Doların yükselmesi Türkiye’yi nasıl etkiliyor?

2018’in son çeyreğinden bu yana ülkemizde ekonominin ilk gündemi yükselen dolar kuru oldu. Türkiye gibi ithalat oranları yüksek bir ülke için son derece sıkıntılı bir durum olan döviz artışı, ekonomimizi oldukça olumsuz etkilemeye devam ediyor. Bu haberimizde küresel para birimi olan doların, Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkeyi nasıl etkilediğini inceleyeceğiz.

Doların yükselmesi Türkiye’yi nasıl etkiliyor?

2018’in son çeyreğinden bu yana ülkemizde ekonominin ilk gündemi yükselen dolar kuru oldu. Türkiye gibi ithalat oranları yüksek bir ülke için son derece sıkıntılı bir durum olan döviz artışı, ekonomimizi oldukça olumsuz etkilemeye devam ediyor. Bu haberimizde küresel para birimi olan doların, Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkeyi nasıl etkilediğini inceleyeceğiz.

Türkiye’nin birçok ürünü dışarıdan ithal ettiğini biliyoruz. Bunların arasıda en temel ihtiyaç ise hiç şüphesiz enerji kaynakalarıdır. Ayrıca teknoloji ürünlerini de büyük oranda dışarıdan alıyoruz ve döviz kaynaklarımız büyük oranda bu kalemlere harcanmış oluyor. Son dönemlerde saydığımız bu kalemlerin yanında bir tarım ülkesi olarak bazı tarım ürünlerinin de dışarıdan alınması ise ekonomimizin belini büken en temel sebeplerden biridir.

Durum böyle olunca haliyle doların artışı direkt olarak ülkemizdeki ürünlerin fiyatlarını da artırmaktadır. Yani enflasyon oluşmaya başlar ve yerel para birimimiz bu süreçte her geçen gün biraz daha değersizleşir. Bu halkın fakirleşmesi anlamına gelmektedir.



Refah seviyesi düşen halkın tasarruf yapması ve bankaya mevduat koyması maalesef beklenemez. Bu dönemde bankaların da kredi vermek için faizleri arttırması gerekecektir. Yani zincirleme halde ülke ekonomisinin kriz pozisyonu alışını görüyoruz.

Ülkemizde enflasyonla mücadele işi, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın işidir. Merkez Bankası’nın en temel görevi ve öncelikli misyonu ülke içinde enflasyonu önlemektir. Enflasyonu etkileyen en temel koşul ise kur oranlarıdır. Oldukça önemli olan enflasyon düzenleme görevi, ülkelerin krizlere giriş ve çıkış süreçlerini doğrudan etkilemektedir.

Yazımızın başında belirttiğimiz gibi Türkiye’nin en büyük döviz kaybı, yaptığımız enerji ticaretlerinde yaşanıyor. Doğal kaynaklar bakımından fakir bir coğrafyada bulunmamız, gelişmekte olan bir ülke olarak yaptığımız üretim faaliyetlerini oldukça olumsuz etkiliyor. Fabrikalarımızda işlenen milli ürünlerin her birinin, dışarıdan alınan petrol ve elektrikle üretildiğini unutmayalım.

Örneğin elektrik konusuna biraz değinelim. Türkiye’de elektrik üretimini doğalgaz, kömür ve hidrodan gerçekleştiriyoruz. Elektrik fiyatları ülkemizde saatlik belirlenmektedir ve bu bir şekilde ağırlıklı ortalamadan belirlenen tarife ile meskenlere ve doğrudan anlık maliyet ile sanayi kuruluşlarına yansıtılır.

Elektirik üretiminde daha öncede belirttiğimiz gibi kömür kullanıyoruz. Ülkemiz kömür yatakları açısında oldukça zengin bir ülke ancak yerli kömürümüz maalesef kalitesiz. Bu yüzden mecburen ithal kömür kullanıyoruz. Yani üretimin tamamı dolara endeksli durumda. Bu da demek oluyor ki doların kurunun arttığı her an elektrik maliyetini de yükseltiyor.

Burada akıllara güneşten, rüzgardan, sudan neden üretmiyoruz elektriği sorusu akıllara gelebilir. Aslında yenilenebilir enerji kaynaklarını destekliyoruz fakat bu destek de dolar bazında gerçekleşiyor çünkü borçlar dolar endekslidir. Suyla üretelim maliyetsiz olsun diye akıldan geçiriyorsunuz ama örneğin devlet 1 MW 230 TL ise devlet destek amaçlı üreticeden bunu 395 TL’ye alıyor. Aradaki fark tedarikçiden kesiliyor. Tedarikçi ise kullanıcı olan bizlerden tahsil ediyor.



Görüldüğü üzere doların artışı, evde yaktığımız elektriğin maliyetinin artması, fabrikalarımızda çalışan makinaların enerji tüketim maliyetlerinin artması ve bunların fiyatlara, yani bizim ceplerimize yansıyacağı manasına geliyor. En büyük üreticilerimizden evde televizyon izleyen amcamıza kadar hepimiz zarar etmiş oluyoruz

Bu sorunları bertaraf etmenin tek yolu ise yerli üretim oranlarını arttırmamızdan geçiyor ancak altyapımız ve tesislerimiz maalesef bu duruma bugün uygun halde değil. 10-15 yıllık projelerle geleceğin üretim organizasyonunu yapmamız gerekiyor. Devletin son dönemdeki yerli üretim destekleme projesi ise umut veren bir adım olarak görülüyor.