Kaybettiğimiz zengin topraklar

Üç kıtada hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun elindeki zengin petrol sahaları, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından dayattırılan Sevr Anlaşması ile elinden çıktı. Osmanlı İmparatorluğu’nun oyunlarla küçük parçalara ayrılmasına yol açan sömürgeciler, bugün de aynı topraklar üzerinde çıkarları dolayısıyla huzurun tesisine izin vermiyor.

Neşat ERGÜL - INTELL4

Osmanlı döneminde özellikle Ortadoğu bölgesinde ve Kuzey Afrika’daki topraklarda ham petrolün var olduğu, bazı alanlarda kullanıldığı anlaşılıyor. Osmanlı’da Van vilayeti ve çevresindeki bazı alanlarda zift, katran ve diğer yağlar günlük işlerde kullanıldı.

Henüz nitelikli petrole ulaşılamadığı dönemde sızıntılardan faydalanılırken, işletme amacıyla şirketler dahi kuruldu. Osmanlı padişahlarından 4. Murat, Türkmenli bir aileye bu hakkı verirken Kerkük’te petrol işinde faaliyet yürüten bu sülalenin adı tarihe Neftçizade olarak geçti.

SANAYİ DEVRİMİ SONRASI GELİŞMELER

Sanayi devrimi sırasında motorun icadıyla yakıt olarak petrol kullanılması, sıvı haldeki hidrokarbonun önemini zirveye taşıdı.

1786 yılında piyasaya sürülen 50 beygir gücündeki buharlı makine, kısa sürede diğer sektörlerin de vazgeçilmezi haline geldi. 18. Yüzyıl’ın ikinci yarısından itibaren sanayi devrimi sırasında kömür yerine buhar kullanılmaya başlandı. Artık kömür ve buharın yerini petrol alıyordu.

Sızıntıların haricinde yeraltından çıkarılan ilk petrol, ABD Titusville’de emekli bir demiryolu kondüktörü Edwin Drake’ın eseri oldu. Dünyada ilk petrol buradaki kuyuda 21 metre derinliğe inilerek çıkarıldı.

Bir başka kaynak ise 1847 yılında bugün Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de petrol kuyusu açıldığını belirtiyor. Önceleri sokak lambalarının enerjisi için kuyudan kerosen ve parafin çıkarılıyordu.

19. Yüzyıl’ın son çeyreğine doğru Kerkük ve Musul civarında zengin petrol yataklarının bulunduğu ortaya çıktı. Amerika sermayeli Rockefeller’in 1879’da kurduğu şirket ile Henry Deterding’in başında olduğu Büyük Britanya sermayeli şirket, petrol arama konusunda rekabete girişti. İngilizler, Osmanlı İmparatorluğu’nun kapısına dayanarak, rekabette öne geçmek üzere arkeolojik kazı için izin istedi.

ABDÜLHAMİT HAN’IN MÜCADELESİ

Dönemin padişahı II. Abdülhamid, İngiltere ile yakın ilişki kurmak, bölgedeki zenginliğin boyutu konusunda bir fikir edinebilmek amacıyla kazılara izin verdi. Bölgedeki çalışmalara refakat eden işçiler aracılığıyla İngilizler’i takibe alan II. Abdülhamid, petrol arandığını ve bulunduğunu öğrenince kuyuları kapattırdı.

Padişah, Almanlar ile irtibata geçerek herhangi bir imtiyaz ve üretime izin vermeden bölgedeki petrol yataklarının tespitini yaptırdı. O dönemde yetişmiş jeoloji ve maden mühendisi olmaması Osmanlı’nın bu konudaki faaliyetleri için dışarıdan yardım almasını gerektiriyordu. II. Abdülhamid, sıkıntılara rağmen şahsi mallarından ayırdığı ödenek ile geniş kapsamlı petrol rezervi çalışmasına imkan sağladı.

Musul ve Bağdat yakınlarında, Dicle ile Fırat nehirleri havzasında petrol taraması yapıldı. Alman maden mühendisi Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi yönetimindeki araştırma ekibinin çalışmalarına ilişkin hazırlanan rapor, 22 Ekim 1901’de Sultan II. Abdülhamid’e sunuldu. Alman Groskoph, petrol noktalarını tek tek tespit ettiklerini aktarırken, takip ettikleri güzergahı da detaylı bir biçimde anlattı. Groskoph, Siirt çevresinde ve Dicle nehrinin kıyısında zengin petrol yataklarının bulunduğuna işaret etti.

Bu raporla, Kerkük, Babagürgür, Zaho, Süleymaniye, Bağdat, Musul ve Altınköprü’deki petrol sahaları kayıt altına alındı. Raporda, Babagürgür bölgesinde zengin petrol yatakları olduğu belirtilirken, bunların işletilebilmesi ve taşınması için Bağdat’a kadar uzanan bir tren yolunun yapılması gerektiği de tavsiye edildi. O dönem de yapılan Bağdat ve Hicaz Demiryolları, dini gereklerin yanı sıra petrol sahaları da düşünülerek planlanmıştı.

Musul’daki petrolün imtiyazı, Hazine-i Hassa’ya yani Sultan II. Abdülhamid’e verildi. Ancak 1909’da tahttan indirilmesinin ardından Maliye Hazinesi’ne devredilen Sultan II. Abdülhamid’in tüm mallarının kullanım hakkı, 12 Ocak 1920’de çıkarılan bir kararname ile yeniden kendisine ve mirasçılarına bırakıldı.

Abdülhamit Han’ın önce Musul ardından Bağdat’taki petrol yataklarının mülkiyetini üzerine almasının amacı, yeraltı kaynaklarının tek bir şirket üzerinden işletilmesiydi. O dönem petrol kaynaklarının modern anlamda işletilememesinin nedeni ise bütçe yetersizliği idi.

Almanya ile yapılan Berlin-Bağdat demiryolu anlaşması sırasında Abdülhamit Han, “Burası benim şahsi malımdır, işletemezsiniz” diyerek petrol yataklarının korunması konusunda hassasiyetini göstermiştir. 33 yıllık iktidarı süresince Batılı ülkelerin her türlü oyununa karşı koyarak, imparatorluk sınırlarını, petrol sahalarını koruyabilen Abdülhamit Han’ın 1909 yılında tahtan indirilmesiyle beraber sömürgeci devletlerin planları hayata geçirilmeye başlanmıştır.

DEMİRYOLUNUN ZORLUKLAR ALTINDA İNŞAASI

Hint Okyanusu’na kolay ulaşmak amacıyla Aden Körfezi ve Kızıldeniz’e ilgisini artıran İngiltere, Süveyş Kanalı'nı da ele geçirerek Arabistan yarımadasının güvenliğini tehdit eder hale geldi.

Petrolün geniş alanlarda kullanılabilir olması, İngiltere’nin ona ve bulunduğu bölgelere de ilgisini artırmıştı. Bu yüzden İngiltere, Kıbrıs ve Mısır’a yerleşmiş, Basra Körfezi’ndeki Arap şeyhleriyle gizli anlaşmalar gerçekleştirerek, Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünmesi için çalışmalar yürütür olmuştu.

İngiltere, Osmanlı tebaasındaki Arap şeyhlerine sözde bağımsızlık vaat ederek koruma altına alacağı garantisiyle böl-yönet taktiğini hayata geçiriyordu.

Bu çerçevede o devrin “Başatlar”ı İngiltere ve Fransa, kendi aralarındaki rekabeti geçici olarak bir kenara itmiş, Rusya’yı da yanlarına alarak bölgedeki planlarını devreye sokmuşlardı. İtalya’da Trablusgarp’ı işgal etmişti.

Dönemin Başatlar’ı, Osmanlı İmparatorluğu’nun zengin topraklarına konmak için onu kendi dışlarındaki bir ittifaka zorluyorlardı. Nihayetinde Osmanlı İmparatorluğu, Almanya ve Avusturya Macaristan’ın yanında savaşa itilerek, Ortadoğu’daki toprakları gasp edildi, hatta Sevr Anlaşması’yla da ana yurdundaki toprakları paylaşıldı.

Savaşın asıl nedeni, petrol bölgelerinin paylaşımıydı. Bu paylaşım savaşında İngilizler’in düşüncelerinde Osmanlı İmparatorluğu’na yer yoktu.”

İNGİLTERE’NİN PETROL OYUNU

Çin Pekin Üniversitesi’nden William Engdahl, Derin Tarih için yazdığı bir makalesinde, İngiliz oyununa dikkati çekiyordu.


 
İngiltere’nin o dönem petrol çıkarma ve işleme konusunda imtiyazlar elde etmek için nasıl bir uğraş içine girdiğini anlatan Engdahl, önce Ernest Cassel tarafından Ermeni asıllı Kalust Gülbenkyan ortaklığında Türkiye Milli Bankası, ardından Türkiye Petrol Şirketi’nin kurulduğunu anlattı. Gülbenkyan’ın şirkette yüklü miktarda hissesi bulunduğuna dikkati çeken Engdahl, yazısında şu ifadelere yer verdi:
 
“Amaç, Sultan'dan imtiyaz koparmaktı. Bununla eş zamanlı olarak İngiltere-Basra Petrol Şirketi adında ikinci bir İngiliz şirketi de Basra petrolleri üzerindeki haklarını, Mezopotamya ile Basra arasındaki tartışmalı sınırları kapsayacak şekilde genişletmesi için uğraşıyordu. II. Abdülhamid'den petrol keşfiyle ilgili imtiyaz almayı başarmış olan tek aktörse Deutsche Bank'a ait Bağdat Demiryolu Şirketi'ydi. İngilizlerse bu durumu değiştirmek üzereydi.

İngiltere'nin baskıları Alman şirketini bir dizi taviz vermeye zorladı. 1912'de ve sonrasında 1914 başlarında savaşın patlak vermesinden hemen önce İngiliz ve Alman hükümetlerinin desteğini arkasına alan Türk Petrol Şirketi'nin organizasyon yapısı yeniden düzenlendi. Hisseli sermaye ikiye katlandı. Bu hisselerin yarısı, gizlice İngiliz Hükümeti tarafından kontrol edilen İngiliz-Basra Petrol Şirketi'ne devredildi. Haziran 1914'te, savaşın çıkmasından sadece birkaç gün önce İngiliz Hükümeti İngiliz-Basra Petrol Şirketi'nin (APOC) hisselerinin çoğunu el altından satın aldı ve böylece APOC'un Deutsche Bank'a ait Türkiye Petrol Şirketi'ndeki çoğunluk hissesini de ele geçirmiş oldu.”

IRAK, TÜRKİYE’DEN KOPARILMALIYDI

İngiliz ajanı Gertrude Bell isimli kadın, Kudüs’e 1899 yılında yaptığı ziyaretin ardından Araplar’a sözde büyük bir sevgi duyması sebebiyle Ortadoğu’yu karış karış gezdi. Bell, bölge halkına olan ilgisi altına gizlediği amacıyla, Ortadoğu’daki yeraltı kaynaklarına ilişkin istihbarat topladı. 1919 yılındaki Paris Konferansı’na da delege olarak katılan Bell, özellikle Irak sınırlarının bugünkü haliyle şekillenmesi için çok uğraştı.

Ortadoğu tarihinde sınırları genelde belirleyen milletler ve savaşlar değil, petrol alanları ve bunları kontrol eden güçler olmuştur.

OYUN, KADEME KADEME OYNANDI

İngiltere, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Mısır ve Kıbrıs’a ek olarak Filistin ve Irak’ı manda adı altında kontrolüne geçirdi. Savaşın sonunda Osmanlı’dan gasp edilerek İngiliz veya Fransız manda yönetimi altına giren yerler, önemli petrol yataklarına sahipti. Musul bunlardan en önemlisiydi.

Hem Sevr Anlaşması’nda hem de Lozan Anlaşması’nda yer alan hükümler gereğince Musul Türk idaresinden çıkartılarak, birçok siyasi ve diplomatik oyunun ardından Irak’a bağlandı.

Musul, Türkiye için üç ayrı açıdan önem arz ediyordu. Bunlardan birincisi Musul’un stratejik önemiydi. Hicaz Krallığı adıyla bugünkü Suudi Arabistan’ın oluşumunu sağlayan İngilizler, bu devletin önünü kesebilmek için de Irak, Suriye ve Ürdün adı altında başka devletçiklerin çıkışına izin vermişlerdir. Ahalisi, din, dil ve hatta ırk itibariyle aynı olan birçok devletin ortaya çıkarılmaması, tek bir devlet eliyle güç oluşturulmamasını amaçlıyordu.

Ancak Irak, Türk, Arap ve Kürtler’den oluşmaktaydı ki, ileride istikrar tesis edilemeyeceği açıktı. Üstelik, Türkmenler’in yoğun olarak yaşadığı Musul ve Kerkük gibi bölgeler Türkiye’den koparılmıştı. Türkiye’nin sınırına yakın bölgelerde Kürtler, daha güneyde ise Türkmenler bulunuyordu. Anadolu’yu Ermeni devleti kurarak bölmek isteyenler, gelecekte bu niyetlerini bir Kürt devleti kurma hayaliyle sürdürülebilirlerdi.

İkinci neden ise tabi ki ekonomik nedenlerdi. Adı Irak denilerek, Türkiye’nin hemen yanı başında kurulan devlete bırakılan Musul, öncelikle petrol ve diğer maden yatakları dolayısıyla çok zengindi. Türkiye açısından Musul’un üçüncü önemli neden beşeridir. Çünkü Musul, Türkler’in İslamiyet ile tanışmasından sonra daha Anadolu’nun kapıları açılmadan önce bile yerleşim alanlarından biri olmuştu.

MUSUL’UN GASPI

Kurtuluş Savaşı’nın ardından 24 Temmuz 1923 yılında imzalanan Lozan Anlaşması’nda, Musul ve Kerkük’ün Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer aldığı belirtilerek Türkiye’ye bırakılması istendi. Çeşitli ayak oyunlarına girişen İngiltere, sorunun Milletler Cemiyeti’ne götürülmesini talep etti.

1926 yılında Musul meselesi, Milletler Cemiyeti'ne götürüldü. Sorun burada da çözümlenemeyince Yüksek Adalet Divanı'na verildi. Burada da olumlu bir sonuç alınamadı. Nihayet, İngilizlerle Ankara'da bu konu üzerinde yapılan görüşmeler bir anlaşma ile sona erdi. Sonuç olarak 5 Haziran 1926 tarihinde Türkiye, Irak ve İngiltere arasında Ankara Anlaşması imzalandı.

ANKARA ANLAŞMASI

Türkiye ile Irak arasındaki sınırı belirleyen ve komşuluk ilişkilerini düzenleyen Ankara Anlaşması, 5 Haziran 1926 tarihinde Türkiye, Irak ve İngiltere arasında imzalandı.

Antlaşmanın birinci maddesiyle Türk-Irak sınırı, Milletler Cemiyeti'nin 29 Ekim 1924 tarihinde kararlaştırdığı şekilde (Brüksel Sınır Çizgisi) kesinleşti. Irak’ın kuzeyinde bağımsız bir devlet kurulması halinde 1926 Ankara Antlaşması ile Milletler Cemiyeti'nin 29 Ekim 1924 tarihli kararı ortadan kalkmış olacaktı. Böyle bir durumda “statüko ante”ye (önceki durumu) dönülerek Musul ve Kerkük petrol alanları dahil olmak üzere Irak’ın kuzeyindeki bölgeler yeniden Türk toprağı olacaktı.

Kerkük, 1914 Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı topraklarının bir parçasıydı. Musul ise 5 Haziran 1926’da yapılan Ankara Anlaşması’na kadar belirsizliğini korudu. Musul ve Kerkük’ün de bulunduğu Irak’ın petrol rezervlerinin ABD’nin 100 yıllık ihtiyacını karşılayacak boyutta olduğu belirtiliyor.

ABD’nin 5. Deniz Kuvvetleri Filosu Komutanı Koramiral Timoty Keatings, 2002 yılında Ürdün’ün başkenti Amman’da katıldığı bir resepsiyondaki sohbet sırasında ABD’nin Irak’taki savaşa İngiltere ve Türkiye ile girmek istediklerini, Saddam yönetiminin devrilmesinin ardından Irak’ın bölünerek üç ayrı devlet kurmayı planladıklarını söyledi. Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurulması planına karşı tavır sergileyen Türk Askeri Ataşesi Kurmay Albay Ümit Yalım ise ABD’li amirale, bölgede yaşayan 3,5 milyon Türk’ün ne olacağı sorusunu yöneltti. Koramiral Keatings’in, “Türkler, kurulacak devletin egemenliği altında yaşayacak. Beğenmezlerse Türkiye’ye giderler” sözlerine Kurmay Albay Yalım büyük tepki gösterdi. Yalım’ın, “Irak’ın üçe bölünmesi halinde 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Anlaşması geçerliliğini yitirir ve ‘statüko ante’ye dönülür. Musul ve Kerkük petrol alanları da içerisinde olmak üzere Irak’ın kuzeyi Türkiye toprağı olur. Amerika’nın kurmak istediği devlet Kürt devleti mi yoksa ikinci İsrail mi?” tepkisiyle karşılaşan ABD’li Koramiral, sohbetten kaçmayı tercih etti.

 TOPRAK SATIN ALMA OYUNLARI

Yahudiler, Filistin’e yerleşme, bağımsız bir ülke kurma hayallerini 1880’li yıllarda başlatmıştı. Batıdaki Yahudi zenginler, Osmanlı’dan toprak satın almak amacıyla girişimlere başlarken, Siyonizm’in lideri Theodor Herzl, 1896-11902 yılları arasında 5 defa İstanbul’a gelerek bu emellerini hayata geçirmeye çalıştı. Herzl’in her teklifini reddeden Abdülhamit Han, arkadaşı aracılığıyla Herzl’e şu ültimatomu gönderdi:

“Bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsüldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim, Suriye ve Filistin alaylarımın askerleri birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Devlet-i Aliye bana ait değil, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Museviler milyonlarını saklasınlar; benim imparatorluğum parçalandığı zaman Filistin’i karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak, bu ülke taksim edilebilir. Ben, canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına asla müsaade edemem.”

O dönemde, Osmanlı’nın Washington Büyükelçisi Ali Ferruh Bey, Amerikan gazetesine verdiği demeçte, Arap memleketlerinin hiçbir bölümünün satılmayacağını söylüyordu.

Fransa, Filistin’i sürekli göz diktiği Suriye’nin bir parçası olarak gördüğünden Museviler’in burada bir devlet kurmasına karşıyken, İngiltere ve özellikle ABD, Siyonistler’e destek veriyordu.

Osmanlı ve Abdülhamit’in bütün çaba, yasaklarına rağmen, 1890’lı yıllarda Avrupa ve Rusya’dan gelen Yahudiler’in bugünkü Filistin’e yerleşmeleri ihanet sayesiyle sağlanmış, bugünkü İsrail devletinin temellerinin atılması sağlanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sonrası, Ortadoğu’nun haritası Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla şekillenmiştir. Küçük küçük birçok devletçik oluşturan bu tanzim şekli, İngiliz emperyalizminin ve bugünkü İsrail’in menfaatleri doğrultusunda belirlenmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası İngilizler’in desteğiyle Vahhabiler’in hakim olduğu bir Suudi Arabistan Krallığı kuruldu.

Suudi Arabistan’ın jeopolitik rolü, petrol zenginliğinin ortaya çıkmasıyla değişti. Ülkedeki petrol arama haklarını Amerikalı bir firma aldı. Devam eden ilişkilerin devamında Suudi Arabistan, dünya petrol üretim politikalarını ABD lehine koordine ve kontrol etmeyi kabul ederken, ABD’de Suudi Arabistan’a askeri güvenlik konusunda uzun süreli güvence sundu.

SONUÇ

Osmanlı Devleti bilinen başlıca petrol yataklarının en önemlilerinin bulunduğu büyük bir coğrafyada hakimiyet sürmekteydi. Irak, Suriye, Libya, Suudi Arabistan, Basra Körfezi, Romanya ve Mısır gibi en zengin petrol rezervleri Osmanlı Devleti’nin elindeydi.

Sultan Abdülhamid'in petrol haritasında, Güneydoğu Anadolu'nun neredeyse tamamında yüksek ölçekte petrol rezervinin olduğuna, o dönem Osmanlı toprakları içinde bulunan Zaho, Erbil, Kerkük, Süleymaniye, Musul ve Bağdat gibi bölgeler de de bulunduğuna işaret ediliyordu.

Birinci Dünya Savaşı öncesi Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesinde bulunan Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan, Filistin, İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Libya, Yemen gibi birçoğu başta petrol olmak üzere yeraltı kaynaklarıyla zengin bölgeler, sömürü arayan Batılı devletlerin savaş ve perde arkası oyunlarıyla küçük devletler halinde parçalandı.

İngiltere, Fransa ve İtalya, sadece Ön Asya’da değil, Afrika’nın kuzeyindeki zenginlikleriyle bilinen Mısır, Libya, Cezayir ve Tunus’un da Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparılmasının tohumlarını attı.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt Bahreyn gibi ülkeler ise kendilerini sömürenlere parayla biat ettikleri için bugün rahat gibi görünüyorlar.

Kurtuluş Savaşı’nın ardından Misak-ı Milli sınırları içerisinde bulunmasına rağmen gasp edilerek Musul ve Kerkük gibi iki zengin petrol yataklarının bulunduğu şehirler elinden alınan Türkiye ise halen daha bu alanda dışa bağımlı durumda.

Son yıllardaki ekonomik verilere göre, Suudi Arabistan’ın yıllık petrol geliri yaklaşık 300, Katar’ın 107, Irak ve Kuveyt’in 100’er, Cezayir ve Libya’nın ise 60’ar, Bahreyn’in de 15 milyar dolardan daha fazla.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ya da yıkılmasının sağlanmasıyla bugün, Balkanlar, Asya ve Afrika’da 30’dan fazla devlet oluştu. Bu devletlerin büyük bir kısmı da yeraltı kaynakları bakımından zengin rezervlere sahip. Halen istikrara kavuşturulmasına izin verilmeyen bu ülkeler ile yine dış müdahaleler sonucu kaos yaşayan dünyadaki birçok ülkede kimin ne aradığı küresel sömürgecilerin emellerini açıkça ortaya koyuyor.