İflasın eşiğine gelen Astana süreci

Türkiye, sınırlarında yaşanan krize ve uluslararası ilişkilerde konjonktür değişimine karşın dış politikasında denge siyaseti izlemektedir. Uzun süredir uygulanan denge siyasetiyle Türkiye bölgenin değişen dinamiklerine karşın Suriye’nin demokratikleşmesini hedeflemektedir. Astana süreci ve Soçi mutabakatıyla başlayan süreç 19 Ağustos tarihinde Esad güçleri tarafından gerçekleştirilen İdlib saldırılarıyla tehlikeye girmiş durumda.

İflasın eşiğine gelen Astana süreci

Suriye politikasında çok yönlülük üzerinden şekillenen bir denge siyasetini benimseyen Ankara, tüm yaşananlara rağmen Washington’la temas kurabileceği diplomatik kanalları açık tutarak Moskova’yı belli tavizlere zorlarken; Moskova’yla olan iletişimini de Washington’a karşı bir koz olarak kullanmaktadır. Uluslararası ilişkilerin doğasına uygulan olan bu yaklaşımla Türkiye, Suriye’ye yönelik beklentilerini karşılamayı hedeflememektedir.  
 
Türkiye’nin Suriye politikası iki temel hedefe dayanmaktadır; ilki, terör örgütü PYD’nin varlığının sonlandırılması ve ikincisi de Esad rejiminin muhaliflerin elinde bulunan bölgelere yapacağı operasyonlar sebebiyle oluşabilecek yeni mülteci akınlarının önlenmesidir. Bu kapsamda PYD’ye yönelik hamleler konusunda ABD’yle müzakerelerde bulunulurken; Şam yönetiminin hırslarının dizginlenip İdlib’de yeni bir dramın yaşanmasını engellemek için Rusya’yla yakın mesai yürütmektedir.  
 
Türkiye’nin Suriye politikası iki büyük güçle aynı anda iletişim kurmayı gerektirmektedir. PYD’nin varlığının sonlandırılmasına ve mülteci konumuna düşmüş olan sınır ülkelerde yaşayan Suriyelilerin tekrardan ülkelerine dönmelerinin sağlanmasına yönelik Güvenli Bölge’nin gerekliliğinin uzun süredir savunan Türkiye, 7 Ağustos 2019 tarihinde Güvenli Bölge tesis edilmesi için ABD’yle anlaştığını duyurmuştu. Türkiye’nin ABD ile Güvenli Bölge tesisinde anlaşmaya varmış olması Rusya’yı rahatsız etmiştir. Zira Rusya’dan gelen açıklamalarda duyulan rahatsızlık gizlenmemiş, 15 Ağustos’ta Rusya Dışişleri Bakanı Sözcüsü Mariya Zaharova şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “Suriye’nin kuzeydoğusunu ‘izole etmeye’ yönelik girişimler endişe vermektedir. Bu konuda Rusya’nın yaklaşımı değişmemiştir. Biz Suriye’nin kuzeydoğusunda uzun vadeli istikrar ve güvenliğin sağlanmasını destekliyoruz. Bu da Suriye’nin egemenliğinin restorasyonu ve Suriye halkının bir parçası olan Kürtlerle Şam’ın etkili diyalogu sayesinde gerçekleşebilir.”  
 
Astana sürecinin garantörlerinden olan İran da Güvenli Bölge oluşturma fikrinden rahatsızlık duymuş ve 18 Ağustos'ta İran Dışişleri Bakanı Sözcüsü Abbas Musevi aracılığıyla rahatsızlığını dile getirmiştir. “ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki tavrı, Suriye’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne açık bir saldırı ve uluslararası hukuk ile BM Anlaşması’ndaki ilkelere aykırı… Amerikalıların Suriye’nin kuzeydoğusunda güvenli bölgenin oluşturulmasına yönelik son açıklamaları ve anlaşmaları kışkırtıcı ve endişe verici.” 
 
Yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Türkiye’nin ABD ile Suriye’nin Kuzeydoğusunda Güvenli Bölge konusunda uzlaşıya varmış olması Rusya ve İran’ı rahatsız etmiştir. Açıklamaların akabinde 19 Ağustos’ta Esad rejimine bağlı unsurların Türk askeri konvoyunu hedef almaları ve 22 Ağustos’ta 8. Gözlem Noktası’na taciz ateşi gerçekleştirilmesi, saldırıların Rusya ve İran’ın izniyle gerçekleştirilmiş olma ihtimalini akıllara getirmiştir. Ankara’yı cezalandırmaya çalışan Rusya ve İran’ın müttefiklik ruhuna uygun olmayan bu tavırları Astana Süreci’nin geleceğinin tehdit altında olduğunu ortaya koymaktadır.  
 
Rejim güçlerinin İdlib’te Soçi Mutabakatı’nın gereği olarak bölgede konuşlandırılmış Türk askeri konvoyuna saldırmaları ve Türk unsurlarına taciz ateşi açmaları Soçi Mutabakatı’nın ihlal edildiğini gözler önüne sermektedir. Şam rejiminin Rusya’dan cesaret alarak bölgede ilerlemesi Astana Ruhu’nun iflasın eşiğine geldiği yorumlarına neden olmuştur. Zira Soçi Mutabakatı’nın 5. Maddesi gereğince “Rusya, İdlib’e yönelik olası saldırıların önlenmesini temin edecek” maddesinin ihlal edilmiş olması Soçi Mutabakatının ihlal edildiğini gözler önüne sermiştir. 
 
Astana Sürecinde taraf olan devletler arasındaki fikir farklılıkları, üzerinde uzlaştıkları asgari müştereklerden çok daha fazladır. Zira Suriye iç savaşı süresince Rusya ve İran bu ülke üzerinde ciddi bir nüfuz elde etmiştir. Bundan ötürü Moskova ve Tahran’ın Suriye için Esad’lı bir gelecek tahayyül etmeleri ve Ankara’nın ise Suriye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesinden yana olması, Astana Süreci’ndeki en önemli çatlaktır. Bu çerçevede Moskova ve Tahran, Şam yönetiminin İdlip’i ele geçirerek ülke üzerindeki hakimiyetini genişletmesini arzulamaktadır. 
 
Astana Süreci ve Soçi Mutabakatı 
 
Bölge dışı aktörlerin bölge haritasını şekillendirme girişiminin önlenmesi için Türkiye, İran ve Rusya’nın bir araya gelmesiyle başlamıştı. Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasında hem fikir olan devletler kalıcı barışın tesis edilmesini hedeflemektedir. 2017 yılında Kazakistan’da düzenlenen Suriye konulu 9. Astana toplantısında Türkiye, Rusya ve İran, Gerginliği Azaltma Bölgeleri ile ateşkes rejiminin korunmasında mutabık kalmıştı. Ayrıca Sonuç bildirisinde taraflar şiddetin azaltılması ve Suriye’de genel durumun istikrara kavuşturulmasındaki önemi vurgulamışlardı.  
 
17 Eylül 2018 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin'in, Astana Sürecinin bir meyvesi olan Soçi’de İdlib üzerine Mutabakata varmışlardı. Mutabakata göre 15-20 km derinliğinde oluşturulacak tampon bölgedeki ağır silahların büyük çoğunluğu 10 Ekim itibariyle teslim edilmiş ve ateşkesin temini olarak Türkiye İdlib’de 12 adet gözlem noktası inşa etmişti. Soçi Mutabakatı’ndan bu yana sürecin oluşturulması planlanan 15 – 20 km’lik çatışmasızlık bölgesi içerisindeki silahların geri çekilmesiyle birlikte 19 Ağustos gününe kadar başarılı bir şekilde geldiğini söyleyebiliriz.  
Kazakistan’da düzenlenen Suriye konulu 9. Astana toplantısında Türkiye, Rusya ve İran, Gerginliği Azaltma Bölgeleri ile ateşkes rejiminin korunmasında mutabık kalmıştı. Ayrıca Sonuç bildirisinde taraflar şiddetin azaltılması ve Suriye’de genel durumun istikrara kavuşturulmasındaki önemi vurgulamışlardı.