ABD ve Çin arasında kalan İngiltere 5G'den vazgeçecek mi?

ABD ve Çin arasında yaşanan mücadele, Birleşik Krallık arada kaldı. ABD'nin baskı yaptığı iddia edilirken, Britanya Hükümeti Huawei'nin Birleşik Krallık için değerli olduğunu ve yönetilebileceğini gösteren delillere rağmen ABD'nin bu şirketi Britanya'nın gelecekteki 5G ağından çıkarma isteğine boyun eğdiği iddia ediliyor. İngiltere 5G sözleşmesinden ayrılacak mı? ABD İngiltere'ye baskı uyguluyor mu?

Birleşik Krallık, ilk olarak Brexit ile gündem olurken Avrupa Birliği’nden ayrılmasının ardından İrlanda ve İskoçya’dan ayrılık sesleri yükselmiş ve her iki ülkede Avrupa Birliği içerisinde kalmak istediklerini açıkça dile getirilmişti.

Hemen akabinde ülkede Boris Johnson’un Covid-19 pandemisine ilişkin açıklamalarının ardından kendisini virüs tedavisi görmesi sürecinde ülkedeki kriz ikiye katlanmış bu süreçte ülkede yapılan provakasyonlarla birlikte 5G baz istasyonlarına saldırı gerçekleşti.

Covid-19’un, Brexit’in parçalayamadığı Birleşik Krallık’ı Johson ve kabinesinin tavrı nedeniyle parçalandığı yorumları yapılırken, ülkelerin taleplerine herhangi biçimde yanıt vermeyerek, gündemine Çin ve 5G’yi almayı tercih etti.

19. yüzyıldan bu yana Çin, gelişimi sürecinde hem Batı’da hem de Hong Kong’a karşı yaklaşımı dünyanın odak noktasında yer alıyor.

Batılı devletler Çin’de ticari ayrıcalıklar elde ettikleri bütün süre boyunca ülkenin ne siyasi ne de politik tavrına karşı herhangi bir tepki de göstermedi.

Fakat hem ekonomik hem de teknolojik büyümesine hız kesmeden devam eden Çin’e karşı ABD tek taraflı bir mücadele başlatmış gibi görünse de Batılı ülkelerin de müdahil olduğu süreci Vince Cable, değerlendirdi.

Independent Türkçe’de yer alan habere göre, Çin büyükelçisinin geçen hafta "sömürgeci zihniyet" diye tanımladığı konuya dair hassasiyetleri açığa çıkarmıştı. Çinlilerin gördüğü şekliyle bu zihniyetin bir parçası da biz Britanyalıların liberal değerlerimizi sadece kendi yurdumuzda korumakla kalmayıp (ki yapmamız gereken bu), onları Çin'e dayatma konusunda da ısrarcı olmamızdır.

Britanya'nın 1997'de barışçıl, usule uygun ve onurlu bir şekilde Hong Kong'dan çekilmesi her iki taraf için de diplomatik ve siyasi bir zaferdi. Hindistan ve Endonezya, Portekiz ve Hollanda imparatorluklarının kalıntılarıyla nasıl başa çıktıysa Çin de aynı yöntemlerle sömürge yerleşim bölgeleri Hong Kong ve Macau'yla baş edebilirdi: Askeri istila ve ilhak. Bunun yerine Çinliler, aslında baskı altında gerçekleşmiş bir müzakereye dayanan kira sözleşmesinden geri sayım yapmayı seçti.

Bölgenin devri, sömürge anayasasının yerini alan, Çin'in ulusal kanunu Temel Yasa uyarınca gerçekleştirildi. Hong Kong, Çin'in başka hiçbir yerinde olmayan toplantı ve konuşma özgürlüğünün yasal güvence altına alındığı, "tek ülke iki sistem" ilkesinin uygulandığı bir Çin Özel İdari Bölgesi. Bir yanda Çin'in toprak bütünlüğüne ve egemenliğine dair ısrarı, diğer yanda kendi kaderini bir nebze olsun tayin etmeye yönelik "iki sistem" kavramının barındırdığı tolerans nedeniyle içsel bir gerilim yaşanıyor. Bu gerilim 22 yıl boyunca gayet iyi yönetilmiş olsa da şimdi yıkım testinden geçiyor.

Neden şimdi? Altta yatan bir dizi problem var. Hong Kong'daki konutların yüksek maliyeti ve yaşam alanlarının sıkışıklığı, hem eski sömürge dönemi yönetimlerinin hem de yeni Pekin yanlısı idarelerin başarısızlığını yansıtan büyük bir hayal kırıklığı. Bu arada Hong Kong'un genç sakinlerinin birçoğu, anavatana katılmaya hiçbir zaman razı olmadı. Batılı yaşam tarzlarına alıştılar ve yasalar 2047 sonrasında Çin'e geniş çaplı geçişe izin verdiğinde kendilerini nelerin beklediği konusunda kötümserler.

Bunun üstüne Özel İdari Bölge Baş Yöneticisi Carrie Lam de anakaraya suçlu iadesini kolaylaştıran bir yasa çıkarmaya çalıştı. Muhakkak ki halkın ruh halini yanlış değerlendirdi ve kitlesel gösteriler karşısında tasarıyı geri çekmek zorunda kaldı. Buraya kadar her şey iyiydi.

Fakat gösteriler kitlesel çapta ve günlük olarak devam etti. Bazı protestocular, daha önceki gösterilerde yükselen belli başlı şikâyetlerle ilgileniyordu. Kimileri de bağımsızlığı savunuyordu. Büyük çoğunluk barışçıl olsa da bazıları değildi ve polise "molotofkokteylleri" atıldı. Pekin gerçek bir ikilemde kaldı. Sokaktaki şiddetin (yani "kaosun" ve Çin muhitindeki düzenin bozulmasının) devamına müsaade etmek "tek ulus" ilkesi için tehdit teşkil ediyordu ama protestoları durdurmak için müdahale etmek de "iki sistem" ilkesinin ihlali anlamına gelecekti. Her ikisi de sakıncalıydı.

Yardım istenecek malum merci, sevk edilecek ordu olacaktı. Otoriter rejimler bir yana, demokratik ülkeler bile zor durumlarda sivil itaatsizliği kontrol altına almak için son çare olarak orduyu kullandı; Hindistan'ın Keşmir'de yaptığı gibi. Başkan Donald Trump da Siyahilerin Hayatı Önemlidir protestocularına karşı aynı şeyi yapma hevesini ortaya döktü. Temel Yasa, acil bir durum halinde bölgede konuşlandırılmış 6 bin askeri kullanma yetkisi tanıyor. Buna rağmen rejim harekete geçmedi (ve baskı uygulamak için takdir ya da onay da görmedi), bunun yerine acımasız Ulusal Güvenlik Yasası'nı uygulamaya koymayı tercih etti.