İsrail lobisinin ABD siyasetine etkileri

Bazı kesimler tarafından ABD'nin Orta Doğu'daki yaramaz çocuğu olarak nitelendirilen İsrail, lobi faaliyetleri ile dünya genelinde siyonist politikalarına destek arıyor. Özellikle Trump yönetimi altında Tel Aviv rejimine yönelik büyük bir çalışma gözlemlense de, perde arkasındaki güçlere, yani ülkedeki Yahudi cemaatinin faaliyetlerine bakmakta fayda var.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail arasındaki ilişkiler, İsrail devletinin kuruluşundan bu yana güçlenerek gelişiyor. Bazı siyasetçilerin politik kariyerini sonlandıran, hatta John F. Kennedy suikastinde bile izlerine rastlanan söz konusu ilişkilerin perde arkasındaki güç ise küresel mekanizmaları kontrol edebilen cinsten. Özellikle son dönemde Başkan Donald Trump yönetimi altında daha da şiddetli hissedilen siyonist faaliyetler, adı geçen güç dengesi yani Yahudi lobisinin Amerikan siyasetine etkilerini gözler önüne seriyor.

LOBİ VE LOBİCİLİK NEDİR?

Belirli bir amaç doğrultusunda kendi çıkarlarına uygun sonuçlar oluşturmak maksadıyla bir araya gelen, bununla birlikte parlamento ve medya gibi araçlar üzerinden beklenen siyasi ya da ticari çıkarları oluşturma faaliyetleri güden farklı grup temsilcilerinden oluşan topluluğa lobi, bu topluluğun yürüttüğü faaliyetlere de lobicilik adı verilir. Lobi ve lobicilik faaliyetlerini anlamak için, öncelikle baskı grubu kavramını incelemek gerekiyor. Baskı grubu terimi genel anlamda herhangi bir devlette karar verici makamları herhangi bir toplum ve kesimin çıkarları doğrultusunda değiştirmeye çalışan örgütlenmeler için kullanılıyor. Baskı grupları, ABD'de lobiler olarak öne çıkarken, karar alma sürecinde doğrudan aktör olabiliyor. Kararlar üzerinde büyük bir etki oluşturan lobiler, küresel anlamda kriz yaşatacak devletler arası politikalarda da etkisini gösterebiliyor. Bu kapsamda eski ABD Başkanlarından Richard Nixon, başkanlığı sırasında yaptığı bir açıklamada, "Arapların benim dış politikalarım konusunda bazı haklı şikayetleri olsa da, onların da anlamaları gereken bir hakikat var ki o da, Amerika'daki musevilerin tüm bilgilendirme ve propaganda mekanizmasını kontrol ettikleri, büyük gazetelerin, film endüstrisinin, radyo ve televizyonların, büyük şirketlerin bir güç olarak nazarı dikkate alınması gerektiğidir", ifadeleriyle konuya ilişkin önemli bilgiler paylaşmıştı.

ABD'DEKİ İSRAİL LOBİSİ

ABD'nin politikalarında önemli rol oynayan İsrail lobisi, finansal gücüyle dikkat çekiyor. Nitekim, 2010 yılındaki Amerikan Temsilciler Meclisi seçimlerinde söz konusu oluşumun finansman desteğini kaybetmek istemeyen dönemin ABD Başkanı Barack Obama, İsrail'e yaptığı, "Filistinlilerin arazilerini zorla ellerinden alıp bu bölgelerde Yahudi yerleşim birimleri inşa etmesine son vermesi" yönündeki çağrıyı geri çekmişti. Bununla birlikte ülkedeki İsrail yanlısı en büyük lobisel oluşumların başında Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi (American Israel Public Affairs Committe, AIPAC) geliyor. 55 binden fazla üyesi bulunan örgüt, ABD ve İsrail ilişkilerinin derinleştirilmesinde ve ortak askeri programların gerçekleştirilmesinde önemli rol oynuyor. 1951 yılında kurulan AIPAC'ın resmi bütçesi 65 milyon doları bulurken, gayriresmi tarafta ise astronomik rakamlara sahip bir güç olarak öne çıkıyor. AIPAC, İsrail'e yönelik askeri yardımlarda en etkili kuruluş. Buna örnek olarak 1986'lı yıllarda dönemin ABD Dışişleri Bakanı George P. Schultz'un AIPAC'a bizzat başvurarak, İsrail'e yollanacak silah türleri ve yardım paketleri konusunda görüş istemesi gösterilir. İsrail'e yapılan yardımlar, 1985 sonrası AIPAC sayesinde karşılıksız bir hal aldı. Amerikalı Haham ve Amerikan Yahudi Komitesi Uluslararası Yahudi İşleri Direktörü Andrew Baker, lobicilikle ilgili bir konuşmasında, ABD'de lobicilik yapmanın elmalı tart yapmak kadar yaygın olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte farklı çıkar gruplarının Amerikan Kongresi'nde kendi davaları için taraf bulmaya çalışmalarının, Amerikan Anayasası ile doğrudan bağdaştığını söyleyen Baker, lobilerin çalışmalarını gizli saklı değil, herkesin gözü önünde sürdürdüğünün altını çiziyor. Baker ayrıca, durumun legal olduğunu ve teşvik bile edildiğini ifade ediyor.

LOBİNİN GÜCÜ VE YAPISI

ABD'nin dış politikası ve askeri operasyonlarını İsrail lehine etkileyen söz konusu lobiler, İsrail'in tek başına gerçekleştiremediği 2003'teki Irak işgalinde de operasyonların ABD tarafından yapılmasını finanse eden sivil toplum örgütleri koalisyonu olarak öne çıkıyor. Yalnız Irak işgali değil, bölgedeki birçok operasyonda İsrail'in güvenliği adına ABD güçlerinin kullanılmasının sağlandığı ifade ediliyor. ABD'deki İsrail lobisinin yapısını bu konu üzerine kitap yazan John Mearsheimer ve Stephen Walt'ın paylaştığı veriler üzerinden inceleyebiliriz. Mearsheimer ve Walt'a göre söz konusu oluşumlar esas olarak iki ana kuruluş ve yörüngesindeki sivil toplum örgütlerinden oluşuyor; Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC), ABD Meclisi ve Senatosu nezdinde lobi faaliyetlerinde bulunuyor. Büyük Amerikan Musevi Örgütleri Başkanları Konferansı (Conference of Presidents of Major American Jewish Organizations) ise ABD'deki musevi toplumu ile ABD hükümeti arasındaki bağlantıyı sağlayan oluşum konumunda. Bununla birlikte Amerikan Girişimcilik Enstitüsü (American Enterprise Institute, AEI), Hudson Enstitüsü, Orta Doğu Politikası için Washington Enstitüsü (Washington Institute for Near East Policy, WINEP) gibi yeni muhafazakar neo-con politikaların geliştirildiği düşünce kuruluşları da İsrail lobisinin entellektüel kuruluşları olarak finanse ederek çalışmalar yürütüyor. Bu çalışmalara örnek olarak, Amerikan Girişimcilik Enstitüsü mensuplarından Michael Rubin ve diğer neo-conların The Wall Street Journal, The New Republic, National Review, The Weekly Standard gibi İsrail lobisi kontrolündeki medya organlarında İsrail lehine yazılar kaleme alması gösterilebilir. Lobi kontrolündeki söz konusu medya organlarında sık sık Türkiye'ye yönelik operasyon ve darbe çağrıları ile Kürdistan adında bir ülke kurulması yönünde yazılar da kaleme alınıyor.

KENNEDY SUİKASTİ

ABD tarihinde İsrail lobisine karşı duran tek başkan olarak ifade edilen John Fitzgerald Kennedy, 1963 yılındaki gerçekleştirilen suikastle öldürüldü. Suikaste dair detaylar üzerinden yıllar geçmesine rağmen aydınlatılamazken, cinayetle bağlantılı kişiler bir bir ortadan kaldırıldı. Bazı kaynaklara göre suikaste zemin hazırlayan nedenlerin başında, Kennedy'nin o dönem İsrail'de inşası süren Dimona Nükleer Santrali'ne ve İsrail'in Orta Doğu politikalarına yönelik rahatsızlığıydı. Bununla birlikte İsrail lehine faaliyet gösteren silah tüccarları, masonik unsurlar, Yahudi lobisinin ABD politikalarına müdahale eden yapısı ve lobinin destekçisi olan güçlü ailelere karşı duruşu Kennedy için büyük bir tehditti. Nitekim ölümünden önce yaptığı bir konuşmada da söz konusu oluşumları işaret eden Kennedy, lobicilik faaliyetlerinin oluşturduğu tehlikeyi gözler önüne seriyordu. Konuyla ilgili birçok iddia ortaya atıldı, bunlardan biri de suikastte İsrail istihbarat teşkilatı MOSSAD'ın parmağının olduğu yönündeydi. Kennedy suikastine yönelik söz konusu İsrail bağlantıları on yıllar süren tartışmalara rağmen hala sonuca kavuşmuş değil.

Öte yandan Kennedy ölümünden önce söz konusu yapılara yönelik konuşmasında şu ifadelere yer vermişti: "Gizlilik sözcüğü, özgür ve açık bir toplumda tiksindiricidir. Bizler insan olarak, doğamız ve tarihimiz gereği gizli topluluklara, gizli yeminlere ve gizli işlemlere karşıyızdır. Karşı olduğumuz, dünyayı sarmış durumda olan ve öncelikle kendi etki alanını genişletmek için gizli saklı amaçlara dayanan kocaman ve acımasız bir komplodur. Bu komplo, saldırı yerine, içimize sızmaya, seçim yerine hükümeti yıkmaya, devirmeye, özgür seçim yerine korkutmaya ve kaosa dayalı bir komplodur. Bu öyle bir sistemdir ki, muazzam miktarda insani ve maddi kaynakları, sıkıca ördüğü askeri, diplomatik, istihbari, ekonomik, bilimsel ve siyasi operasyonlarla birleştirerek yüksek verimli bir makine haline getirip, emellerine doğru sürükler. Onun hazırlıkları gizlenir, belli edilmez, yayınlanmaz. Onların hataları gömülür, gazete manşetlerinde göremezsiniz. Onun muhalifleri susturulur, övülmez. Hiçbir harcamaları sorgulanmaz, hiçbir sırları açığa çıkmaz. Bu nedenledir ki, Atinalı yasa çıkarıcı Solon, onu, tartışmaktan korkan, kaçan her vatandaş için suç saymıştır. Olağanüstü bir vazife olan, Amerikan Halkı'nı uyarma ve aydınlatma konusunda sizlerden yardım istiyorum. Sizin yardımınız sayesinde rahatlıkla şunu söyleyebilirim, insan doğduğu şekilde olacaktır, özgür ve bağımsız."

İLHAN OMAR OLAYI

Günümüzde İsrail lobisine karşı söylemleri sonrası antisemitizm suçlamasıyla karşı karşıya kalan ABD'nin ilk Müslüman başörtülü Kongre üyesi İlhan Omar, AIPAC'in ekonomik yardımlar aracılığıyla Kongre üyelerini satın aldığını söylemişti. Demokrat Partili Omar'a kendi partisinin yanında Cumhuriyetçilerden de sert tepkiler gelmesi İsrail lobisinin Kongre'deki etkisini ortaya koymuştu. Bu süre zarfında Cumhuriyetçi Parti temsilcileri, İsrail politikalarını eleştirdiği için Omar ve bir diğer Müslüman Kongre üyesi Rashida Tlaib'in cezalandırılacağını ifade etmişti. Omar, kendine yönelik baskılar neticesinde, Amerikalı Yahudilerden özür dilerken, tepkilerinin normal vatandaşlara olmadığını, lobilerin problemli rolünü vurgulamaya devam edeceğini ifade etmişti. Kongre'deki tartışmalar sürerken, göçmen ve Müslüman karşıtlığını her fırsatta dile getiren Başkan Trump da konuya müdahil olarak, Omar'ın özrünü samimi bulmadığını ve istifa etmesi gerektiğini ifade etmişti. Omar'a yönelik baskı ve suçlamalar uzun süre sıcaklığını korudu. Omar'a çok sayıda Amerikalı Yahudi destek verirken, Yahudi vatandaşların büyük bölümü AIPAC'in kendilerini temsil etmediğini ve Omar'ın açıklamalarının Yahudi kimliğine karşı olmadığını vurgulamıştı.

LOBİLERİN "ANTİSEMİTİZM" KALKANI

Orta Doğu'da İsrail'in bölge ülkelerine yönelik saldırgan tavırları ve Filistinlilere karşı uyguladığı politikalar ile katliamlara karşı tepki gösteren kitlelerin genel açıdan antisemitist (Yahudi karşıtı) olarak lanse edilmesi lobilerin başka bir yüzü olarak ortaya çıkıyor. Örneğin 2014'teki Gazze saldırılarında 2 binden fazla Filistinli sivilin İsrail bombalarıyla hayatını kaybetmesi, terörle mücadele adı altında İsrail lobisinin etkisindeki hükümetler tarafından meşru görüldü. Buna karşılık, Filistin'in toprak bütünlüğü ve insan haklarının Filistinliler nezdinde uygulanmasına gelindiğinde farklı bir tavır sergileniyordu. Günümüzde bu eylemler hala güncelliğini koruyor ve İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırıları ile Filistin karşıtı politikaları meşru bir hareket çerçevesinde değerlendiriliyor. Başkan Trump'ın siyonist İsrail rejimi lehine kararları da bu adımları doğrular nitelikte. Söz konusu durumu eleştiren halklar, liderler ve siyasiler ise özellikle mevcut lobiler tarafından antisemitizm ile suçlanıyor. Algı yönetiminin öneminin görüldüğü bu noktada, bazı Yahudi toplulukların dahi tepkilerine rağmen işlenen İsrail terörünün nasıl antisemitizm kalkanı altında meşrulaştırılmaya çalışıldığı net bir şekilde anlaşılıyor.