FED’in Faiz Kararı: 2,00–2,25

ABD’nin ekonomik tarihinde önemli bir konuma sahip olan Fed, uzun yıllar boyunca ABD Hazine Bankası ve ABD Başkanları ile bir güç çatışması içerisinde olmuştur. Yaşanan dramatik buhranların sonucunda Hazine Bakanlığına ve Başkanlara karşı bağımsızlığını kazanan Fed, Trump’a karşı bağımsızlığını koruya bilecek mi? Fed’in 2019 yılı temmuz ayı toplantısından çıkan faiz kararı. Fed’in kısa tarihi ve bağımsızlığını kazanma süreci.

FED’in Faiz Kararı: 2,00–2,25

2008 yılında yaşanan krizden ötürü ABD ekonomisinin durağan hale geçmesini önlemek için faizleri neredeyse sıfır yapacak kadar indiren Fed, 2008’den sonra Fed tam 11 yıldır faizleri ya sabit tutuyor ya da çok düşük baz puanlarla arttırmaya yöneliyor. ABD ekonomisinin büyüme oranı 2,3 seviyesinde, İşsizlik oranları son 50 yılın en düşük seviyesinde ve enflasyon oranı haziran ayı için 1,6 seviyesinde olmasına rağmen Trump Merkez Bankası’ndan faiz oranlarının düşürülmesini talep-ısrar etti. Trump’ın Fed üzerinde ki baskıları ve sert söylemleri giderek artmaktadır. Bu ortam içerinde 30 Haziran'da toplanan Fed yöneticileri bugün faiz oranlarını açıkladı. Fed faizleri 11 yılın ardından ilk defa düşürdü. Böylece Fed faizleri 25 baz puan düşürerek yüzde 2,00-2,25 bandına çekti. Fed başkanı Powell faiz indirimini küresel ekonomik büyümeyi desteklemek, ticaret savaşlarının etkisini azaltmak ve enflasyonu artırmak için yaptıklarını söyledi. 

Fed’in kısa tarihi 

ABD merkez bankası ya da kısa adıyla Fed (Federal Rezerv Bank) 1913 yılında kuruldu. 1836 yılında, Andrew Jackson’ın ABD Bankası’nı lağvetmesinden 1913 yılına kadar ABD’de herhangi bir özel merkez bankasının kurulmasına izin verilmedi. Jackson’ın ABD Bankası’nı lağvetmesinde ki gerekçesi ise bu bankaların ulusal ekonominin gidişatı üzerinde sağlıksız ve lüzumsuz bir etki yaratıyor olmasıydı ki bu konu bugün dahi tartışıla gelen konulardandır. Yaklaşık 75 yıl süren bu dönemde, parasal politikalar az çok ABD Anayasası uyarınca piyasaya sürüldü: Kongre’nin para basama ve değerinin belirlenmesinde tek yetkili olduğu ABD Anayasası’nın 8. bölümünde 1. maddede açık olarak belirtilmiştir. 1913 yılına kadar ABD Başkanları özel bir banka kurulmasına dair herhangi bir mevzuatı vetolayacağının sözünü veriyorlardı. Fakat 1913 yılında ABD Başkanlığına Woodrow Wilson’un seçilmesinin ardından ABD Merkez Bankası Fed kuruldu.  

Federal Rezerv Yasası'nın imzalanmasından üç yıl sonra, Wilson'ın şöyle bir açıklamada bulunduğu söylenir: “Ben çok bedbaht bir adamım. Farkın­da olmadan ülkemi yerle bir ettim. Bü­yük bir endüstriyel ulus, kendi kredi sis­temi tarafından denetlenmektedir. Bizim kredi sistemimiz ise yoğunlaşmıştır. Do­layısıyla, ulusun büyümesi ve tüm faali­yetlerimiz küçük bir azınlığın elinde. Medeni dünyada, en kötü yönetilen, en eksiksiz şekilde denetlenen ve tahakküm altında tutulan hükümetlerden biri haline geldik. Artık özgür düşüncenin hâkim ol­duğu, sağlam ve samimi bir inançla yöne­tilen bir hükümet değiliz; dominant erkek­lerden oluşan küçük bir grubun fikri ve baskısıyla yönetilen bir hükümet olduk.”  

Fed’in resmi ve açık web sitesinde bankanın vizyonuna ve yapısına dair şöyle bir açıklama yer almaktadır: "Federal Rezerv Sistemi, hü­kümet içerisinde bağımsız bir birim ola­rak kamusal misyonunu yerine getiriyor. Banka, kimseye ait değil; özel ve kâr amacı güden bir kurum da değil." Fed’in vizyonu ve bağımsızlığına dair bu açıklamasına yönelik merhum Kongre üyesi Louis Mc Fadden 1930’da şöyle bir açıklamada bulunmuştu: "Bazı kişi­ler, Federal Rezerv Bankalarının Birleş­miş Milletler hükümet kuruluşları olduk­larını düşünürler. Bunlar, kendi ve yabancı müşterilerin, iç ve dış speküla­törlerin ve dolandırıcıların ve zengin ve para avcısı simsarların yararına ABD halklarım yağmalayan özel tekellerdir." 

Fed’in Bağımsızlık Süreci 

1951 yılına kadar kongrenin kontrolünde olan Fed, başkanları ABD Başkanı tarafından atanmaktaydı. Politikanın boyunduruğuna giren para politikası, sıcak parayı seven politikacıların boyunduruğundaydı. Bu dönemde yaşanan ekonomik buhranlar Merkez Bankası’nın bağımsız olması gerektiğine dair birçok tartışmayı beraberinde getirdi. Politikacıların para politikasını iç siyasete yönelik belirlemesi kimi zaman ekonomik krizlere neden olurken enflasyonun yükselmesine ve işsizlik oranlarının artmasına neden olmuştur.  

2. Dünya savaşından önce 1941 yılında, savaşın masrafları için daha düşük faizli olarak borçlanma imkânı yaratmak için ABD Hazine Bakanlığı Fed Bankası’na faiz oranlarını olağanüstü düşük seviyede tutması talimatı verildi. Fed başkanlarının faiz indirimi yerine vergilerin yükseltilmesine dair teklifine rağmen hükümetin talimatı gerçekleştirilmiş ve faizler düşük seviyelere indirilmişti. Savaştan sonra 1947 yılında indirilen faizlerden ötürü enflasyon yüzde 17 seviyelerine yükselmiş ve Kore savaşının patlak vermesiyle birlikte enflasyon yüzde 21’e ulaşmıştı. Fakat bu kez Fed 2.Dünya Savaşı’ndaki tekrarlanan hatları tekrarlama niyetinde değildi. Bundan ötürü Fed ve Harry Truman yönetimi karşı karşıya geldi. Aylarca süren gerginliğin ardından, ABD Merkez Bankası Fed ile Hazine Bakanlığı arasında 4 Mart 1951 günü, ‘Hazine – Merkez Bank Anlaşması’ diye tarihe geçecek bir bağımsızlık protokolü imzalandı. Faiz politikalarını belirlemek artık Fed’in bir iç kararına dönüştü, Fed’in art arda aldığı faiz artırma kararları enflasyonu 1 yıl içinde tek haneli rakamlara indirdi. Fakat söz konusu protokolün karşılığı olarak Truman yönetimi ise merkez bankasını etkisi altına almak için Fed Başkanlığı’na, Hazine Bakan Yardımcısı William Martin’i atadı. Bundan dolayı 1951 Mart'ında birçok gözlemci, ‘Fed çatışmayı kazandı ama savaşı kaybetti’ yorumu yapacaktı.  
 
Martin’in 20 yıl sürecek Fed başkanlığı serüveni başlamıştı. Martin’e güvendiği için Fed’in başına atayan Truman, Martin üzerinden para politikasını yönlendiremeyeceğini kısa süre sonra anladı. Martin kendisini atayan politikacıların kariyer ihtiyaçlarına değil, yasalara ve ülkenin uzun vadeli ekonomik ihtiyaçlarına göre hareket etmeye başladı. Fed ile Hazine arasındaki bu protokol bir yasal düzenleme değildi, sadece ABD yönetimi, Fed’e müdahale etmemeyi kabul ettiğini beyan ediyordu. Beyaz Saray ile Fed arasındaki asıl bağımsızlık sınavı yaklaşık 15 yıl sonra yaşanacaktı. John. F Kennedy’nin öldürüldüğü 22 Kasım 1963 günü başkan olan Lyndon Johnson döneminde. 

Johnson’ın, Kennedy’nin mirası diyerek vergi kesintisi tasarısını Kongre’den geçirmesi, Vietnam’daki gerginliği bir savaşa da dönüşmesi, ABD sosyal güvenlik sisteminin merkezindeki Medicare ve Medicaid yasalaştırmasına Martin çok farklı yaklaşıyordu. Martin yaklaşan ekonomik yangını herkesten net bir şekilde görebiliyordu çünkü devlet elde ettiğinden çok ama çok fazla para harcıyordu bunun dışında Amerikan yönetiminin bir yandan Vietnam Savaşı diğer yandan sosyal güvenlik sistemini finanse etme çabası Amerikan ekonomisinde harareti hızla yükseltiyordu. Üstelik vergi kesintisi yasası nedeniyle devletin vergi gelirleri de düşmüştü. Martin piyasa şişen balonunun büyük bir buhrana dönüşmesini engellemek için 3 Aralık günü Fed’in faiz oranını yarım puan yükselten kararı kamuoyuna açıklandı.  

Richard Nixon yönetimi sırasında 1970 yılında görev süresinin dolmasıyla birlikte Martin başkanlık koltuğunu politik etkiye son derece açık bir isim olan Arthur Burns devretti. Nixon yönetiminin kolayca yönlendirebildiği Merkez Bankası kaynaklarını günlük politika ihtiyaçlarında kolayca kullanmasıyla enflasyon kontrolden çıktı ve hızla yükselmeye başladı. Atama yöntemiyle Fed yönetimine geçen başkanların politik yönlendirmelere açık hale geldiği söylemi çok fazla kullanılmaya başlandı. 1977 yılında, 1977 yasası olarak bilinen ABD Başkanı’nın Fed Başkanlığına atamak istediği kişinin göreve başlayabilmesi için de Senato’nun onayı şart hale getirildi.   

Paul Volcker 1979 yılında senato onayıyla seçilen ikinci başkan olmuştu. Volcker’ın başkanlık dönemi dramatiktir. Enflasyonun yüzde 13 seviyelerinde olduğu bu dönemde Volcker enflasyonu düşürmek için faiz oranlarını 20 baz puan arttırarak yüzde 21,5 seviyesine çekmişti. Volcker çok sonradan bu kararlarını ‘ameliyat kararına’ benzetmişti, ‘’Alması kolay bir karar değildi ama ekonominin sağlığındaki bozukluğun şiddeti bu kararı almaya mecbur etti’’. Yükseltilen faiz oranlarındaki amaç, borçlanmayı oldukça pahalı hale getirmekti. Tüketiciler önceki kadar tüketemeyecek, işyerleri yatırım yapamayacaktı. Ekonominin harareti düşürülecekti. Aralık 1980’deki bu karar ABD’yi derin bir durgunluğa soktu. Özellikle inşaat ve konut sektörü büyük çöküş yaşadı. Yüzlerce banka battı. İşsizlik yüzde 10’a yükseldi.  Fakat beklenmeyen bir şey oldu, 1983’e gelindiğinde enflasyon yüzde 3’e gerilemişti. İnsanlar, sektörler, piyasalar üç yıl öncekinden çok daha büyük ekonomik fırsatlar yaşamaya başladı. ‘Millet düşmanı Volcker’, yıllar sonra ‘ekonomiyi kurtaran kahraman’ olarak anılacaktı artık.  

Euro Bölgesi, İngiltere ve Japonya 1990’ların başında merkez bankalarını özerk hale getiren yasal değişiklikleri kabul etti. Birçok ekonomiste göre küresel enflasyon ortalamasının son 20 yılda yüzde 4 civarına kalmasında Merkez Bankalarının bağımsızlığı önemli rol oynadı. ABD’de Ronald Reagan’dan sonraki bütün başkanlar Merkez Bankası’nın bağımsızlığına sonuna kadar saygı gösterdiler. Ta ki son Başkan Donald Trump’a kadar.  

NOT 

Fed para politikasına yönelik ABD yönetimleriyle 1976’lara kadar birçok gerginlik yaşamıştı bu tarihten sonra yapılan atamaların senato onayıyla gerçekleşmesi karara bağlanmıştı. Siyasilerin etkisinden kurtarılan Fed, politikacılardan bağımsız olarak hareket edebilmesini sağlamaktaki en önemli etkenlerden bir tanesi şudur: Para politikasını, değerlendirmeyi, para basmayı politikanın güdümünden çıkararak ekonomik istikrarı sağlamak. Aksi takdirde politikacıların güdümüne giren para politikası bir kariyer uğruna, oy uğruna yanlış yönlendirilmesi sonucunda ekonomide yıllarca yıl sürecek bunalımlara yol açacağı bilinmektedir. Bu bağlamda geçmiş zaman içerisinde yaşanan krizlerin üzerinde politikacıların etkisi olmasından ötürü Fed bağımsız hale getirilmiştir. Fakat bağımsız hale gelen Fed’in şahısların, bankerlerin, şirket sahiplerinin tekeline girmeyeceğinin garantisi yoktur ki bu da bugünlerde sürekli tartışılan konulardandır. ABD halkında Fed’e karşı şöyle bir olgu oluşmakta, Fed’in uygulamış olduğu politikalar orta gelirli hane halklarını daha da fakirleştirirken üst düzey gelirlilerin ise daha da zenginleşmesine neden olmaktadır. Yaşanan bu durum ABD halkı tarafından eleştirilmektedir.  
 
"Bir ulusun para tedarikinin deneti­mini bana verin; kanunları kimin yaptığı umurumda değil” (M. A. Rothschild).  

Donald Trump 

Yukarıda da belirttiğimiz üzere ABD Merkez Bankası FED, bağımsızlığını kazanma süresi içerisinde birçok zorlukla karşı karşıya kalmıştır. Politikacıların para politikasını siyasete alet edip kendi kariyerlerini yükseltmenin peşinden gitmesini önlemek için bir dizi önlemler alınmıştı. Alınan önlemlere Reagan döneminden Trump dönemine kadar tüm başkanlar saygı göstermiştir. Bunun başlıca nedenlerinden bir tanesi, bağımsız bir şekilde FED’in para politikasını yönlendirmesi ABD halkının yararına olmasıdır. Özellikle bu durum 1980 ve 1983 yıllarında net bir şekilde anlaşılmıştır.  

Fakat son dönemlerde Trump’un Fed’e karşı sert söylemler kullanması ve bunu ekonominin iyi olduğu, işsizlik oranlarının düşük olduğu, enflasyon oranlarının düşük olduğu bir dönemde yapması kafaları karıştırmaktadır. Fakat Fed’in kuruluşundan bugüne kadar politikanın boyunduruğunda olmanın ne gibi sonuçlar doğurduğu süreç içerisinde anlaşılmış ve bu durumu önlemek adına 1951 yılında ABD Hazine Bakanlığı ve Merkez Bankası arasında bir protokol imzalanmıştı. ABD Başkanlarının kendi çıkarları doğrultusunda atama yapmalarına karşı önlem olarak da 1977 yılında adayların Senato onayını alması gerekliliği gündeme getirilmişti ve 1979 yılında onaylanmıştı. Trump’a karşı para yönetiminin kontrolünde dramatik bir bağımsızlık savaşı veren Fed’in, Trump’un sert söylemlerine karşın 11 yıl aradan sonra ilk defa 25 baz puanlık faiz indirimine gitti. Powell faiz indirimini küresel ekonomik büyümeyi desteklemek, ticaret savaşlarının etkisini azaltmak ve enflasyonu artırmak için yaptıklarını söyledi. 1979’dan beri hiçbir ABD Başkanı Fed’in kararlarına yönelik bir manipülasyon gerçekleştirmeyip saygı duyarken Trump ile bu algı değişmeye başladı. Fed yavaş yavaş Trump’ın etkisi altına giriyor gibi gözükmekte.