Esad’ın İdlib planı

Astana süreci kapsamında çatışmasızlık bölgesi ilan edilen İdlib, çatışma bölgesi olmaya devam ediyor. Son olarak Han Şeyhun’un rejim tarafından ele geçirilmesinden sonra Ankara, Astana sürecinin önemini vurgulayıp bölgede yaşanacaklardan kimsenin bir fayda sağlayamayacağını ifade etti.

Esad’ın İdlib planı

Türkiye, Suriye meselesinde oldukça yoğun bir gündem yaşıyor. Güvenli bölge konusunda adımlar atılırken İdlib’te çatışmaların yoğunlaşması ve Türk askeri konvoyuna uyarı mahiyetinde bir saldırı gerçekleştirilmesi suların ısınmasına neden oldu. Türkiye, bu saldırının Astana sürecine zarar vereceğini, rejimin ateşle oynamaması gerektiğini ve Türk askerinin korunması konusunda herhangi bir tereddütünün olmadığını ifade etti.

Türkiye, idlib çatışmasızlık bölgesinde 12 gözlem noktasına sahip. Bu gözlem noktalarının amacı, İdlib’teki ateşkes sürecini takip etmek ve ateşkesin devamlılığını sağlamak. İlan edilen ateşkeslere ve çatışmasızlık anlaşmalarına rağmen bölgede çatışmalar devam ediyor. Bu çatışmalardan ise en çok zararı ise sivil halk görüyor.

Bölgede yaşayan nüfusun mevcut savaş nedeniyle 2 milyonun üzerine çıktığı belirtiliyor. Rejimin İdlib’e yönelik başlatacağı bir saldırıda, Türkiye sınırına dayancak potansiyel 2 milyon mültecinin varlığı, Türkiye için büyük bir sıkıntı oluşturuyor. Çünkü halihazırda Türkiye, 4 milyonun üzerinde Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapıyor.

 

İdlib’deki gelişmelerin Ankara için önemi büyük ve birkaç boyutu var. İdlib’deki çatışmaların genişlemesinin ve Şam rejiminin bütün bölgeyi ele geçirmek istemesinin yeni ve büyük bir sığınmacılar krizi yaratmasından çekinildiği gibi Türkiye’nin bölgede kurduğu 12 gözlem noktasındaki askerlerimizin güvenliği de kaygı nedeni oluyor.

Konunun kaçınılmaz olarak Rusya ile ilişkileri ilgilendiren bir boyutu da ortaya çıkıyor. İdlib’de Rusya’nın Şam rejiminin ateşkesi bozan saldırılarını destekler bir tutum almasının Türkiye ile Rusya arasında Suriye’de yürütülen işbirliğini olumsuz şekilde etkileyebileceğini düşünenler var. İdlib’deki gelişmelerin Şam rejiminin sorunu askeri “yöntemlerle” çözmeye çalışması halinde Ankara ile Moskova arasında yeniden ciddi bir “güven” bunalımına neden olacağına sıklıkla işaret ediliyor.

Rusya’dan konuyla ilgili gelen açıklamalar Moskova’nın ateşkesin İdlib’deki “terör gruplarını” kapsamadığı ve Heyet Tahriri Şam “tehlikesinin” ortadan kaldırılmasına kararlı olunduğuna işaret ediyor. Ama konunun geçmişe bakıldığında Rusya’nın tam olarak ne istediği çok açık değil.

İdlib, Astana Süreci içinde 2017 yılı içinde kurulan 4 çatışmasızlık bölgesinden sadece birisi. Diğer 3 çatışmasızlık bölgesi ise bugün yok. Çünkü (Homs, Guta ve Ürdün sınırında bulunan diğer) 3 çatışmasızlık bölgesi de kurulduklarından kısa bir süre sonra Rusya’nın desteğiyle Şam rejimi tarafından saldırıya uğramış ve kontrol altına alınmış.

Konunun daha da ilginç yanı bu “çatışmasızlık bölgelerinde” bulunan bütün militanların varılan anlaşmalar çerçevesinde İdlib’e Rusya’nın bilgisi onayıyla taşınmış olması. Eldeki bilgiler Şam rejimi askeri operasyonlarla ele geçirdiğinde Humus, Doğu Guta ile Ürdün sınırındaki Deraa çatışmasızlık bölgelerinde 1,7 milyon insanın yaşadığını gösteriyor. Bu nüfusun (Rejime muhalif) önemli bir kısmının da sonuçta İdlib’e “kaçmasına” izin verildiği ve İdlib’teki nüfusun kasti olarak “şişmesinin” sağlandığı ortaya çıkıyor.

Şam rejiminin de İdlib’te ne yapmak istediği çok açık değil. Moskova’dan gelen Heyet Tahriri Şam militanlarının Rus hedeflerine saldırdıkları yönündeki açıklamalar (Rus üslerine mesafe gibi sebeplerle) Dünya’ya fazla inandırıcı gelmiyor. Şam rejiminin Şam’ı Halep’e bağlayan ana yolu ele geçirmeye çalıştığı yönündeki tahminlerin de İdlib’deki şiddeti tek başına açıklaması kolay değil.

Bu durumda akla Şam rejiminin (Rusya’nın onayıyla) Batı Suriye’deki hakimiyetini tamamlamaya çalıştığı; İdlib çatışmasızlık bölgesinin de ele geçirilmesinden sonra Batı Suriye’deki rejim kontrolünün büyük ölçüde sağlanmış olacağı geliyor. Şam rejimi (ve muhtemelen Rusya) böylece Suriye’nin geleceğini tayin konusunda ellerinin güçleneceğini düşüyor olabilirler.

Konunun bir de Suriye nüfusunu, ülkedeki etnik, dini ve mezhepsel yapıyı ilgilendiren bir yönü olduğunu düşünmek gerekiyor. Burada Başar Esad’ın kardeşi Mahir Esad’ın Suriye savaşının başında sarf ettiği bildirilen sözler akla geliyor. Mahir Esad’ın babalarının (Hafız Esad) iktidara geldiğinde Suriye nüfusunun 8 milyon olduğunu, Suriye’nin bu nüfusa dönebileceğini vurguladığı hatırlanıyor.

Suriye’nin savaş öncesi nüfusunun 20 milyonun üzerinde olduğu biliniyor. Tahminler çoğu sivil olmak üzere savaş sırasında yarım milyona yakın Suriyelinin hayatını kaybettiği, 6 milyonun üzerinde Suriyelinin ülke dışına kaçmak zorunda bırakıldığı yönünde. Şimdi Şam rejiminin İdlib bölgesinde yaşayan sayılarının 4 milyona yaklaştığı düşünülen nüfustan da kurtulmaya çalıştığını düşünmek o kadar zor değil.

Bu rakamlar bugünkü Suriye nüfusunun (İdlib de “temizlenirse”), Mahir Esad’ın istediği gibi, 10 milyon civarına çekilebileceğini gösteriyor. Ülkeden kaçmaya zorlananların etnik ve mezhepsel yapısı konusunda yapılan bilimsel bir çalışma yok. Ama bunların çoğunun “rejim aleyhtarı” ve “Sünni” olduğu ortaya çıkıyor, tahmin ediliyor.

Bu durumda ortaya Suriye’de etnik ve mezhepsel bir temizlik meydana geldiği ve Şam rejiminin istediği etnik ve mezhepsel yapıda bir Suriye nüfusu oluşturmaya çalıştığını düşünmek mümkün. Bu bakımdan bile (Suriye nüfusunun savaş öncesi yapısını koruması için) ülke dışına kaçan Suriyelilerin ülkelerine geri dönmeleri büyük önem taşıyor.

 

Esasen bugün ortaya çıkan bütün işaretler Rusya’nın 2015 yılında Suriye’ye müdahalesinin, Esad rejiminin çökmesi halinde Şam’da radikal İslamcı (Taliban benzeri) bir yönetimin iktidara gelmesinden “korkan”, Obama Yönetimi tarafından teşvik edildiğini göstermektedir. Suriye’deki halk isyanının kaderi bu isyan içinde ılımlıların (Suriye muhalefetinin) güç kaybederek; radikal, çağ dışı unsurların (Cihatçıları) ön plana çıkmasıyla değişmiştir. Batı, Şam’da rejim değişikliğini desteklemekten vazgeçmiş, ABD yerel “ortağı” olarak “tayin ettiği” PYD/YPG ile “farklı” bir Suriye politikasını uygulamaya başlamıştır.

Batı’nın meşruluğunu kaybettiği ve Suriye’yi yönetemeyeceği yönündeki bütün açıklamalarına rağmen, Şam’da bir rejim değişikliğini istediği yönünde hiçbir işaret bulunmamaktadır. Tam tersine Şam’da kendi halkına karşı sınırsız şiddet kullanarak, dış destekle ayakta kalan ve meşruluğunu kaybetmiş bir rejimin iktidarını devam ettirmesi Batının (ve özellikle ABD’nin) Suriye’ye yaklaşımına uygun düşmekte, zayıf ve iç sorunlarla uğraşan bir Suriye, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Orta Doğu planlarına da uymaktadır.

Nihai olarak İdlib’deki gelişmeler Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmekte, yeni kitlesel bir göç tehlikesini yaratmakta; Astana Sürecinin (Suriye’de siyasi çözüm arayışının) başarısız olduğu ve bittiği durumunu ortaya çıkartmaktadır. Halbuki Astana Süreci çerçevesinde Türkiye, Rusya ve İran Devlet Başkanlarını katılacağı yeni 3’lü Zirvenin 16 Eylülde Ankara’da yapılacağı açıklanmıştır. Şimdi bu zirveden önce İdlib’te kalıcı ateşkesi sağlayarak, Astana Sürecini kurtarmak Moskova’ya düşmektedir. Lakin Türkiye’nin insiyatifi bu derece Moskova’nın eline bırakması bizler için ders alınması gereken bir meseledir.