Dünyadaki enerji savaşları

Artan nüfus oranı ve daha konforlu bir yaşam isteği enerji krizlerine yol açarken, enerji savaşları daha siyasi bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Süper güç diye tabir edilen devletler ve terör grupları enerji odaklı bir strateji izlemektedir. Bundan dolayı yaşanan uluslararası siyasi krizlerin ve çatışmaların temel sebeplerine baktığımızda enerji faktörünün olduğu göze çarpmaktadır.

Dünyadaki enerji savaşları

Sömürgeciliğin doğuşundan itibaren günümüze kadar süregelen bir güç savaşı vardır. Bu güç savaşı özellikle zengin enerji kaynaklarına sahip toprakların paylaşımı konusunda yaşanmaktadır. Gerek süper güç devletler, gerekse terör grupları, enerji odaklı bir strateji izlemektedirler. Yaşanan çatışmaların, uluslararası siyasi krizlerin perde arkasına baktığımızda da enerji faktörü karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle dünyada en çok kullanılan enerji kaynakları ve bu kaynakların rezerv miktarları hakkında istatistiksel bilgilere başvurmak faydalı olacaktır.

Enerji kaynakları genelde yenilenebilir ve tükenebilir olmak üzere iki grup altında toplanırlar. Yenilenebilir enerji, pratik olarak sınırsız varsayılır. Sürekli ve tekrar tekrar kullanılabilir. Mesela güneş, rüzgâr, hidroelektrik gibi.

Tükenebilir enerji kullanıldığında ise kısa zaman aralığında yeniden oluşmaz. Bunlar petrol, doğal gaz, kömür gibi milyonlarca yıllık bitki ve hayvan  fosillerinden elde edilen yakıtlardır. Enerji üretiminde de öncelikli olarak bu kaynaklar kullanılır. En çok kullanılan kaynak petroldür. İkinci sırada kullanımı gittikçe azalan kömür yer almaktadır. Üçüncü sırada ise üretim ve tüketimi hızla artan doğalgaz bulunur. Günümüzde fosil yakıtların, yani petrol, doğalgaz ve kömürün kullanım oranı %87’dir. Güneş ve rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynakları ise oldukça düşük seviyelerdedir.

Petrol ve doğalgaz rezervleri içinde en çok paya sahip ülkeler Ortadoğu ülkeleridir. Kömür rezervleri ise en fazla Avrupa&Avrasya ülkelerinde bulunmaktadır.

Bilindiği gibi petrol ve doğalgaz en önemli birincil enerji kaynaklarıdır. Petrol ve doğalgaz rezervlerinin dünya üzerindeki bölgesel dağılımı daha detaylı incelendiğinde, 2013 sonu verilerine göre petrol rezervlerinin dağılımında en büyük yüzdenin %48 ile Ortadoğu’da olduğu, Ortadoğu’yu %19 ile Orta-Güney Amerika izlediği görülecektir.  Ülkeler bazında bakılacak olursa; ilk sırada 298.3 milyar varil ile Venezüela yer almaktadır. Onu, 265.9 milyar varil ile Suudi Arabistan ve 174.3 milyar varil ile Kanada izlemektedir.

Doğalgaz rezervlerinin dağılımında ise en büyük yüzde %43.2 ile Ortadoğu’da bulunurken, %30.5 ile Avrupa&Avrasya bölgesi ikinci sırada yer almaktadır. Ülkeler bazındaki listede ilk sırada 33.8 trilyon m3 ile İran yer almaktadır. Ardından, 31.3 trilyon m3 ile Rusya ve 24.7 trilyon m3 ile Katar gelmektedir.

Türkiye de enerji kaynakları açısından çok önemli bir konuma sahiptir. Dünya üretilebilir petrol ve doğal gaz rezervlerinin yaklaşık %72’lik bölümü coğrafyamızda bulunmaktadır. Türkiye, bu jeopolitik konumu itibariyle pek çok önemli projede yer almaktadır. Enerji zengini Hazar, Orta Asya, Orta Doğu ülkeleri ile Avrupa’daki tüketici pazarları arasında bir “Enerji Koridoru” konumundadır. Türkiye’nin sahip olduğu en eski boru hattı olan Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı,  Kuzey Irak’ta yer alan Kerkük petrollerini Batı’ya ulaştırmaktadır. Hattın taşıdığı ham petrol miktarı 2009 yılında günlük 1,2 milyon varile çıkartılmıştır.

Geçmişten günümüze enerji savaşları

Sanayi Devrimi, 18 yy. ikinci yarısında İngiltere’de başlayıp hızla Avrupa ve Amerika’ya yayılarak tüm dünyaya enerjinin, uygarlıkların devamı için vazgeçilmez bir unsur olduğunu göstermiştir. Güçlü bir devlet olmanın yolunun enerji sorununu çözmekten geçtiği düşüncesini oluşturmuştur. Geçerlilik kazanan bu düşünce ile eğer bir devlet enerji sorununu çözebiliyorsa, ekonomik anlamda belli bir gücü elde etmiş demektir. Ekonomik anlamda güçlü olan ülkeler de dünya siyasetine yön veren ülkeler olacaktır.

1859’da Amerika-Pensilvanya’da açılan ilk petrol kuyusu ile beraber dünyadaki güç dengeleri değişmiştir. Enerji kaynaklarının önemi daha da netleşmiş, enerji kaynaklarına sahip olabilmek için farklı stratejiler oluşmaya başlamıştır. Örneğin; kendi topraklarında petrol olmayan Almanlar ne gözlerini Mezopotamya bölgesine, yani bugünkü Irak topraklarına çevirmişlerdir.

1908 senesinde ise İngilizler tarafından İran’da ilk petrol kuyusu açılmış, hemen sonrasında dünyanın en büyük petrol şirketlerinden biri kurulmuştur. O dönem İngiliz komutasının başında bulunan Churchill, Alman donanması ile mücadele edebilmek için donanmanın yakıtını kömürden petrole geçirmiştir. Bu önemli bir karardır, çünkü kendi topraklarında petrol yoktur. Kömürün yerini petrole bırakması dünya tarihinde sancılı bir dönem olarak hatırlanmaktadır. 1. ve 2. Dünya Savaşı’nın nedenlerinden biri de bir nevi enerji savaşı olan kömürden petrole geçiş ve sömürge rekabetidir.

2.Dünya Savaşı’ndan sonra ise enerjinin önemini iyice kavrayan Avrupalı devletler birlikte hareket etmeye başlamışlardır. 1951’de Avrupa Birliği’nin de temellerini oluşturan Paris Antlaşması yapımıştır. Schuman Deklarasyonunun bir sonucu olarak 6 üye ülke ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuştur. Bu üye ülkeler Belçika, Federal Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda olmuştur. Böylece, savaşın ham maddeleri olan kömür ve çelik, Avrupa’nın birleşmeye başlamasının aracı olmuştur.

Sömürgeciliğin enerji kaynaklarıyla ilişkisini anlayabilmek için sömürgecilik tarihine daha detaylı bakılabilir. 15. ve 16. yüzyılda elde ettikleri askeri teknoloji ile birlikte başka kıtalara yayılmaya başlayan Avrupalılar, bu bölgeleri kelimenin gerçek anlamıyla “sömürmeye” başlamışlardır. İlk sömürgeciler Portekizliler ve İspanyollar olmuştur. Bu iki ülke, modern dünyanın ilk sömürge imparatorlukları olarak tarih sahnesine çıkarak Amerika kıtasının güneyini kısa bir süre içinde sömürgeleştirmişlerdir. İspanya ve Portekiz’i diğer Avrupa ülkeleri izlemiştir. 17. yüzyılda Hollanda güçlü bir sömürge ülkesi olarak rekabete katılmış, Hollanda’yı İngiltere izlemiştir. Bu iki yeni sömürgeci güç de, hem Amerika kıtasına hem de Uzakdoğu’ya el atmıştır. 18. yüzyıla gelindiğinde İngiltere dünyanın en büyük sömürge imparatorluğu haline gelmiştir. Fransa ve Belçika da çok geçmeden bu yarışa katılmıştır. 19. yüzyılda, Amerika kıtasının büyük bölümü, Afrika’nın neredeyse tamamı ve Uzakdoğu’nun çok sayıda ülkesi sömürge durumunda olmuştur.

Avrupa’yı 1890’lardan itibaren sömürgeciliğe iten ilk faktör aslında ekonomik güçtür. Endüstrinin gelişmesi ortaya bir takım önemli problemler çıkarmıştır. Endüstri geliştikçe üretim artmış, üretim arttıkça endüstri ülkelerinin kendi nüfusları bu üretimi tüketemez olmuştur. Bir üretim fazlası ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu üretim fazlasını dağıtacak alanlar aranmaya başlanmıştır. Öte yandan, endüstrinin ham madde problemi ortaya çıkmış ve yeni hammadde sağlayacak topraklar elde etme zorunluluğu doğmuştur.

Batılı devletler, Afrikalı halkları “evrim sürecini tamamlamamış ilkel bir ırk” olarak kabul ederek Darwin’in bilimsel hiçbir dayanağı olmayan bu iddiasını, sömürgeciliğe meşruiyet sağlamak için kullanmışlardır. Darwin’in akıl dışı mantığına göre Avrupalılar, fiziksel ve zihinsel yönden diğer ırklardan ileriydi. “Geri kalmış ırklar”a ne olması gerektiğini ise İnsanın Türeyişi adlı kitabında şöyle yazmıştır:

“Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan insansı maymunlar da… kuşkusuz elimine edilecekler.” (Charles Darwin, The Descent of Man, 2. baskı, New York, A L. Burt Co., 1874, s. 178)

İşte bu bilim dışı iddialar, Avrupalıları üstün gören sömürgeciler tarafından büyük destek toplamıştır. “Sosyal Darwinizm” adı altında, kendilerinde bu ırklara ait toprakları sömürme hakkı görmüşler, enerji kaynakları bakımından zengin olan bölgelerin yerli halkı ise açlık, fakirlik içinde kalmıştır. Özellikle müslüman halklara karşı çok büyük bir zulüm gerçekleştirilmiştir. Bu zulüm 15. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar açık bir şekilde yapılmıştır. 20. yüzyıldan itibaren de gizliden gizliye devam etmektedir. Örneğin; Fransa zengin petrol ve doğalgaz yataklarına sahip olan Cezayir’i 1830 yılında kendi topraklarına katmıştır. Cezayir, 132 yıl boyunca Fransa’nın sömürgesi olarak kalmıştır. Cezayir’de baskıya ve şiddete dayanan bir sistem kurulmuştur. Bir taraftan da kültürel asimilasyon başlamış,  ilk önce Arapça konuşmak ve eğitim görmek yasaklanmıştır. Resmi konuşma dili sadece Fransızca olarak kabul edilmiştir. Cezayir, bağımsızlığını ilan edene kadar pek çok köy Fransızlar tarafından yakılmış, okullar ve camiler yıkılmıştır. Cezayir halkının ekinine ve hayvanlarına zarar verilmiştir. Fransız işgali on binlerce insanın canına mal olmuştur.

Afrika kıtası bilindiği gibi, zengin yeraltı kaynaklarına sahiptir. Aynı zamanda halkının yüksek refah seviyesinde yaşayabileceği bir potansiyeli vardır. Ancak sömürüldüğü için, kıtanın sahip olduğu doğal kaynaklar bölge halkı tarafından kullanılamamıştır. Bu yüzden Afrika ülkeleri sanayileşmeyi başaramamıştır. Çoğu Afrika ülkesinin sınırları, sömürgeci devletler tarafından masa başında cetvelle çizilmiştir. Bu durum, Afrika’da yıllarca süren iç çatışmalara ve sınır savaşlarına sebep olmuştur. Bu da Afrika’daki açlığı ve yoksulluğu artırmıştır. Dünya Gıda Örgütü’nün açıklamasına göre, Afrika’da 38 milyon insan açlık tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Ekonomisi gelişemeyen Afrika’da sağlık sektörüne de yeterince yatırım yapılamamış, bölgede başta AIDS olmak üzere, salgın hastalıklar son derece yaygın hale gelmiştir. 2002 yılında sadece AIDS sebebiyle 499 bin insan hayatını kaybetmiştir.  Birleşmiş Milletler, 20 yıl içerisinde 8 milyon Afrikalının daha AIDS nedeniyle hayatını kaybedeceğinin tahmin edildiğini açıklamıştır. Afrika, su kaynakları açısından da fakir olmamasına rağmen, kıtada çok ciddi bir su sorunu vardır. Sahra Çölü’nün derinliklerinde dünyanın en geniş ve kullanıma uygun su yataklarından biri bulunmaktadır. Ancak yine ekonomik yetersizlikler bu suyun yüzeye çıkarılmasına engel olmaktadır. İnsanlar temiz içme suyundan yoksun yaşamakta, bu da başta dizanteri olmak üzere birçok hastalığın yayılmasına sebep olmaktadır. Her sene on binlerce Afrikalı bu hastalıklar sonucu hayatını kaybetmektedir. Birer Afrika ülkesi olan Angola, Nijerya ve Sierra Leone’de durum şöyledir:

Angola, Nijerya’dan sonra Afrika kıtasının 2. büyük petrol ihracatçısıdır. Ancak halkın %37’si yoksulluk sınırında ve günlük 1,75 dolarla yaşamaya çalışmaktadırlar. Halkın sadece %30’u sağlık hizmetlerinden faydalanabilmektedir. Temiz suya ulaşabilenlerin oranı ise %42 ile sınırlıdır.

Afrika kıtasının en fazla nüfusa sahip ülkesi olan Nijerya ise günlük 2 milyon varil ile aynı zamanda kıtanın en büyük petrol üreticisidir. Ülke gelirinin %80’i petrol gelirinden sağlanmaktadır. Ancak petrol geliri, çok küçük bir kesimin elinde toplanmakta, bu da ülkedeki sosyal dengesizliğin her geçen gün büyümesine neden olmaktadır. Ülkede %25’i yeterli beslenemeyen 5 yaşından küçük çocuklardan her 1000 çocuktan 154’ü 5 yaşına gelmeden yaşamını yitirmektedir. Ülke ekonomisi petrole endekslendiği için, tarım ve endüstri giderek gerilemektedir. Bir dönemler “kendine yeten” bir tarıma sahip olan bu ülke, bugün birçok besin maddesini ithal etmek zorunda kalmıştır.

Nüfusun büyük kısmı Müslüman olan Sierra Leone de bir Afrika ülkesidir. Uzun yıllar İngiliz sömürüsü altında ezilmiş olan Sierra Leone, dünyanın en kıymetli elmas madenlerine sahiptir. Altın ve titanyum da çıkarılmaktadır. Ancak Sierra Leone bu kadar zenginliğe rağmen, fakirlik içinde yüzmektedir. Birleşmiş Milletler kaynaklarına göre dünyanın yaşam standartları en düşük, en fakir ülkesi konumundadır.

Enerji savaşlarının nedenleri neler?

Enerji savaşıyla silahlanma yarışını iç içe düşünmek gerekir. Silah sanayinde lider ülkelerin fabrikalarında sabah akşam silah üretilmekte, sonunda artık stoklanamayacak kadar fazla sayıya ulaşılmaktadır. Bununla birlikte dolan stokları boşaltmak için yeni pazar ihtiyacı doğmaktadır. Üretilen yeni roketleri, yeni bombaları deneyecek yeni sahalar aranmaktadır. Son dönemde ABD, IŞİD’i durdurmak için hava bombardımanı düzenlemek gibi yanlış bir strateji izlemektedir. Irak’tan sonra Suriye’deki IŞİD hedeflerine yönelik hava saldırısı gerçekleştirilmiştir. Bu hava saldırısında ABD ordusuna ait F-22 tipi uçak ilk kez kullanılmıştır. Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Katar da saldırıya destek vermiştir.  Eğer ABD bu yanlış politikadan vazgeçmezse Irak ve Suriye’ye yüz binlerce bomba yağdırılacaktır. Bu saldırılara destek veren Müslüman ülkeler saldırıların sonucunu hiç düşünmemektedirler. Üzerlerine bomba atılan da, şehit edilen de Müslümanlardır. Düşen bombalar sonucu yıkılanlar da camiler ve Müslüman evleridir. Irak’ın bindir uğraşla, milli servetiyle yaptığı binalar tekrar yerle bir olmaktadır. Irak ve Suriye ise şehirlerini yeniden inşa etmek için petrolünü kendilerini bombalayan ülkelere satacak durumdadır.

Diğer taraftan bu çatışma ortamında kendilerini güvenceye almak isteyen Suudi Arabistan gibi zengin ülkeler yer almaktadır. Bu ülkeler de petrollerini satıp karşılığında silah satın almaya devam edecek, böylece Amerika, istediği Ortadoğu petrollerine kavuşacaktır. Ayrıca savaş uçaklarının, bombalarının parasını da karşılamış olacak ve fabrikaları yeniden silah üretimine devam edecektir. Üretilen bu silahlarla da yine Müslümanlar şehit edilecektir.

Peki, Amerika, Ortadoğu üzerindeki bu planlara neden önem vermektedir? Neden bu kadar büyük çapta harcamalara girişmektedir? Karşılığında petrol alması, silahlarını satacak pazar bulmasının yanında, özellikle Ortadoğu petrollerine sahip olmak için bir aciliyeti söz konusudur. Çünkü petrolün şöyle bir özelliği vardır: Dünya petrol rezervleri önümüzdeki 53 yıl için yeterli durumdadır. Ancak rezervlerin birkaç bölgede yoğunlaşması, bunun sonucu olarak petrol rezervlerinin paylaşımı çok ciddi bir sorundur. Bunu daha iyi anlamak için ABD ve Ortadoğu rezervlerini karşılaştırmak gerekir. ABD petrollerinin ömrü 12 senedir. Buna karşılık, Ortadoğu petrollerinin ömrü ise 78 senedir. Bu durum Ortadoğu’nun enerjide dışa bağımlı olan ülkeler için neden paha biçilemez olduğunu çok net açıklamaktadır. Ayrıca geçmiş yıllardaki ABD ve Ortadoğu petrol rezervleri miktarlarına bakıldığında, Ortadoğu rezervlerinin sürekli arttığı, ABD rezervlerinin ise giderek azalmış olduğu görülmektedir.

ABD artan enerji ihtiyacıyla da tıpkı Avrupa ülkeleri gibi dışa bağımlı olma yolunda ilerlemektedir. Bu yüzden Ortadoğu’ya, demokrasi adı altında müdahale etmeye kendini mecbur hissetmektedir ve attığı her adımda Batı dünyasının geçmişten beri sahip olduğu sömürgeci anlayış hâkimdir. Kendi çıkarları söz konusu olduğunda bencil ve acımasız bir tavır sergilerken, Müslümanları değersiz görüp onları ezmeyi doğal bir hakmış gibi görmektedirler. Zengin yeraltı kaynaklarına kendilerine aitmiş gibi el koyabileceklerini düşünmektedirler. Hâlbuki dünyadaki kaynaklar konusunda adil bir paylaşım yapılması gerekir. Var olan ve elbet tükenecek olan kaynaklar üzerinden savaş çıkarıp, yüz milyarlarca dolar harcamak çözüm değildir. Amerika, savunma ve savaş harcamaları için her sene 600 milyar doların üstünde bütçe ayırmaktadır. Son olarak, IŞİD’e yaptığı operasyonların sadece günlük maliyeti 7,5 milyon dolardır. Tüm bu harcamaları karşılamak için silah üretip satmanın kısır bir döngü olduğunu idrak etmek gerekmektedir. Sonuçta hem Müslümanlar hem de kendi askerleri bu enerji savaşı yüzünden canlarından olmaktadırlar. ABD’nin Ortadoğu petrolleri için verdiği uğraşı kendi ülkesinde yeni rezerv arayışına vermesi, elbette daha makul olacaktır. Böylece Ortadoğu’da petrol için akan kan duracaktır. Ayrıca ABD ekonomik yönden de hafifleyecektir.

ABD’deki büyük petrol şirketleri, üretilen petrol seviyesini koruyabilmek için geçtiğimiz 10 sene içerisinde 260 milyar dolar harcamıştır. Bu miktar, askeri harekâtlara, atılan füzelere, bombalara harcanandan çok çok daha azdır. Avrupa ülkeleri içinse durum biraz farklıdır. Çoğu Avrupa ülkesinde petrol olmadığı için aynı bencil tutumla bu enerji savaşı içinde yer alarak sömürgeci mantıktan başka bir seçenek görmemektedirler. Halbuki petrol rezervleri ne kadar zengin olursa olsun, bir gün tükenecektir. Petrol uğruna bu topraklara bu kadar acı getirmenin hiç bir anlamı yoktur. Dışa bağımlı olup, her ülkeler arası krizde enerji sıkıntısı yaşamak istemiyorlarsa, kendi kaynaklarını yaratmalıdırlar. Yenilenebilir enerji kaynaklarının önemi bu noktada daha iyi anlaşılmaktadır. Petrol savaşına giden bütçeyi, yenilenebilir enerji teknolojilerini geliştirmek için harcayabilirler. Güneşten sağladığı enerji 20 nükleer santralin gücüne eşdeğer olan Almanya bu konuda öncü durumdadır.

Bu gerçekler ortadayken Müslüman ülke topraklarını sömürmeyi tek çözüm göstermek, hiç insani ve samimi değildir. Bu noktada, Batılı halkları Müslüman halklardan üstün gören zihniyetin değişmesi gerekmektedir. Sömürgeci mantığın temellerini atan Darwinist telkinlerin yıkılması son derece hayati önem arz etmektedir. Hangi ırktan olursa olsun tüm insanların sahip olduğu haklar eşittir. Hiçbir ırk, diğer bir ırkın haklarını sömürme yetkisine sahip değildir. Güçlü olma, üstün olma, zayıf olanları ezme mantığı Darwinizm’in hezeyanlarıdır. Adil paylaşım dururken bencillik dürtüsüyle yalnızca kendilerini düşünme mantığı da böyledir. İnsanları ruhsuzluğa, sevgisizliğe, duyarsızlığa sürükleyen bu akıma karşı eğitim şarttır. Batı dünyasının sömürü mantığıyla değil, şefkat ruhuyla hareket etmesi gerekir.