Doğu Akdeniz’de enerji dengesi nasıl değişecek?

Doğu Akdeniz’de 2000 yılından sonra doğal gaz potansiyelinin keşfedilmesiyle birlikte önemi arttı. Bölge ülkeleri ve lige dışı ülkeler enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak için bölgeye yönelik politikalarını arttırdılar. İsrail ve Mısır açıklarında doğal gazın bulunmasından sonra bölgenin önemi daha da artmıştır.

Doğu Akdeniz’de enerji dengesi nasıl değişecek?

 
2003 yılından sonra Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin Kıbrıs adasının tek egemen devletiymiş gibi hareket ederek Kıbrıs Türk yönetiminin ada üzerindeki haklarını ihlal etmesi ve bu doğrultuda bölgeyi 13 parsele ayırıp ruhsatlandırması Türkiye’nin bölgeye yönelik hamlelerini hızlandırmıştı. 
 
Coğrafi açıdan bölgeye sınır alan ve bölgenin geleceğinde söz hakkına sahip olan ülkeler (Türkiye, İsrail, Mısır, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan, Lübnan, Suriye ve Libya) yürütmüş olduğu aktif politikalar dışında bölgeye sınır olmayan ülkeler (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve İtalya) de Akdeniz’deki enerji denkleminde ağırlığını korumak istiyor. Bu bağlamada Rum yönetimin ABD’li Exxon Mobil ve Noble, Fransız Total, İtalyan Eni, Güney Koreli Kogas, Katar Petroleum, İngiliz BG ile İsrailli Delek ve Avner firmalarına hidrokarbon arama izni vermesi Türkiye’yi harekete geçirmişti. KKTC’nin TPAO (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) şirketine A, B, C, D, E, F, G olarak adlandırılan alanlarda sondaj ve arama ruhsatı vermesiyle Türkiye’de bölgede faaliyetlerine başlamıştır.  
 
GKRY tarafından bölgenin tek taraflı olarak parsellere ayrılması Türkiye ve KKTC tarafından tepkiyle karşılanmıştı. GKRY bölgeyi kuzeyde sırasıyla 1. 2. ve 3. parsel, ortada 4. 5. 6. 7. 8. 9. ve 13. parsel ve güneyde ise 10. 11. ve 12. parsel olmak üzere 13 parsele ayırmış durumda. Türkiye ve KKTC'nin hak iddia ettiği bölgede yalnızca sözde 10. ve 11. parsellerde çakışma bulunmuyor, diğer parsellerin hepsinde münhasır ekonomik bölge tartışmaları devam ediyor. 

Bölgenin enerji potansiyeli 
 
Doğu Akdeniz havzasından 2000’li yıllarda başlayan petrol ve doğalgaz araştırmaları sonucunda büyük miktarda doğalgaz ve petrol yatakları keşfedilmişti. 2009 yılında İsrail açıklarda keşfeden Tamar sahası, 2010 yılında yine aynı bölgede keşfedilen Leviathan sahası ve 2012 yılında GKRY’nin hat iddia ettiği Münhasır Ekonomik Bölge’de keşfedilen Afrodit sahası havzayı küresel doğalgaz üretiminin geleceği açısından son derece önemli bir konuma taşıdı.  
 
Doğu Akdeniz havzasının enerji potansiyeli tüm ülkelerin dikkatini bölgeye çekmiştir. ABD Jeolojik Araştırmaları Merkezi’nin paylaşmış olduğu rapora göre, Doğu Akdeniz’in Leviathan adı verilen ve Suriye kıyılarını da içinde barındıran bölgesinde yaklaşık 3,5 trilyon metreküp doğalgaz ve 1,7 milyar varil civarında petrol rezervi bulunuyor. Böylesine devasa enerji rezervlerinin kendilerini kontrol eden güçlere trilyonlarca dolar tutarında bir gelir sağlayacağı düşünüldüğünde küresel ve bölgesel aktörlerin Münhasır Ekonomik Alan tanımları üzerinden sert hukuki tartışmalara girmelerini anlamak zor değil.  
 
Uluslararası arenada birçok alanda rekabet halinde olan ABD ve Rusya’nın dışında bölgedeki enerji denklemini yakından takip eden Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler ’in dışında uluslararası hukuka göre havzadaki enerji yatakları üzerinde yasal hakkı bulunan Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Mısır, Yunanistan, Suriye, Filistin, İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Lübnan’ın yer aldıkları, enerji potansiyelinin büyüklüğünden kaynaklanan, çok boyutlu bir stratejik mücadele ortaya çıkmış bulunuyor. 
 
Bölgede Türkiye’yi saf dışı bırakacak denklemler üzerinde çalışılmakta fakat Türkiye’nin dışarda kalacağı herhangi bir denklem söz konusu değildir. Özellikle son dönemlerde Türkiye’nin bölgeye yönelik gerçekleştirmiş olduğu proaktif politikaları bir oldubittiyi önlemektedir.  
 
Türkiye’nin aramaları ve doğalgazın küresel piyasalara ulaştırılması 
 
2000’li yıllardan beri Türkiye’yi saf dışı bırakmaya çalışan ülkelerin yürütmüş olduğu politikalara karşı Türkiye bölgeye sondaj ve arama gemilerini göndererek net bir şekilde tavrını koymuştu. Son olarak Oruç Reis Sismik Araştırma gemisinin de bölgeye intikal etmesiyle hız kesmeden devam eden çalışmalar Türkiye’nin geçmiş yıllara nazaran daha aktif rol alması hem de KKTC için stratejik bir adım anlamına geliyor. Türkiye’nin gerçekleştirmiş olduğu sondaj faaliyetleri, Türkiye’ye yönelik takınılan tavırları değiştirmeye başlamış durumda. Doğalgaz kaynaklarının bulunmasıyla birlikte değişim daha da hızlanacaktır.  
 
Türkiye enerji havzasına yönelik GKRY iki tarafından menfaatlerine olan bir çöz yolu sunmuştu fakat GKRY’nin sunulan çözüme sıcak bakmamasıyla Türkiye faaliyetlerine arttırmıştı. Bunun dışında bulunan doğalgazın transferiyle ilgili farklı senaryolar gündeme gelmiş durumda. Avrupa Birliği ülkeleri için enerji arz güvenliği ve istikrarlı tedarik açısından büyük önem taşıyan Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının uluslararası piyasalara ulaştırılması için gündeme gelen üç senaryo var: Birincisi, deniz altından Türkiye’deki mevcut boru hatları ile bağlantı yapılarak Avrupa pazarlarına ulaşılması; ikincisi, uzun bir denizaltı boru hattı döşenerek Yunanistan üzerinden Avrupa’ya transfer edilmesi; ve sonuncusu ise bir boru hattı ile Mısır’a taşınacak doğal gazın LNG tesislerinde sıvılaştırıldıktan sonra Avrupa’ya taşınması senaryosu.  
 
Üzerinde düşünülen senaryolardan en makulü Türkiye üzerinden taşınması, maliyet ve sürdürülebilirlik açısından Türkiye üzerinden bir koridorun sağlanması hiç şüphesi en makul olanı. Fakat bu senaryonun hayata geçirilmesi için Türkiye ile GKRY arasındaki Münhasır Ekonomik Bölge ihtilaflarının ve ABD-İsrail şirketlerinin varlığına yönelik itirazların bir şekilde aşılması gerekmektedir.  
 
Bölgede kurulan denklemleri değiştirecek hususlar 
 
Bölgede Türkiye’yi saf dışı bırakmaya yönelik gerçekleştirilen politikalara karşı Türkiye’nin proaktif politikalar takınması bir değişimin yaşanmasına neden olmuştu. Fakat bunların dışında Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin yanında Azerbaycan ve Rusya’nın durması Türkiye’nin elini güçlendirmektedir. TANAP projesinde ortaklık yapılan Azerbaycan’ın ve Türk Akımı projesinde ortaklık yapılan Rusya’nın enerji şirketleri üzerinden Doğu Akdeniz denkleminde Türkiye’nin yanında olmaları, bu bağlamda önemli bir stratejik rahatlama sağlayabilir.  
 
Son dönemde S-400 alımı sonrasında ABD ile Türkiye arasında oluşan kriz ve AB ile yaşana sorunlar, AB’nin GKRY ve Yunanistan ile birlikte hareket etmesi bir anlamda Doğu Akdeniz yeni bir dengenin habercisi olmuştu. Fakat Doğu Akdeniz'de ABD hegemonyasını istemeyen Rusya bu süreçte Türkiye’nin yanında yer almakta. Ayrıca Türkiye, AB ve ABD ile Doğu Akdeniz’de karşı karşıya gelirse son dönemlerde birçok konuda dirsek temasında bulunduğu Rusya ile birlikte hareket edip etmeyeceği gündemde.   
 
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Rusya ile hareket ihtimali yabana atılacak konulardan değildir. Çünkü, bir yandan Türkiye’nin Rusya’ya olan yüksek enerji bağımlılığı diğer yandan TürkAkım projesiyle Türkiye’nin enerji arz güvenliğini arttırması ve Rusya’nın da Türkiye üzerinde Avrupa’ya doğalgaz transferi gerçekleştiriyor olması tarafları yakınlaştırmaktadır. Bu yakınlaşma Türkiye ve Rusya için olumlu olsa da AB ülkelerinin Türkiye üzerinden Rusya’ya bağımlı hale gelmesi bir o kadar olumsuzdur.  
 
AB ülkeleri ne Türkiye üzerinden Rusya’ya ne de Türkiye’ye bağımlı hale gelmek istemekteler. Bu bağlamda yeni güzergahlar üzerinde çalışmalar devam etmekte. Özellikle Türkiye’yi saf dışı bırakmaya yönelik, Yunanistan, İsrail ve GKRY’nin üzerinden müzakerelerde bulunduğu East-Med boru hattı projesi buna örnek teşkil edecek projelerdendir. Fakat inşa edilmesi planlanan boru hattının teknik ve ekonomik olarak fizibıl olmadığı biliniyor. Ayrıca bölgede böyle bir boru hattını dolduracak gaz miktarının olup olmadığı ve hattın ulaşacağı yerlerde gaza yeterli talebin gelip gelmeyeceği de tartışılıyor. AB de söz konusu hattın yapımı için projeyi destekliyor ancak projenin öngörülen güzergahı Türkiye'nin deniz sahalarından geçiyor. Sonuç olarak aktörlerin Türkiye'yi de hesaba katarak hareket etmesi gerekiyor. 
 
Masaya yatırılan tüm senaryolarda şu an için bir sonuç alınabilmiş değil. Ayrıca Türkiye’yi saf dışı bırakacak tüm senaryolar masraf ve sürdürülebilirlik açısında yetersiz durumda. Bölgenin geleceği ve çıkacak doğalgazın masrafsız ve güvenli bir şekilde küresel piyasalara taşınması için Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu bir denklemin kurulması gerekmektedir.