömürüyor mu?

Neşat Ergül - INTELL4

Önce, ilaç sektörünün dünyada insanların akıllarında soru işaretleri oluşturan uygulamalarına örneklerle bir göz atalım.

İlaç firmaları, sağlık vaat ederken, hastanın iyileşmesi işine gelmiyor. Her hastalığın ilacının yan etkilerini "tedavi" eden ilaçlar orijinal ilaca göre sektöre misli misli kar getiriyor. Küresel ilaç firmaları geri kalmış ülkelerin vatandaşlarını sözde sosyal sorumluluk adı altında kobay olarak kullanıp, kar amacıyla her aşıyı zorunlu hale getirmenin yollarını arıyor.

Uganda, Tayland, Filipinler, Tayvan, Meksika, Porto Riko, Şili, Ukrayna, Çin gibi birçok ülkenin vatandaşları kobay olarak kullanılarak halkın sağlığıyla kumar oynanıyor.

SEN HASTASIN!

İlaç pazarlamasında uzmanlaşan ABD’li M. Vince Perry, “Bir sağlık durumunu hastalık kategorisine dahil etmek” başlığını taşıyan yıllar önceki şaşırtıcı makalesinde, firmaların sıradan psikolojik sorunları nasıl psikolojik hastalık vakalar kategorisine dahil ettiklerinin ipuçlarını verdi.

“Kimi zaman pek bilinmeyen bir sağlık durumu, müthiş bir ilgi odağı haline getiriliyor; kimi zaman da çok eskiden beri bilinen bir hastalık türü yeniden tanımlanıp yeni bir ad verilerek ilk defa ‘keşfedilmiş’ gibi sunuluyor” ifadelerini kullanan Perry, nihayetinde hiçbir şey yoksa da hiç yoktan bir hastalık türü icat edildiğine yıllar önce vurgu yaptı. Vince Perry, ilaç firmalarının viagra ve prozac gibi ilaçları sadece tanımlayıp kataloğa dahil etmekle yetinmediklerini, bu tür ilaçlara nasıl pazar açtıklarını da itiraf etti.

Amaç, her zaman ilaç satışlarını azami düzeye çıkaracak şekilde sağlık durumuyla ilaçlar arasında bağ kurmak olunca, ilaç sektöründeki çok uluslu şirketlerin bu şekilde yeni hastalıklar icat etmesi söz konusu sektörde çok yaygın ve geçer akçe sayılır oldu.

Yeni hastalıklar pazarı oluşturmanın milyarlarca dolar kazanç anlamına geldiğinin farkında olan küresel ilaç şirketleri, bu nedenle insanların sıkıntılarını normal bir şey olmadığını göstermeye başladılar. Çünkü hastalık tanımı ve kataloğa dahil edilen hastalık sayısı ne kadar çok ve genişse sanayi de o ölçüde zenginleşecekti.

Hastalıkları “satmak” farklı pazarlama yöntemlerine göre yapılıyor ama en yaygın olanı insanlardaki korkuyu kullanmaktı. Örnek vermek gerekirse, menopoz döneminde kadınlara hormon satmak için kalp krizi riski öne sürüldü. Çocuklarda görülen en küçük depresyonun intiharla sonuçlanabileceği korkusu kullanılarak anne ve babalara ilaç satışının yolu açıldı.

Ömür boyu kullanılan, otomatik reçeteye tabi anti-kolesterol ilaçları satmak için de vakitsiz ölüm korkusu işlendi. Oysa çoğu zaman şifa niyetine kullanılan ilaçların bizzat kendisi bir dizi hastalığın peydahlanmasıyla sonuçlanıyordu.

 SEKTÖR GÜVEN KAYBEDİYOR

Amerika’da geçtiğimiz ağustos ayında yapılan bir araştırmada, en nefret edilen sektörün ilaç endüstrisi olduğu ortaya çıktı. Araştırmaya göre, ankete katılanların yüzde 58’i ilaç endüstrisiyle ilgili olumsuz görüş bildirirken, sadece yüzde 27’si ilaç sektörüne müspet baktığını ifade etti. Bu anketten çıkan sonuç, Amerika’da neredeyse 19 yıl önce başlayan araştırmalar içinde ilaç sektörününün en kötü sıralaması olarak tarihe geçti.

ABD analitik ve danışmanlık şirketi Gallup’un yaptığı araştırma, yüksek ilaç fiyatlarının, opioid (afyon bazlı ilaçlar) salgınının ve dev ilaç sektörünün büyük lobi faaliyetlerinin endüstriden duyulan hayal kırıklığında büyük etkileri olduğuna dikkati çekiyor. Yine Amerika’da yayımlanan bir makalede, büyük ilaç şirketlerinin CEO’larının, kişisel servetlerini ABD senatörlerinin politik kampanyalarını finanse etmek için kullandığına işaret ediliyor.

BOZUK İLAÇ GERÇEĞİ

Çok uluslu Novartis ve Roche şirketlerinin ucuz olan Altuzan yerine daha pahalı Lucentis' in kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla yasalara aykırı davrandıkları iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Bazı ilaç şirketlerinin tek amacının tabii olarak daha çok satmak, daha çok kazanmak olduğu ve bunun için de ellerinden gelen tüm pazarlama faaliyetlerini uyguladıklarına örnek gösterilebilir.

İngiliz ilaç şirketi, Glaxo Smith Kline (GSK), Porto Rico’ daki fabrikasındaki üretim hatalarından kaynaklanan davada Amerikalı yetkililerle 750 milyon dolar ceza ödeme konusunda anlaştı. Bu, bir ilaç firmasının bilerek bozuk ilaç üretimi ve satışı iddiası için ilk başarılı dava olması yanında, aynı zamanda bir ilaç firmasına verilen en büyük para cezalarından bir tanesi.

Çin de GSK ilaç firmasını 490 milyon dolar para cezasına çarptırdı. Bunun nedeni, firmanın ürünlerinin daha fazla satışını sağlamak için doktor ve devlet görevlilerine 300 milyon dolar para ödediklerinin tespit edilmesi. Aynı şirket, Polonya’da da nefes alma sorunlarında kullanılan Seretide adlı ilacının daha fazla satılması için doktorlara rüşvet vermekle suçlandı.

HASTALIK NASIL İCAT EDİLİR?

Dünyanın en büyük ilaç firmalarından Merck’in yöneticisi Henry Gadsden, 40 yılı aşkın bir süre önce firmasının sadece hastalara ilaç satmasının rahatsız edici olduğunu, bu durumu aşmak gerektiğini belirtmişti. Gadsden, şirketinin aynı sakız üreticisi ve pazarlayıcısı Wrigley gibi sağlıklı insanlara da ilaç satmayı hayal ettiğini söylemişti.

Bu konuda, Fransa’da aylık yayın yapar Le Monde Diplomatique’de yayımlanan makalede, en büyük ilaç firmalarının pazarlama stratejilerinin saldırgan bir tarzda sağlıklı insanları hedef aldığı anlatıldı. Makalede, “Günlük yaşamın tüm iniş-çıkışları artık tedaviye muhtaç psikolojik bozukluk kategorisine dahil ediliyor. Sıradan şikayetler acil müdahale gerektiren korkunç hastalıklar olarak sunuluyor ve giderek daha çok insan hasta kategorisine dahil ediliyor. Bu gün ilaç endüstrisi insanların en temel duygularını, sıradan psikolojik sıkıntılarını, ölümü sömürüyor” ifadelerine yer verildi.

Bu örneklerden yola çıkarak, “ilaç sektörünün önceliği insan sağlığını korumak olan asıl amacına göre mi hizmet üretiyor, yoksa daha fazla kar emeline yönelik yol haritası mı çiziyor” konusunu, kamuoyunun yakından tanıdığı Dr. Yavuz Dizdar’a sorduk.

YAVUZ DİZDAR KİMDİR?

Yavuz Dizdar 1964’te İstanbul’da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi’nin ardından girdiği İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki eğitimini 1988’de tamamladı. Tıp eğitiminin ardından Batman’da yaklaşık bir yıl mecburi hizmet yaptı. 1989-1992 yıllarında İstanbul Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı’nda ilaç bilimi üzerine, 1992-1996 yıllarında Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı’nda kanser üzerine uzmanlık eğitimini tamamladı. Bu eğitimlerinin yanı sıra İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü’nde kanser biyolojisi ve immünolojisi doktorası unvanını aldı. Halen aynı enstitüde radyasyon onkolojisi uzmanı olarak çalışıyor.

Dr. Yavuz Dizdar, “Küresel ilaç sektörü, hastaları ve insanları sömürüyor mu?” şeklindeki sorumuzu, şöyle yanıtladı:

Doğrusunu isterseniz böyle olduğunu düşünmek için elimizde yeterince gözlem ve veri var. İlaç endüstrisi 1990’larda giderek artan bir bileşmeler dönemi yaşadı. Bu süreçten önce ilaçların reklamlarının yapılmasına, ilaç firmalarının tıp kongrelerinde ana rolü üstlenmesine pek izin verilmezdi. Ancak birleşmelerle doruğa erişen süreç beraberinde pek çok yeni ilacın kullanıma sunulmasıyla örtüştü, kongreler ise bunların pazarlanmasının en kolay yöntemidir.

Böylelikle her yeni ve pahalı ilaç kongrelerde yerini bulurken, ilaç sektörü kongrelerin düzenlenmesi ve doktorların katılımında ana rolü oynamaya başladı. Malum, devlet koşullarında, hatta özel koşullarda çalışan doktorlar için bile bir kongreye katılmak demek en az beş bin liralık maliyet getirir. İlaçların giderek daha pahalı hale gelmesi, artan kongre sayısına rağmen bu rakamların ödenmesini olanaklı kılar. Doktorların önemli kısmı da önlerine sürülen yeni sistemi kolaylıkla kabul edince, kongre maliyetlerini ilaç endüstrisi gönüllü üstlendi.

Elbette bu katılım karşılıksız değildir, katılım talebiniz yazdığınız reçete sayısına göre karşılık bulur. Çok kısa süre içerisinde kongrelerin bütünü ilaç endüstrisinin kontrolüne geçerken, karşılığı beklenen reçetelerin yazılmasında da ciddi bir sorun yaşanmadı. Bu şu anlama geliyor; reçete yazılması gereken durumları biraz genişleteceksiniz, yani aslında ilaçsız da tedavi edilebilen durumlar için de reçete yazacaksınız. Nitekim yaşanan bu oldu, aslında gerçekten hasta olmayanlar için de ilaç pazarı oluşturuldu. 

“Sadece ihtiyaç sahiplerine ilaç satmakla yetinilmeyerek, hiçbir sağlık sorunu olmayan bile ‘sen hastasın’ diyerek ilaç tüketicisi haline mi getiriliyor?” şeklindeki soruya ise Dr. Yavuz Dizdar, şu şekilde yanıt verdi:

Evet, bu da son yılların ciddi sorunu haline geldi. Aslında “hastasın” demiyorlar, olası bir hastalığa karşı koruduklarını, hastalanmalarını önlediklerini iddia ediyorlar ki bunun bir bilimsel karşılığı yok. Bunun en iyi bilinen örneği kolesterol ve kalp hastalıkları ilişkisi, kolesterol değerlerinin ortalamadan yüksek olmasıyla kalp hastalığı arasında ilişki olmadığı gibi verilen kolesterol ilaçlarının önlediğine dair güvenilir bir sonuç da yok.

Sözünü ettiğimiz gibi, 1990’larda başlayan bu büyüme eğilimi, hipertansiyon, depresyon, anksiyete gibi pek çok alanı ilgilendirmekte. Burada ilaç endüstrisi elbette tek başına hareket etmiyor, kendinin yarattığı bir akademi vasıtasıyla ilaçların kullanım alanını genişletiyor. Dolayısıyla aslında tıp akademisinin de doğrudan ya da dolaylı ilişkisi var. Ama tabloya daha geniş bir perspektiften bakarsanız ilaç endüstrisi, erken tanıya yönelik check-up hizmetleri, bunları pazarlayan doktorlar, kamuoyunun dolaylı yoldan etkilenmesi için başlatılan kampanyalar, aslında hepsi sağlık endüstrisinin bir parçası.

Bu güne kadar önemsiz sayılıp geçiştirilen durumların önemli bir tıbbi sorun gibi gösterilerek yeni karlı pazarlar oluşturulması ve yeni hastalıklar icat edilmesine ilişkin de Yavuz Dizdar, şu değerlendirmelerde bulundu.

Önemsiz durumların önemli bir tıbbi sorun gibi gösterilerek yeni karlı pazarlar oluşturulması ve yeni hastalıklar icat edilmesi durumu, her ikisi de söz konusu. Bir yerde yeni hastalıklar icat ediliyor, yani ortalama değerin marjı daraltılarak sağlıklı olan insanlar hasta adayı durumuna sokuluyor. Ama beri yandan bazı hastalıkların yeni olduğunu da kabul etmek zorundayız

İLAÇ FİRMALARI PEK DE MASUM DEĞİL

Bu durumun aslında makul açıklaması gıdadan geçiyor. Son yirmi yıl içinde Türkiye’de olan gıda sistemi değişikliği bizim konuyu kavramamızı sağladı ama Amerika aynı değişikliği yüz yılda yaşadığından durumun farkına varamadı ki anahtar kelime “raf ömrü”.

Nüfusun büyük şehirlerde toplanması durumunda gıdanın uzaktan getirilmesi gerekiyor, bu da en azından ham toplanması anlamına geliyor. Oysa meyvelerin sadece ham toplanması bile aromatik madde alınmasında sorun yaratır, dolayısıyla da depresyona zemin hazırlar. Ama raf ömrünün uzatılması için kullanılan fiziksel yöntemler ayrıca değer kaybına neden oluyor. Buna küflenmeyi önleyici maddeleri, küçük dozlarda olsa bile birikme özelliğini gösteren antibiyotikleri, kimyasalları ve tarım ilaçlarını da katarsanız aslında pek beslendiğimiz söylenemez.

Dolayısıyla vücut da değişiyor, çıkabilecek hastalıklar farklılaşıyor. İşi komplo teorisine çevirmek aslında zor değil, zira bu kimyasalları yine aynı endüstri üretiyor. Nitekim zamanında bir ilaç firması lenfoma farkındalık çalışması yaptırdığında nedenini kavramakta zorlanmıştık. Firma araştırmayı “Merkez öyle istedi, Yunanistan’da çok hastalık varmış, Türkiye’de niye yok diye soruyorlar” şeklinde açıkladı.

Elbette daha fazlasını bilmelerini beklemiyorduk, lakin sonra anladık ki aynı firma yapay yumurta sarısı da üretiyor. Dolayısıyla hastalığın çıkmasını beklemeleri çok da masum değil.   

Dr. Yavuz Dizdar’ın, “Hastalandığımızda tabi ki doktora gideceğiz, gerektiğinde de ilaç kullanacağız ama ilaç sektörünün kobayı olmaktan insanlar nasıl kurtulabilir? Bu konuda alınması gereken önlemler nelerdir?” sorusuna cevabı ise şu şekilde oldu:

Bir kere her hastalandığınızda doktora gitmeyin, bünyenizi iyi bilin, geçmediğini düşünüyorsanız doktora başvurun. Verilen ilaçları doğru kullanın, ama doğru doktoru seçtiğinizden de emin olun. Günümüzde doktorluk o kadar yıprandı ve kendini yenilemekten uzaklaştı ki, tedavi olarak sadece ilaçları görüyor. Oysa beslenme sistemini değiştirmek başlı başına bir tedavi yaklaşımıdır. Uzun süreli verilen ilaçların ise öyle ya da böyle yan etkileri çıkar, bunlar için de yeni ilaçlar verilir. Hastalar ilaçla işin içinden çıkılamadığını anladıklarında durumu sorgulamalılar. Aslında doktorlar hastaları kobay olarak görmüyor, ama mesleki yetersizlik ve ilaçların tek seçenek görülmesi durumu buraya sürüklüyor.

GELENEKSEL MUTFAĞA GERİ DÖNÜLMELİ

“Hasta olmamak için nelere dikkat edilmesi” gerektiğini de Dr. Yavuz Dizdar, şöyle özetledi:

Bana kalırsa bunun tek yöntemi var, o da yiyecekleri düzenlemek ve geleneksel mutfağa geri dönmek. Çoğumuz artık sütü açık alıp yoğurdu evde tutturuyor, bu bizim beslenme sistemimiz için aslında zorunluluk. Bizde beslenmenin antioksidan etkisinden tutun, yiyeceklerle alınan zararlı maddelerin atılmasına kadar esas görev yoğurda düşüyor.

Sebze ve meyvenin tarım ilacı içermemesi çok çok önemli. Son ıspanak zehirlenmeleri sorunun ne kadar derin olduğunu aslında gösterdi.

Vücuda fazladan antibiyotik alınması için beyaz etten uzak durulması, hormon dengesinin bozulmaması için ise yumurtanın doğal olması çok çok önemli. Ebeveynler emin olamıyorlarsa bunları çocuklarına hiç yedirmesinler daha iyi. Unutmayınız ki gelişmekte olan çocuk bu maddelere daha hassas. Bir de eksileni yerine koymanın en iyi yöntemi sakatat. Karaciğer zaten besin deposu, bağ dokusu için ise en iyi seçenek kelle ve paça, ama bakteri florasının yeniden kazanılması için işkembe ve kokoreç esastır.

“KORKU” TİCARETİ

Dünyanın önde gelen ilaç firmaları, bugün yakaladıkları refah düzeyini korumak ve artırmak için, daha büyük kesime daha fazla ürünle hitap etmek istiyor. Tıpkı, dünyanın önde gelen silah ticareti yapan ülke ve şirketleri gibi. Nasıl silah ticareti yapan ülke ve firmalar, savaş ve savaş korkusu olmaz ise silah satamayacağı gibi, ilaç firmaları da insanların hastalıkla savaşması halinde pazarını güçlendirebilecek.

İlaç sektöründeki firmaların yeni hastalık icat etmesi, insanların bağışıklık sistemini tembelleştiren ilaçlarla hastaları aslında kendine ekonomik açıdan bağımlı hale getirmek istemesi inkar edilemez. Savaşlar ve ölümler ile korkutulan toplumlar, nasıl daha fazla silah almek istiyorsa, hastalık ve ölüm ile tedirgin edilen insanlar da daha fazla ilaç kullanmaya yönlendiriliyor.

İnsanlar, daha sağlıklı bir şekilde normal ömrünü tamamlamak istiyor ise öncelikle “raf ömrü” fiziksel yöntemler ile uzatılan yiyeceklerden uzak durmalı, doğal gıdalara yönelmelildir. Dr. Yavuz Dizdar’a göre de insanların tabi ki Türkler’in de geleneksel mutfağına geri dönmesi insanın ömrünü sağlıklı sona erdirmesine katkı sunacaktır.

Hasta ve doktorlar, hissettikleri sorunun tedavisinin sadece ilaçlar olmadığını bilmelidir. Oysa beslenme sistemini değiştirmek, stresten uzak durmak başlı başına bir tedavi yaklaşımıdır.

Netice olarak, bir doktorun koyduğu teşhisi, bugün bireyler bir başka doktora daha muayene olarak test etmek istemektedirler. Bizim bu araştırmamızdaki ana neden, doktorları ve ilaçları topyekun çöpe atmak ve reddetmek değil. Bizleri suistimal ederek, korkutarak ilaca bağımlı hale getirenler hakkında bugüne ve yarına bir not düşmek istedik.

Mutlaka, çevrenizde, basında ve sosyal medyada yanlış ilaç kullanımından da ölümler, sakat kalmalar olduğunu duymuşsunuzdur. Hatta, sağlık uzmanları tarafından yapılan bir değerlendirmede, Türkiye’de yanlış ilaç kullanımının en çok rastlanan dördüncü ölüm sebebi olduğu belirtiliyor.

O nedenle, sağlığımız konusunda gereken ihtimamı göstermeli, gerekli halde almamız gereken ilaçları başka bir doktora da muayene olduktan kontrol altında kullanılması gerektiğini hatırlatmak istedik.

Sağlıklı günler dileklerimizile…