İsrail'in güvenliğine göre şekillenen siyaset

ABD dış politikasında İsrail’in ve Yahudi lobisinin etkisi son dönemlerde uygulanan politikalara yansımaktadır. Nitekim ABD’nin Ortadoğu’da uyguladığı pek çok politikada İsrail kazançlı çıkmıştır. İsrail’in ve Yahudi lobisinin ABD dış politikası üzerindeki etkisinin yansımaları Suriye iç savaşında ve İran’la imzalanan Nükleer anlaşmanın feshedilmesinde de görülmüştür.

Devletler hem ikili ilişkilerinde hem de küresel çapta yürütülen politikalarında tamamen ulusal çıkarlara göre hareket etmektedir. Devlet’in doğasının bir gereği olan bu yaklaşımın izlerine son dönemde ABD politikalarında rastlanmamaktadır. Bunun başlıca nedeni olarak ABD iç siyasetinde baskın hale gelen Yahudi Lobisi’nin etkisinden söz etmek mümkündür. Ayrıca küresel siyasette ABD’nin İsrail’in bir fedaisi olarak hareket etmesi Ortadoğu özelinde geliştirilen politikalarda kendisini göstermektedir. Nitekim bu bağlamda ABD yönetimi Amerikan halkının çıkarlarına uygun olan İran ile Nükleer anlaşmasını imzalamıştı fakat Yahudi lobisinin iç siyaset üzerindeki etkisinden ötürü anlaşmadan çekilmişti. Yine aynı şekilde Yahudi lobisinin ve İsrail’in etkisinden ötürü ABD Suriye’nin kuzeyindeki terör unsurlarını silahlandırarak meşruiyet kazandırmaya çalışmıştır. Bu çerçevede düşünüldüğün gerçekleştirilen bu iki politika bölgede İsrail’in çıkarlarına uygun düşerken ABD’nin milli çıkarlarına uygun düşmediği görülmektedir.

ABD askerilerinin bölgeden çekilmesi hiçbir zaman İsrail için olumlu bir gelişme olmamıştır. Nitekim Obama yönetiminin İran ile nükleer anlaşma imzalaması ve ABD askerlerini Irak’tan çekmesi İsrail ve Yahudi Lobisi tarafından sert karşılanmıştır. Dolayısıyla ABD’nin, 1991’de Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayıp 2003’de sözde kimyasal silahlar nedeniyle Saddam’ın devrilerek Irak’ın işgal edilmesiyle en üst seviyeye çıkan, bölgedeki varlığına benzer bir durumun oluşturulması gerekmiştir. Yeni planın hayata geçirilmesi için fazla beklenmemiş ve 2014 yılında ortaya çıkan DEAŞ terör örgütü bu bağlamda bir şans olarak değerlendirilmiştir.

Obama yönetiminin İran ile nükleer anlaşma imzalanmasına engele olamayan odaklar, Ekim 2015’den itibaren ABD askerlerinin tekrar bölgeye sokulmasını ve ABD’nin Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütlerini desteklemesini sağlayarak, bunları devletleştirmeye götürecek adımların yolunu açmışlardır. Ne İran nükleer anlaşmasından ne de Suriye’nin kuzeyindeki varlığından doğrudan bir çıkarı olan ABD’ye, bu iki konunun kendisine faydası olacakmış gibi pazarlanmasında, var olan Yahudi lobisi etkisi yadsınamaz.

Bölgesel politikalarda İsrail’in çevre ülkeleriyle sorunlar yaşadığı bilinen bir gerçektir. Özellikle İran, Türkiye ve Suriye ile uzun süredir var olan kronikleşmiş sorunlar ABD’nin bölgedeki varlığının İsrail tarafından istenmesine neden olmaktadır. Bu çerçevede 2015 yılında DEAŞ’a karşı bir diğer terör örgütü olan YPG’nin desteklenmesi ve meşrulaştırılarak bir terör devleti oluşturulmaya çalışılması İsrail’in bölge ile ilgili hedeflerini gözler önüne sermektedir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bir terör devletini tahayyül eden İsrail, böylelikle bu dört devletin enerjilerini böyle bir oluşuma karşı heba etmelerini sağlayarak bölgesel politikalarını rahatlıkla hayata geçirmeyi planlamıştır. Bu planın uygulanması tek başına İsrail’in imkan ve kabiliyetini aştığından, bir süper güç eliyle hayata geçirilmesi en makul ve en az maliyetli seçenek olarak ortaya çıkmıştır.

Suriye’de DEAŞ paravanıyla bir diğer terör örgütü olan YPG’nin desteklenmesi ve meşrulaştırılarak bir devlet hüviyeti kazandırılması için hem İsrail’in hem de ABD’deki Yahudi lobisinin senkronize çalışması büyük önem arz etmekteydi. İsrail ve Filistin meselesine bile aynı yönden bakmayan tarafların, söz konusu İran ve YPG olunca aynı hizada durmaları, konu varoluşsal bir tehdit veya “büyük İsrail” hedefi olduğunda, her şeye rağmen birleşilebildiğini göstermiştir. Bundan ötürü sadece ABD’nin maddi gücü ve imkanlarıyla gerçekleştirilmesi mümkün olabilecek senaryo için süper gücün ikna edilmesinde, Yahudi diasporasına veya lobisine aidiyeti bulunan ve bununla birlikte ABD devlet aygıtının değişik kurumlarında ve muhtelif makamlarında yer alanlara büyük görevler düşmüştür.

Obama’nın ardından ABD başkanlık koltuğuna oturan Donald Trump’un dış politikada sergilediği duruşu, küresel siyasette belirsizliğe neden olmuştur. Trump başta NATO ve AB gibi oluşumları eleştirmesi ve mevcut pek çok anlaşmadan çekilerek tutarsız bir davranış modeli sergilemesine rağmen, bu süreçte en kazançlı çıkan yine İsrail ve Yahudi lobisi olmuştur. Kudüs kararında, sözde “yüzyıl anlaşması”nda, İran ile imzalanan nükleer anlaşmasından çekilmekte ve Golan tepelerinin İsrail’in toprağı olarak tanınmasında Amerikan çıkarlarının olmaması dikkat çekicidir. Zira tüm bu sayılanlar, İsrail’in uzun yıllardır hayalini kurduğu kazanımlar olarak tarihte yerini almıştır.

2018 yılında DEAŞ’ın tamamen bitirdiğini duyuran ve Suriye’den çekilme zamanının geldiğini açıklayan Trump’u, henüz planladıkları hedeflere ulaşamayan İsrail’in ve Yahudi lobisinin büyük bir tepki vererek onu bu kararından caydırdığı unutulmamalıdır. Dolayısıyla bölgede varlık gösteren ABD’nin askeri gücü, İsrail’in güvenlik mimarisinin bir parçası gibi davranmakta ve İsrail ulusal güvenliğinin sağlanması için gönüllü bir hizmet sunmaktadır.

Donald Trump’un 6 Ekim’deki açıklamasıyla, Suriye’de yaklaşık olarak dört yıldır devam eden Amerika varlığının sonuna gelindiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar ABD güvenlik bürokrasisi şimdilik sadece kuzeyden çekildiklerini ve güneydeki varlıklarını sürdüreceklerini açıklasa da kendi başkanlarının Suriye’den tamamen çekilmek istediği ortada. İsrail’in ve Yahudi lobisinin, Trump’un verdiği karardan hiç hoşnut olmadıkları açıktır ve yine Trump’un kararını değiştirmeye yönelik adımlar atacakları muhakkaktır. Nitekim bunun emareleri de ortaya çıkmıştır. Rusya soruşturmasından kurtulan, ama bu sefer de Ukrayna cumhurbaşkanıyla yaptığı görüşme nedeniyle hakkında azil süreci başlatılan Trump’un, bu karar nedeniyle (başta kendi partisindeki senatörlerden olmak üzere) yoğun bir baskı altına alındığı görülüyor.

Sonuç olarak şunu söylemek gerekir ki, şu ana kadarki sonuçlar göz önüne alınırsa ABD’nin Suriye’deki askeri varlığında İsrail’in önemli bir rolünün olduğu anlaşılmaktadır. Bunu sadece İsrail devletine bağlamak fazla iddialı olsa da Amerikan devlet sistemi içinde etkili olan Yahudi lobisinin, değişik gerekçelerle ABD askerlerinin bu bölgeye getirtilmesinde ve milyarlarca dolar harcatılarak burada bir terör devleti kurdurtulmaya çalışmasında son derece etkin olduklarını söylemek mümkün. Henüz amaçlarına ulaşamayan bu kesimlerin, Trump’un sırf fayda/maliyet hesabı nedeniyle bu oyunu bozmasına izin verip vermeyecekleri ise yakında ortaya çıkacaktır.