Dr. Burak Başkan: Antisemitizm ve İslam karşıtlığı arasında fark yok

Özellikle son dönemde çeşitli bahanelerle hedef gösterilen Müslümanların Batılı ülkelerde yaşadıkları sorunları içeren ciddi gelişmelerle karşı karşıya kalıyoruz. Bununla birlikte söz konusu devletler içerisinde olumlu yaklaşımların da mevcut olduğu biliniyor. Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan akademisyen Dr. Burak Başkan, Müslümanlara yönelik nefret dilinin "ifade özgürlüğü" olarak nitelendirilmesine tepki gösterirken İslam karşıtlığı ve antisemitizm arasında fark olmadığını belirtti.

Dr. Burak Başkan: Antisemitizm ve İslam karşıtlığı arasında fark yok

Erzurum Teknik Üniversitesi akademisyenlerinden siyaset bilimci Dr. Burak Başkan, Avrupa ve Birleşik Krallık'taki Müslüman ve Türk toplumlarına ilişkin Intell4 Global Strateji Ajansı'na özel açıklamalarda bulundu. İsmail Okan'ın sorularını cevaplayan Dr. Başkan, Avrupa'da antisemitizmin her türlüsünün suç olduğunu hatırlatırken, buna karşılık Müslümanlara yönelik ırkçı söylemlerin "ifade özgürlüğü" kapsamında değerlendirildiğini belirtti. Dr. Başkan, Avrupa ve Birleşik Krallık'taki Türk toplumunun sayısal avantajına rağmen etkisiz kalmasına anlam veremediğini ifade ederken, İsrail ve Ermeni lobisinin gücünü işaret etti. Türkiye'nin hiçbir ülkenin maruz kalmadığı kadar büyük bir dezenformasyona maruz kaldığını da sözlerine ekleyen Dr. Başkan, Avrupa'daki PKK varlığı ve siyasilerin söz konusu terör örgütüne yaklaşımlarının irdelenmesi gerektiğinin altını çizdi.

"Farklı ırklara tümüyle aynı tavrı gösteren homojen bir toplum bulmak mümkün değil"

Yeni Zelanda'daki terör saldırısı sonrası İngiltere'de ırkçı saldırıların arttığı ifade ediliyor. Günümüzde Birleşik Krallık'ta Müslümanlara bakış nasıl?

"Bir ülke insanının herhangi bir konuda tavrını değerlendirirken genellemelerden mümkün olduğunca kaçınmak gerekiyor. Bugün 'Türkiye’de Suriyeli mültecilere nasıl bakılıyor?' diye sorulsa bu soruya nasıl cevap verebiliriz? Bu soruya Suriyelilere elinden geldiğince yardım eden, hatta onlara evini açan kişileri esas alarak da cevap verebiliriz; Suriyelilere karşı fiziksel şiddete başvurabilecek kadar nefret barındıran kişileri esas alarak da cevap verebiliriz. Ama hangi kesimi esas alırsak alalım, doğru bir cevap vermiş olmayız. Dünyanın hiçbir ülkesinde yabancılara, belirli dinlere ve ırklara yönelik yaklaşım konusunda tümüyle aynı tavrı sergileyen, homojen bir toplum bulmak mümkün değil. Dolayısıyla İngiltere'de Müslümanlara bakış konusunda da birbirinden çok farklı örnekler bulmak mümkün. Benim yüksek lisans ve doktora süresince yer aldığım Sheffield Üniversitesi'nin neredeyse her bölümünde mescit yer almaktaydı. Bayramlarda bizlere üniversite yönetiminden tebrik mesajları gelirdi. Üniversitenin Öğrenci Birliği binasında Müslüman öğrencilere ikramlar olurdu. Hatta benim öğrenciliğim sırasında Abdi-aziz Suleiman isimli Somali vatandaşı bir Müslüman öğrenci, bir dönem Sheffield Üniversitesi Öğrenci Birliği Başkanlığı görevini yerine getirmişti. Fakat belirli şehirlerde İslam karşıtı saldırılar da görülebiliyordu. En yakın örnek bu yıl Huddersfield şehrinde Suriyeli bir öğrenciye ve ablasına okul arkadaşları tarafından yapılan saldırıydı. Saldırı görüntülerinin sosyal medyaya düşmesi sonucu saldırgan öğrencilere ve okul yönetimine karşı ciddi bir kamuoyu tepkisi oluşmuştu."

"İşçi Partisi, en çok Müslüman milletvekiline sahip parti"

"Diğer taraftan Birleşik Krallık'taki siyasi parti seçmenlerinin genel eğilimi konusunda bir değerlendirme yapmak mümkün. Bu noktada İşçi Partisi, Liberal Demokratlar ve Yeşiller Partisi'nin genel olarak yabancılara ve özelde Müslümanlara karşı daha olumlu bir yaklaşımı olduğu söylenebilir. Londra'nın Müslüman Belediye Başkanı Sadiq Khan İşçi Partisi'ne mensup. İngiliz Parlamentosu'nda da en çok Müslüman milletvekiline sahip parti İşçi Partisi. Muhafazakâr Parti ise Müslümanlara yaklaşım konusunda biraz daha ortada duruyor. 2015 Genel Seçimleri'nde Muhafazâkar Parti'den 3 Müslüman milletvekili seçilmişti. Diğer taraftan 2016 Yerel Seçimleri'nde Londra Belediye Başkanlığı için Sadiq Khan ile yarışan Muhafazâkar Parti adayı Zac Goldsmith, Müslüman rakibine karşı yürüttüğü kampanyada zaman zaman ırkçı ve İslam karşıtı ifadelere başvurmuştu. İslam karşıtlığı konusunda en radikal çizgide olan parti ise hiç şüphesiz Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP). Tamamen ırkçı söylemlerle girdikleri 2015 seçimlerinde oyların yüzde 13'ünü alarak büyük bir sürprize imza atmaları, İngiltere'de yabancı karşıtlığının artması şeklinde yorumlanmıştı. Brexit oylaması sürecinde de İngiltere’nin yabancı işgali altında olduğunu sık sık dile getirmişler, hatta Türkiye'nin AB'ye girmesi durumunda Birleşik Krallık'ın Müslüman Türkler tarafından işgal edileceğini söyleyebilecek kadar ileri gitmişlerdi."

"Antisemitizm ve İslam karşıtlığı arasında bir fark yok"

Birleşik Krallık ve Avrupa'nın İslamofobiye karşı aldığı önlemler ya da attığı adımlar yeterli mi?

"Bu soruya doğru bir şekilde cevap verebilmek için İslamofobi ile İslam karşıtlığını birbirinden ayırmamız gerekiyor. İslamofobi, İslam ve Müslümanlar hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaktan dolayı hissedilen korku ve bu korkunun sonucu olarak Müslümanlara karşı gelişen önyargı ve ayrımcılık şeklinde tanımlanabilir. Yani burada aslında bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir empati yoksunluğu ve önyargı durumu var. Bu sorun, insanların İslam konusunda bilgilendirilmeleriyle ve günlük hayatta daha çok Müslümanla etkileşim içinde olmalarıyla çözülebilir. Diğer taraftan İslam karşıtlığı bilinçli bir nefret olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla İslam karşıtlığı sorununu, İslam karşıtlarını bilinçlendirerek çözmek mümkün değil. Örneğin Hollanda'nın ırkçılığıyla ünlü siyasetçisi Geert Wilders gibi birini İslam konusunda bilinçlendirmeniz mümkün değil. Bunun yerine Müslümanlara yönelik nefret kaynaklı fiziksel saldırıyı ve nefret söylemini düzenleyen yasalara ihtiyaç var. Pek çok Batılı ülkenin mevzuatı antisemitizmi kesin olarak yasaklarken Müslümanlara yönelik nefret dilini 'ifade hürriyeti' çerçevesinde değerlendiriyor. Tabii bunun temelinde Yahudiliğin bir dinden ziyade bir ırk şeklinde algılanması da yatıyor. Oysa sonuçları bakımından ele alındığında bir Müslüman'ı hedef alan nefret dili ile bir Yahudi'yi hedef alan nefret dili arasında bir fark olmaması gerekiyor. Dolayısıyla biz Müslümanlar olarak Yahudileri koruyan yasal düzenlemelerin benzerlerinin Müslümanlar için de yapılmasını bekliyoruz."

Müslüman sivil toplum kuruluşlarının önemi ve faaliyetleri

Peki, İngiltere'de İslamofobi ve İslam karşıtlığı konularında faaliyet gösteren Müslüman sivil toplum kuruluşları var mı?

"Bu konuda İngiltere'nin en faal sivil toplum kuruluşu, benim de bir mensubu olduğum Müslümanların Katılımı ve Gelişimi (Muslim Engagement and Development, MEND) isimli organizasyon. MEND, sadece İslamofobi ve İslam karşıtlığı konularına yoğunlaşan ve bu konularda hem siyaset mekanizmasını zorlayan, hem de toplumun farkındalığını artırmaya gayret eden bir kuruluş. Bu konuda ciddi eğitim çalışmaları da var. Bu eğitim çalışmaları; bir Müslümanın İslam karşıtı bir fiziksel saldırıya ya da bir nefret söylemiyle karşılaştığında ne yapması gerektiği, ne tür hukuki hakları olduğu ve bu hukuki haklarını nasıl kullanabileceği gibi konuları kapsıyor. Bu çerçevede ben de 2015 yılında MEND'in düzenlediği Hukuk Okulu ve Siyaset Okulu'na katılmıştım. Bunun dışında İngiltere’nin en büyük Müslüman sivil toplum kuruluşlarından İngiltere Müslüman Birliği (Muslim Association of Britain) var. Her ne kadar onların temel faaliyet konusu İslamofobi olmasa da, onlar da gerektiği zamanlarda bu konuda siyaset mekanizmasına yönelik bir baskı unsuru olabiliyorlar. Yine İngiltere Müslüman Konseyi (The Muslim Council of Britain), İngiliz Müslümanlar Birliği (The Association of British Muslims) ve Britanya İslam Birliği (Islamic Society of Britain) benzer faaliyetlerde bulunan kuruluşlar olarak sayılabilir."

"Türkiye hiçbir ülkenin maruz kalmadığı kadar büyük bir dezenformasyonla karşı karşıya"

İngiliz ve Avrupalıların gözünde Türkiye nasıl bir imaja sahip?

"İngilizlerin ve genel itibariyle Avrupalıların Türkiye'ye bakışını etkileyen iki önemli etmen var. Birincisi PKK, FETÖ ve DHKP-C gibi terör örgütlerinin Avrupa ülkelerinde yaşayan mensupları... Bu kişiler Türkiye hakkında olumsuz bir imaj oluşturmak için akademik dünyadan medyaya, sivil toplum kuruluşlarından siyasi partilere kadar hemen her kanalı sonuna kadar kullanıyorlar. Türkiye, ne yazık ki hiçbir ülkenin maruz kalmadığı kadar büyük bir dezenformasyon dalgasıyla mücadele etmek durumunda kalıyor. İkinci etmen de Türkiye'yi Batı'ya şikâyet etmeyi kendilerine görev edinmiş bazı Türk entelektüeller. Türkiye’nin aydın sorunu yeni bir sorun değil, hep vardı. Batı ülkelerinin tarihlerindeki tüm sömürü ve zulümleri göz ardı eden, hemen her konuda kendi ülkesini suçlu görmeyi aydın tavrı sanan, Batı'ya karşı bitmek tükenmek bilmez bir aşağılık duygusu hisseden aydın sorunu… Bu konuda hem Avrupa ülkelerindeki diplomatik temsilciliklerimize, hem de bu ülkelerde yaşayan vatandaşlarımıza büyük iş düşüyor. Diplomatik temsilciliklerimizin kamu diplomasisi kanallarını sonuna kadar kullanması çok önemli. Bu çerçevede akademik dünyaya yönelik konferanslar düzenlemek, yerel ve ulusal medyada Türkiye'nin tezlerini savunmak, sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla Batı toplumunun günlük hayatına nüfuz etmek, Türk medyasının Batı dillerinde de yayınlar yapabilmesini sağlamak, Batılı entelektüelleri ve gazetecileri Türkiye'ye davet ederek onların Türkiye ile ilgili önyargılarını yıkmalarını sağlamak önemli adımlar olabilir."

"Batı'da medya sektörüne girmeye hevesli sermaye sınıfımız olmalı"

"Aynı zamanda Batı'daki medya kuruluşlarının da hiçbir maddi çıkar peşinde koşmadan, bağımsız bir şekilde gazetecilik yaptığını düşünmeyelim. Biraz araştırınca hepsinin arkasında büyük sermaye gruplarının olduğu ve bu sermaye gruplarının yayın organındaki hâkim dili şekillendirdiği görülüyor. Dolayısıyla pek çok ülkenin kamu diplomasisi adına yaptığı gibi, Batılı ülkelerin medya kuruluşlarından paylar alarak o medya kuruluşlarının yönetiminde söz sahibi olmak Türkiye için etkili bir yöntem olabilir. Bunun için Batı'da medya sektörüne girmeye hevesli bir sermaye sınıfımızın olması gerekiyor. Uzun vadede ise bilgi üretmeli, hâkim söylemi şekillendirebilmeli ve Batı'da inşa edilmiş Türkiye imajının edilgen objeleri olmak yerine kendi inşa ettiğimiz imajın etken özneleri olmalıyız."

"PKK'nın Türkiye'ye yaşattığı acıların bilinmemesine imkan yok"

Birleşik Krallık ve Avrupa'nın PKK-YPG ve Kürtleri aynı sayan politikaları bilinçli bir hareket olarak görülüyor. Örneğin, Türkiye'nin YPG-PKK'ya yönelik terörle mücadele operasyonları, "Türkiye Kürtleri vuruyor" propagandasına dönüşüyor. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Avrupalı halklar bu oyuna nasıl yaklaşıyor?

"Avrupa ülkelerinde yaşayan çok sayıda PKK militanı var. Belçika'nın başkenti Brüksel'de Avrupa Birliği Konseyi binasının hemen yanında çadır kurmasına izin verilen bir örgüt PKK. Avrupa'da istedikleri şehirde terör örgütünün sembollerini de kullanarak eylemler düzenleyebiliyorlar. Türkiye'den isimlerin Avrupa ülkelerindeki konferanslarını basıp, fiziksel saldırı bile yapabiliyorlar ve Avrupa polisinin hiçbir engellemesiyle karşılaşmıyorlar. Avrupa ülkelerinde yaşayan sokaktaki apolitik insanın PKK teröründen bihaber olması belki normal karşılanabilir, fakat Avrupa'nın siyaset ve medya çevrelerinin PKK'yı destekleyen tavrını bilinçsizlikle açıklamak mümkün değil. Dünyanın herhangi bir köşesinde kuş uçsa haberdar olunduğu bir çağda PKK'nın Türkiye'ye yaşattığı acıların bilinmemesine imkân yok. PKK, çok yakın bir zamanda Güneydoğu'yu hendeklerle doldurup şehirleri adeta sözde kurtarılmış bölgeler haline getirmeye kalkıştı. Öğretmenleri, doktorları, çarşı iznine çıkmış askerleri sokak ortasında katletti. Canlı bomba eylemleriyle yüzlerce aileyi acıya boğdu. Bunların bilinmemesi mümkün mü?"

"Orta Doğu'da ikinci İsrail oluşturulmak isteniyor"

"Suriye'deki durumu da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. YPG-PYD'nin Suriye'nin kuzeyinde DEAŞ’la mücadele bahanesiyle bölge insanına yaşattıkları ortada. Türkiye'deki pek çok terör eyleminin kaynağının YPG-PYD olduğu açık. Bunları Batılı siyaset ve medya çevreleri de bal gibi biliyor. Dolayısıyla gerek PKK'ya, gerekse YPG-PYD'ye bilinçli bir destek söz konusu. Türkiye'nin tüm uyarılarına rağmen ABD, terör örgütüne silah göndermekten vazgeçmedi. Burada YPG-PYD tarafından oluşturulacak bir uydu devletle bütün Orta Doğu'yu kontrol etme amacı görülüyor. Bu uydu devleti Orta Doğu'nun ikinci İsrail'i olarak görmek de mümkün. Müslüman Orta Doğu coğrafyasında, din karşıtı Stalinist bir ideoloji çerçevesinde hareket eden YPG-PYD'nin nasıl bir kültürel soykırım aracına dönüşeceğini görebilmek lazım. Dolayısıyla ABD'nin YPG-PYD'yi hem bölgenin fiziki kontrolü, hem de bölge sosyolojisine müdahale için kullanmaya çalıştığı görülüyor. Türkiye elbette böyle bir plan karşısında sessiz kalmayacaktır."

"Türkler lobicilik faaliyetlerinde etkisiz kalıyor"

Birleşik Krallık'ta yaşayan Türklerin, İngiliz siyasetine etkileri neler?

"Bu soruyu cevaplamaya başlamadan önce, bir ülke yurtdışında yaşayan vatandaşlarından ne bekler, onu cevaplayalım. Lobicilik, bir ülkedeki karar alma süreçlerini etkileme faaliyetine verilen isim. Bunun için vatandaşların dernekler, vakıflar, sendikalar ve odalar altında örgütlenmeleri ve bu örgütlü yapıyı kolektif bir baskı gücüne dönüştürmeleri gerekir. Bu karar alma süreçlerini etkileme faaliyeti, doğrudan siyaset mekanizmasına ve siyasetçilere yönelik yürütülebileceği gibi medya ve sivil toplumda belirli tezlerin savunulmasıyla dolaylı olarak da yürütülebilir. Lobicilik faaliyetlerini en başarılı yürüten örneklerin başında, ne yazık ki Türkiye’nin de başını çok ağrıtan Ermeni ve İsrail lobileri yer alıyor. Bugün dünyanın her ülkesinde Türklere rastlamak mümkün. Özellikle Avrupa ve ABD'de ciddi sayıda Türk yaşıyor. Batı ülkelerinde yaşayan Türklerde genel bir organizasyon sıkıntısı var. Kolektif hareket edip yaşadıkları ülkelerin mevcut hükümetleri üzerinde bir baskı oluşturabilen Türk sayısı oldukça kısıtlı. Almanya'da 3 milyondan fazla Türk yaşıyor. Bu Türk nüfusun Almanya'da bir siyasi parti kurup, potansiyelini siyasal arenada güce dönüştürmeyi şimdiye kadar denememesi büyük eksiklik. Kaldı ki böylesi bir parti sadece Türklerin desteğiyle de sınırlı kalmayacak, diğer Müslüman ve Türk halklardan da destek görecektir. Türklerin Batı ülkelerindeki bu genel fotoğrafı Birleşik Krallık'ta yaşayan Türkler için de geçerli. Büyük çoğunluğu deyim yerindeyse kendi ekmeğinin peşinde. Ülkedeki karar alma mekanizmalarını etkileme konusunda oldukça etkisizler. Türklerin kurduğu sivil toplum kuruluşu sayısı oldukça az. Bu organizasyon sıkıntısından dolayı Birleşik Krallık'ta yaşayan Türkler, bu ülkedeki terör örgütü militanlarının tehdit ve saldırıları karşısında çaresiz kalabiliyorlar. Üniversite öğrencileri organizasyon konusunda gurbetçi vatandaşlara göre nispeten daha iyiler. Bu konuda Birleşik Krallık Türk Öğrenci Birliği (TUSU) başarılı bir örnek olarak gösterilebilir."

"Brexit süreci yabancı karşıtı kesimlere cesaret verdi"

Brexit süreci ülkedeki azınlıklar üzerinde etki oluşturur mu?

"Avrupa Birliği müktesebatı; temel hak ve özgürlükler, sosyal politikalar ve ayrımcılığın önlenmesi konularında önemli bir bağlayıcı yasal çerçeve sunmaktadır. Brexit sonrası bu müktesebatın yetki alanından çıkılıyor olmasının azınlıkları kaygıya sevk etmesi son derece normal. Zaten azınlıkların Brexit karşıtı oy tercihlerine ve Brexit'i arzulayan partilerin propaganda sürecinde azınlıklarla ilgili söylemlerine bakıldığında, Brexit'in azınlıklar konusunda en azından psikolojik bir etkisi olduğu görülüyor. Forbes Dergisi’nde yayınlanana bir araştırmaya göre azınlıkların önemli bir kısmı Brexit sonrası dışarıya daha kapalı bir hale geleceğini düşündükleri İngiltere'de işlerini ve kariyer imkânlarını kaybedeceklerini düşünüyorlar. Diğer taraftan Brexit sürecinin İngiltere'deki yabancı karşıtı kesimlere de cesaret verdiği ortada. Brexit Referandumu sonrasında ülkedeki yasal mevzuatta henüz herhangi bir değişiklik olmamasına rağmen birçok şehirde ırkçı saldırılarda ani bir yükseliş meydana geldi. Dolayısıyla bu kesimler; Brexit sonrasında istedikleri gibi hareket edebilecekleri, tüm yabancıları ülkeden rahatlıkla kovabilecekleri, dünyadan kopuk, kuralsız bir İngiltere'nin ortaya çıkacağına inanıyorlar. Şüphesiz ki bu, gerçeklerden uzak bir inanç."

"İngiltere değil de Fransa AB'den ayrılsaydı bambaşka bir tabloyla karşılaşırdık"

"Müslümanlar özelinde düşündüğümüzde, devletin ve dinin birbirine müdahalesizliği üzerine kurulu Anglosakson laiklik geleneği, İngiltere'de Müslümanların dini yaşamlarını kısıtlayıcı yasal düzenlemelerin ortaya çıkmasına imkân tanımayacaktır. Oysa Avrupa Birliği'nden ayrılan İngiltere değil de Fransa olsaydı, bambaşka bir tabloyla karşılaşabilirdik. Dini alanı tamamen kontrol altına alma üzerine kurulu Fransız laikliği, benzer bir durumda giyim kuşamdan ibadete pek çok alanda dini özgürlükleri kısıtlayıcı yasal düzenlemelere girişebilirdi. Dolayısıyla İngiltere geleneği düşünüldüğünde Brexit sürecinin dini alanda ciddi kısıtlamalar getireceğini ve Müslüman azınlıkların hayatını kökten değiştireceğini düşünmüyorum."