İsrail baskısı altında Filistinli gazeteciler

İşgalci İsrail güçlerinin abluka altındaki Gazze'ye düzenlediği son saldırılarda 25'ten fazla Filistinli hayatını kaybederken, Anadolu Ajansı da bombaların hedefi oldu. Dünden bugüne yaşanan olaylarda sık sık medya mensuplarına yönelik şiddet uygulayan İsrail'e, basın ve ifade özgürlüğünü temel değer sayan Batılı güçlerin sessiz kalması ise dikkat çeken bir başlık. Bu kapsamda tüm dokunulmazlıkları ortadan kaldırılan Filistinli gazetecilerin geleceği büyük endişe uyandırıyor.

İsrail baskısı altında Filistinli gazeteciler

İsrail ordusunun 4 Mayıs 2019'da abluka altında tutulan Gazze Şeridi'ne yönelik saldırılarında aralarında kadınlar ve çocukların da bulunduğu 25'ten fazla Filistinli hayatını kaybetti. Aynı saldırılarda Anadolu Ajansı'nın ofisinin bulunduğu bina çok sayıda roketin isabet etmesi sonucu tamamen yıkıldı. Tel Aviv yönetimi saldırılarda terörist unsurları hedef aldığını savunurken, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump ise İsrail'in vatandaşlarını koruma hakkı bulunduğunu ifade ederek söz konusu güçlere arka çıktı. Konuya ilişkin elde edilen veriler ve görüntüler İsrail yönetimini yalanlıyor. Diğer yandan sivillere yönelik saldırılar ile basın özgürlüğünü hedef alan şiddet eylemlerine Batılı güçlerin sessiz kalması tepki çekiyor. Uluslararası bazı sivil toplum kuruluşları İsrail'in saldırılarını kınarken, İsrail'e karşı liderler seviyesinde Türkiye ve sayılı birkaç ülke dışında net bir tavır sergilenmiş değil. Tüm bu gelişmeler ışığında dokunulmazlıkları yok sayılan Filistinli gazetecilerin geleceği endişe uyandırıyor.

İsrail'de insan hakları ne ifade ediyor?

İsrail devleti kuruluşundan bu yana katliam ve baskı politikaları ile on binlerce insanın ölümüne yol açarken, yaşanan olaylar bölgedeki yüz binlerce insanın sürgün edilmesine neden oldu. ABD ve Avrupalı devletlerin himayesi altında şekillenen İsrail, Orta Doğu'nun "yaramaz çocuğu" haline gelirken insan haklarına ilişkin önemli detaylar ortaya çıktı. Önceki dönemlerdeki iletişim kanalları ve imkanlar bir yana günümüzde elde edilen bilgiler İsrail zulmünü net bir şekilde görmemizi sağlıyor. Ancak uluslararası basın kuruluşlarının servis ettiği dehşet verici kanıtlara rağmen İsrail devleti hiçbir yaptırıma tabi tutulamıyor. Bunda İsrail lobisinin ve söz konusu devleti destekleyen oluşumların finansal gücünün etkisi büyük. Peki insan hakları özellikle İsrail'de neden çift taraflı şekilleniyor? Bu soruya cevap vermek nereden bakarsak bakalım mümkün değil. Batılı güçlerin temel değerleri arasında bulunan insan hakları ilkesi adı geçen finansal çevreler gölgesinde adeta İsrail dışında tutuluyor. Böylece ortak bilinç kapsamında değerlendirilmesi gereken insan haklarının evrenselliği terimi bu topraklarda yok sayılmış oluyor. Ancak bu noktada dünya halkları ve yönetimleri arasında belirgin bir fark var. İsrail ve destekçilerinin insan hakları anlayışı, dünya toplumları tarafından kabul görmüyor. Fakat bu durum yine de İsrail'e yönelik bir etki oluşturmuyor. Aynı zamanda söz konusu ihlallerin yalnız Filistinli Araplar-Müslümanlara yönelik olmadığının altının çizilmesi gerekiyor. Tel Aviv yönetimi için Filistinli Hristiyanlar da tehdit konumunda.

Yüzyılın anlaşması ve muhtemel sonuçları

ABD'nin İsrail yanında taraf olduğu ve "Yüzyılın Anlaşması" olarak anılan eylem planında Filistin'in tamamını çevreleyen işgal politikası daha da netleşiyor. Bu kapsamda dikte edilen şartların reddedilmesi, İsrail güçlerinin bu bölgeleri işgalini meşrulaştırıyor. Yanı sıra Filistin bu anlaşma çerçevesinde işgal edilen topraklarının büyük bölümünden feragat ederken, Gazze Şeridi'ne hapsediliyor. Filistin'in askeri güç bulundurması, Mısır ve İsrail'e bağımlı hale getirilmesi, Batı Şeria bölgesinde birçok noktayı kaybetmesi de anlaşmanın içeriğini belirliyor. Filistin devletinin tümüyle Tel Aviv gözetimi altına girmesini öngören bu anlaşmanın kabul edilmesi mümkün görünmüyor. Nitekim İsrail yönetiminin beklentisi de anlaşmanın Filistin tarafından kabul edilmemesi yönünde. Bölgesel kaynakların aktardığına göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Nisan 2019'daki seçimlerde kampanyasının temelini oluşturan "Filistin'i tamamen yok etme" vaadi de böylece gerçekleşmiş olacak.

İsrail'in Filistinli gazetecilere yaklaşımı

Filistinli basın mensuplarının gazeteci kimliği İsrail'in belirlediği kurallar doğrultusunda şekillenmek zorunda. Aksi takdirde söz konusu gazeteciler açık hedef haline gelirken, öldürülebiliyor ve hatta ölümlerinden sonra çeşitli suçlamalarla karşı karşıya kalabiliyor. Buna örnek olarak, İsrail güçleri tarafından öldürüldükten sonra "ajan" ya da "terörist" olarak nitelendirilen onlarca gazeteciyi gösterebiliriz. Gazze'de binlerce sivilin hayatını kaybettiği 2014 saldırıları ise Filistinli gazeteciler için oldukça karanlık bir dönem. Bu süreçte 15'ten fazla gazeteci İsrail güçlerinin hedefi olurken, üzerinde basın mensubu olduğuna dair ibareler bulunan araçların bombalanması basın tarihi açısından acı bir hatıra olarak öne çıkıyor. Bununla birlikte 2014'teki saldırılarda Anadolu Ajansı dahil, yabancı medya organlarının çalışanları da hayatını kaybetmişti. Binlerce sivilin hayatını kaybettiği saldırıları Almanya ve ABD gibi ülkelerin, "meşru müdafaa" kapsamında değerlendirmesi ise uluslararası kamuoyunda travma etkisi oluşturmuştu. Bu noktada Batılı güçler için bir başka temel değer olarak görülen "basın özgürlüğü" ilkesinin nasıl anlamını yitirdiği trajik bir şekilde ortaya konuyor. Savaş hukukuna göre çatışma ortamında sivillerin, gazetecilerin, sağlık ekiplerinin hedef alınması bu ilkenin ihlali sayılırken, ceza mekanizması içerisinde adı geçen eylemler "savaş suçu" olarak değerlendirilir. Ancak İsrailli keskin nişancıların namlu ucuna aldığı sağlık ekiplerinin ölümlerinde dahi bu mekanizmanın işletilmesine engel olunuyor.

Filistinli gazetecilerin geleceği

Son dönemde Filistinlilere yönelik artan baskı ve şiddet eylemleri, bölgede görev yapan basın mensupları için tehdit konumunda. Daha önce öldürülen yabancı gazetecilere de dikkat çeken bölgesel kaynaklar, bu kapsamda yabancı medya mensuplarının da güvende olmadığının altını çiziyor. Aynı zamanda İsrail işgal kuvvetleri dışında, İsrailli aşırıcılar bu tehdidi ikiye katlıyor. 2019'un başından bu yana aralarında bir kadın öğretmenin de bulunduğu çok sayıda Filistinli, aşırıcı İsrailliler tarafından sokak ortasında katledildi. İsrailli aşırıcılar tarafından gerçekleştirilen şiddet eylemleri neticesinde çok sayıda Hristiyan ve Müslüman maddi ve manevi zarara uğrarken, bu kişilere yönelik caydırıcı bir ceza uygulanmaması, hatta bu kişilerin İsrail güçleri tarafından korunması dehşet verici bir gelişme olarak öne çıkıyor. Aynı zamanda aşırıcı İsraillilere tepki gösteren ılımlı Yahudiler de dışlanarak, İsrail devleti tarafından çeşitli yaptırımlarla karşı karşıya bırakılabiliyor. Tüm bu gelişmeler ışığında hem Tel Aviv yönetiminin baskılarına başkaldıran Filistinli Hristiyanlar-Müslümanlar, hem de bölgede faaliyet gösteren basın mensuplarına yönelik tehdidin artarak devam edeceği gözlemleniyor. Yüzyılın Anlaşması olarak nitelendirilen işgal belgesinin de bu eylemlerin gerçekleştirilmesinde etki artırıcı bir unsur olarak öne çıkacağı öngörülüyor.