Serap Seranat: "Tarih ileri, insanlık geri gidiyor!"

Tüm dünyada, koronavirüs (Covid-19) pandemisi bireysel sağlığın önemini bir kez daha gözler önüne serdi. Mutluluk, yaşam, sağlığın ön plana çıktığı 2022 yılındaki endeksler de insanların arayışlarını ön plana çıkarıyor. Biz de 'Kayıp İnsan' kitabı ile modern dünyanın insanına rehberlik etmeyi başaran Serap Seranat'a, geleceğin insanını sorduk.

Küresel ısınma, koronavirüs (Covid-19) pandemisi, doğal afetler ve artan yaşam maaliyetinin dünya genelinde anti-depresan kullanımını yüzde 18 artırdığı belirlendi. 

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, depresyonda olan kişi sayısının dünya genelinde 322 milyon, Türkiye'de ise 3 milyonun üzerinde. 

Dünyanın 'En Yaşanabilir Kentler' listesinde ilk sırada Viyana yer alırken 'Mutluluk Endeksi'nde ise İskandinav ülkeleri ön plana çıkıyor. Türkiye ise 2022 yılında sekiz basamak gerileyerek 112'nci sırada. 

İnsanın "anlam" arayışını tetikleyen tüm veriler farklı disiplinlere duyulan ilgiyi de artırdı. Türkiye genelinde yükselen 'kişisel gelişim' bireylerin toplumsal rollerine ilişkin detaylı anlatıları ile ilgililerine yön göstermeye devam ediyor. 

Biz de topluma, dünyaya ve dünya üzerinde kendini var etmeye çalışan 'insan'ı insana Destek etiketiyle raflarda yerini alan kitabı 'Kayıp İnsan'ın ile anlatan Serap Seranat'a sorduk. 

- Son 10 yılda toplumun şekillendirilmesinde önemli rol oynayan ‘pozitif ayrımcılık’ ya da ‘politik doğruculuk’ bugün en çok eleştirilen konuların başında geliyor. Topluma yön veren ‘insan’ algısının geldiği noktada kişsel gelişim de eleştirilen alanlardan bir tanesi. Kötü özelliklere sahip ve topluma gerçekten zarar verebilecek birisine ‘kendisini değerli hissettirme’ durumu var mı sizce?

Ben kitapta bu durumu, “Tarihin ileri, insanlığın geriye doğru gittiği bir devirdeyiz” şeklinde anlatmaya çalıştım. Evet , teknolojik olarak çok ileri gidiyoruz ama küçücük bir bilgi edindiğimizde bile doğru - yanlış teyit etmeden, kendi düşüncemizi ekliyoruz ve çok acımasız biçimde eleştiriyoruz. Ama kendimize hiç dönüp bakmıyoruz. Bu noktada sizinle hemfikirim.

Eleştirici hep yapıcı olacak değil, yakıcı da olacaktır mutlaka ama hayatta her şeyin bir dozu var. Mükemmeliyetçi olmaya gerek yok, hepimiz kusurlarımızla varız. Ben, siz ve hatta bu kitap hiç mükemmel değil. Bugün ‘bestseller’ olan bir kitap da mükemmel değil. Fakat kime göre, neye göre?

Hepimizin zihninde farklı yazılımlar var. Bu nedenle birbiri ile örtüşen kişiler kümeleşiyor, kendi oluşturdukları grup ile ‘öteki’ne saldırabiliyor. Dünyayı iyileştirdiklerini düşünüyorlar oysa daha çok yaralıyorlar. Bütün bu nedenlerle maalesef insan geriye doğru gidiyor. Kendini bulması gereken yerde, git gide kendini kaybediyor.

Sırf kendini gerçekleştirmek, kendini tatmin etmek için saldırı yöntemini kullanıyor fakat bu bir başarı olmamasına rağmen ‘başarılı’ insanlar da bunu yapıyor maalesef. Saldırgan olmak yalnızca kişisel bir tatmin.

Teknoloji devrindeyiz ama insanlığımızı kaybetmeye başladık. Yalnızlaşıyoruz ve dijital çukurun içine düştük zaten. Elimizdeki teknolojik araçları da kötü kullanıyoruz üstelik. En kötüsü de kendimizi kötü kullanıyoruz.

- Kitabın dili gayet akıcı ve anlaşılır. Ana çatıyı nasıl oluşturdunuz?

Standart bir kişisel gelişim kitabı da yazmak istemedim. İnsanlarla direktif verir gibi değil de konuşur gibi yazmak istedim. Çünkü insanlar hayatında hep anlaşılmak ister. Anlaşılmak da konuşmakla olur. Günümüzün problemi biraz da insanların kendisine bir şey katmadan kendilerini değerli hissetmek istemeleri. Bunu da en çok konuşarak, sohbet ederek sağlamaya çalışma eğilimi var. Aslında kendisini anlayacak, değer verecek birisini arıyor aslında.

Bugün yakın çevresi çok kalabalık olan insanlar bile kendilerini genelde yalnız hissediyorlar. Kendi içlerinde kendilerine bile itiraf edemedikleri bir hayatı yaşıyorlar ya da içlerinde ukde kalmış bir şeyler oluyor hayata karşı. Bu nedenle de ‘kayıp insan’ oluyorlar. Bu nedenle sohbet edermiş gibi yazmayı tercih ettim.

- “Özü insanlaşmasa da ambalajı insan olan zararlı canlılarla dolu dünya” ayrıştırıcı bir dile dair eleştiri almaktan çekindiniz mi?

Aslında hiç çekinmedim. Bence açıkcası bir şey yazmaya başladıysanız, ‘el alem ne der’ düşüncesini bir kenara bırakmak gerekiyor. Aksi takdirde ben, ben olmam zaten neden yazayım? Böyle baktığımızda aslında ben de farklı düşünceler ile insanlardan kendimi ayrıştırmış oluyorum. Aslında burada ayrıştırma da değil de ben kendi düşüncemi söylemiş oluyorum ve herkesle aynı düşünmek zorunda değilim.

Mesela dünyaya en fazla zarar veren canlı yine insanoğlu. Zararı nasıl veriyor? Zihni gelişmemiş, dünya görüşü yok, insanlaşmamış yani. O yüzden kitabın en başında, “Biyolojik doğum ile insan mı gelir dünyaya yoksa işlenmeyi bekleyen ham bir canlı mı?” diyorum. Hepimiz masumiyetimiz ile doğuyoruz ama maalesef günümüzde canavarlaşabiliyoruz. Bu aslında geçmişten bugüne gelen bir şey. Buradan yola çıktım diyebiliriz genel olarak.

- Kendine acımayan neye merhamet edebilir?

İnsan kendini sevmeli. Kendine değer, emek vermeli. Aksi takdirde maalesef başkalarının ekmeği oluyor.

- Kaybolmanın sınır var mı?

Hayır, tabii ki yok. İnsan her an güncellenen bir varlık. Doğamız gereği bugün bir şeyi elde ettiğimizde yarın başka bir şey istiyoruz. Ne zihnen, ne duygusal ne de düşünsel olarak yerinde sayan, Sabir bir varlık değiliz. İnsan bu kadar dinamik bir varlık olduğu kadar, her gün de ertesi günün kayıp insanıyız, bu çok net.

- Yalnızca tercihlerimiz mi var o zaman? Nerede kaybolacağını insan seçerken nasıl kaybolacağını da davranışları belirliyor diyebilir miyiz?

Kesinlikle öyle. Kimse olmayacak hayal kurmamalı bence. İnsanın biraz kendini bilmesi, popüler olana meyletmesini de önler. İnsanlar mesleğin kendi üzerindeki duruşuna değil de toplumun gözündeki duruşuna bakarak seçimleri yaptığı için insanoğlu, yaşamın içinde de kaybolup gidiyor. Yanlış kariyer seçimleri de böyle şekilleniyor genelde.

Gerçekçi hayaller kurduğumuzda hayatlarımızın da doğru yönde şekilleneceğini görebiliriz. Kitapta da geçen bir söz var; Festina Lente. Anlamı, “yavaş yavaş acele et.” Bu sözün bana kattığı en önemli şey disiplin oldu. Az da olsa her gün çalış istediğin alanda.

Bu nedenle bir kez daha vurgulamak istiyorum, insanoğlunun kendine çok emek vermesi ve geliştirmesi gerekiyor. Benim için en önemli kriter bu açıkcası.

- Kitabın içerisinde okuyucunun özellikle dikkatini çekmesini istediğiniz bir bölüm var mı?

Kitaba dair bana en çok sorulan soru aslında ‘kayıp insan’ın tam olarak ne olduğu. Bu kitapta en çok akılda kalmasını istediğim ana tema şuydu; hepimiz kayıp insanız, ne olursa olsun. Buna ben de dahil.

Çok başarılı insanlarla da sohbet ettiğinizde içlerindeki yarayı ve dünyaya o yaradan baktıklarını görebilirsiniz. Kendileri ile başlasa kaldıklarında duyumsadıkları şeylerdir bunlar. Bu nedenle kitapta en çok ‘kayıp insan’ başarısız insan demek değildir. Bunu vurgulamak istedim ve kayıp insan olmamak için de hepimizin mücadele etmesi gerektiğini.

Acı olmadan mutluluk yok. Bu acı arabesk bir ruh değil, tamamen kendimize verdiğimiz değer çerçevesinde elimizi taşın altına koymak demek. Kitaba bu nedenle kendi hayatımdan örnekler ekledim, gerçekçilik katsın istedim. Kendilerini bulsunlar istedim.

Ben kitabı yazarken doğaçlama başladım ama bir süre sonra okuyucular ile sohbet ettiğimi fark ettim. Müdahale etmek istesem de akışın kendini ifade ettiğini fark etmemle birlikte ben de kendimi serbest bıraktım. Ben başarısızım, ‘kayıp insan’ mıyım? Sorusunun yanıtını kitabın içerisinde okuyucuların bulmasını temenni ederim.