Din-i İlahi ve Sulh-u Kül nedir?

Dönemin Babür Şah'ı Ekber Şah, devletin bütünlüğü konusunda endişeye kapılmış, bu sorunun üzerinden gelebilmek için çözüm arayışlarına girişmiştir. Nihai çare hocasından gelirken, neredeyse yeni bir din uydurmaya kadar giden sürecin kapısı aralanmıştır. Dönemin dinlerinin ortak noktalarından faydalanan bu başarılı felsefenin uygulama biçimleri ise çok farklı noktalara vardı. Din-i İlahi ve Sulh-u Kül nedir? Sizler için derledik.

Hint tarihinin ilginç dönemlerinden biri olarak kabul gören; Babür devleti hükümdarı Ekber Şah devri, farklı kültürlerin bir arada yaşanması noktasında dikkate değer başarılı bir uygulamaya sahne olmuştur. O zamanın mevcut dinlerinin harmanlanmasıyla, Hint toplumuna bir arada yaşama olanağı sağlayacak bir din-devlet hayata geçirilmiştir. Babür devletinin Türk devleti olması ve Ekber Şah’ın aslında katı bir Müslüman olması konuyu daha da ilginç hale getirmektedir.

Dönemin Babür devleti hükümdarı Ekber Şah tam adıyla Ebü'l-Feth Celâlüddîn Muhammed Ekber Şâh, tahta henüz 13 yaşındayken çıktı. Kendi yönetimi süresinde fetihler yaparak devletin sınırlarını genişletti. Bu fetihlerin getirdiği farklılıklar yönetim noktasında zorluklar çıkarmış bu zorlukları aşmak için bir arayış içine girilmiştir. Bu arayış yeni bir devlet yönetimi felsefesi ortaya çıkarmış ve o dönemin dinleri araştırılarak karşıtlıklardan ortak değerler elde edilmiştir. Bu felsefenin fikir babası ise o dönemin devlet adamlarından ve Ekber Şah’ın hocası Ebu’l Fazl el- Allami’dir.

EKBER ŞAH KİMDİR?

Ebü'l-Feth Celâlüddîn Muhammed Ekber Şâh, babası Hümayun Şah'ın ardından 1556-1605 arası Babür İmparatorluğu tahtına geçmiştir. Sind'de bulunan Ömerküt Kalesi'nde doğdu. Babası Hümayun Şah, annesi İran asıllı Hamide Banu'dur. Babürlerin en parlak dönemi Ekber Şah'in padişah olduğu dönemdir.

Babası Hümayun Şah öldüğünde henüz 14 yaşındaydı. O sırada Delhi'de bulunan Seydi Ali Reis'in tavsiyesiyle Hümayun Şah'in ölümü bir süre gizlendi ve savaşta olan Ekber, 20 gün sonra Delhi'ye gelip 15 Şubat 1556'da tahta çıktı. Harem'in politik baskısını ancak 1564'te kırdı ve otoriteyi eline aldı. Pek çok idarî yenilik getirdi.

Ekber Şah, farklı dinlere sahip olan tebaasını ortak tek bir din çatısı altında birleştirme projesiyle nev-i şahsına münhasır bir imparator olmaya çalışmıştır.

DİN-İ İLAHİ

Tebaasının manevi liderliğini üstlenmeyi amaçlayan Ekber Şah, farklı dinlerden olan tebaasını kendisine bağlamaya çalıştı. 1580'lere doğru Ekber Şah, Caynizm ve Sih inançlarının temsilcilerini de sarayında bulundurdu. Aynı dönemde Zerdüştlüğe meyleden Ekber Şah, bir süre bir Zerdüşt gibi yaşayarak sarayda gece gündüz ateş yakılmasını emredip bu ateşin söndürülmemesi görevini Ebu-l Fazl'a verdi. Portekizli işgalcilerle birlikte gelen Cizvit papazlarını da sarayında uzun süre misafir etti. Hıristiyanlığı öğrenmeye istekli olan Ekber Şah, Cizvitlere İncil'i tercüme ettirdi, kilise kurmalarına müsaade ederek çocuklarının eğitimiyle onları görevlendirdi. Fakat teslis inancını kabullenmedi.

Ekber Şah, Müslümanlar üzerinde manevi otorite kurmanın yollarını aradı ve halk arasında o zamanlar yaygın olan mehdilik kavramını kullandı. 1575'te başkent Fetihpur Sikri'de Divanhane adı verilen bir ibadethane yaptırıp burada Sünnî ve Şiî Müslüman alim ve mutasavvıfları bir araya getirerek dinî konularda münazaralar tertip etti. Bu toplantılara katılan ulema arasındaki şahsî çekişmeler, ulemanın zaafları ve şer'î meselelerdeki anlaşmazlıkları öne çıkarılıp ulema ve hocaların Müslümanlar üzerindeki itibarlarını kaybettirme gayretinde bulundu. Bu toplantılara daha sonra Hindu, Hıristiyan ve Mecusi din adamlarını da davet eden Ekber Şah, onlara İslâm aleyhine konuşmaya müsaade etti. Bu toplantılarda İslâm'ın bedevi bir millete geldiği, Babür halkı gibi yüksek bir millete uygun olmadığı, vahyin akla aykırı olduğu, Kuran'ın Allah kelamı olmadığı kaydedildi.

Fetihpur Sikri Ulu Camii'nde, Ekber Şah'ın ilâhî mertebeye yüceltildiğini ifâde eden hutbeyi okuyan Feyzi en-Nagori, onu müctehid-i zaman ilan etti. Ebu'l-Fazl'a göre de Ekber Şah dönemin imamıydı, insanların Allah'ın rızasını kazanabilmeleri için o hangi yolu, hangi mezhebi seçerse, ona tâbi olmaları gerekmekteydi. Tâcü l-ârifîn lakabıyla şöhret bulmuş Şeyh Zekeriya, insan-ı kâmil sözüyle belirtilen kişinin Ekber Şah olduğunu ve ona mutlak itaatin dinin emirlerinden biri olduğunu belirterek ona kıble-i murâdât (ona yönelince muratların gerçekleşeceği kıble) adını vererek, bu iddialarını delillendirmek için hadis uydurmaktan da çekinmedi. Bununla birlikte Ekber Şah, Taceddin Ayodhanî ile de yakın dostluk kurmuş, bu zat vasıtasıyla Abdülkerim Cilî'nin insan-ı kâmil öğretisini kendisine uyarlamış ve kendi inancına mensup tebaasından kendisine secde etmelerini istemiştir. Bazı Brahmanlar da Ekber Şah'ın Vişnu'nun avatarı (Tanrı Vişnu'nun bedenlenerek Dünya'ya gelmiş hâli) olduğunu söyleyerek, onu Hinduların tanrısı konumuna yükseltmiş, ona bağlılığın dört mertebesi olarak mal, can, namus ve dinin feda edilmesi gerektiğini ve buna karşılık hikmet, şecaat, iffet ve adaletin elde edileceğini kaydetmişlerdi.

ON ERDEM

Yeni din felsefesi Din-i İlahi takipçilerinden on erdeme sahip olmalarını tavsiye etmiştir. Bu on erdem aşağıdaki gibidir:

-Cömertlik

-Takva

-Züht

-Basiret

-Yumuşaklık

-Şefkat

-Kötü davranışlardan kaçınmak ve öfkeye hakim olmak

-Dünyevi zevklerden el çekmek

-Dünyevi meşgalelerden azade olmak

-Allah’a bağlılık

Bu felsefe  insanlar arasında eşitlik, takva, hürriyet, alicenaplık ve sabır gibi mefhumları temel alıyordu. O dönemde devlet içinde yaşanan tüm dinlerde ortak olan bu prensiplere eklemelerde bulunulmuş Katolik Hristiyanlarından bekarlık ve ahiret inancı yerine tenasüh kabul edilmiştir.

Tenasüh: Ölen insanların ruhunun bir hayvan veya bir insan bedenine girmesi inancı

Yeni sisteme göre günde dört kere Güneş’e ibadet ve her gün bin defa Güneşin adını anmak gerekliydi. Ekber Şah, öğleden sonra belli bir vakitte güneşin alçalmasına hürmeten at üzerindeyse atından iner, uykudaysa uyanırdı.

GÜNEŞ GÜNÜ - SUNDAY

Güneş'in saltanat günü olarak kabul edilen Pazar günü düzenlenen kabul töreninde mürit adayı Şah'a yaklaşarak başındaki sarığı onun ayakları dibine bırakır, Şah da sarığı yerden alıp tekrar adayın başına koyarak onu dine kabul eder, müritten Ekber Şah'a bağlılığın dört mertebesi olarak mal, can, din ve namusunu feda edeceğine dair sadakat yemini etmesi istenirdi.

Ekber Şah'ın icat ettiği takvim-i ilâhî'ye göre Şah'ın tahta çıkması, nevruz ve mihrican gibi bayramlar kutlanır, bu bayramlara dinî bayramlardan daha çok önem verilirdi. Bu dönemde herkesin istediği dine girmesine, dinî vazifelerini yerine getirip ibadethane açmalarına, faizle borç verilmesine, eğlence yerlerinin ve kumarhanelerin devlet kontrolünde açılmasına izin verildi. Şarap içmek serbest bırakıldı, devlet tarafından içki satılan dükkanlar açıldı. Nevruz günü şarap içmek farz olarak ilan edildi.

SULH-U KÜL

“Cihan barışı” manasına gelen Sulh-u Kül, Ekber Şah’ın Din-i İlahi felsefesinin özünü oluşturmaktadır. Sulh-u Kül, dini inançların etkisi altında kalmadan, özellikle tebaaya eşit muamelede bulunmak için, dinler arası diyalog çerçevesinde bir cihanda sulh tanımıdır. Bu tanımlama çerçevesinde mahkemelerde bizzat yargılamalar yapılmış ve ona göre cezalar uygulanmıştır.

İMAM RABBANİ YENİ FELSEFEYE KARŞI ÇIKTI

Ekber Şah’ın getirmiş olduğu yeni sistemin yanlışlığına tepki, Müslüman bir aileye Ekber Şah ailesinin içinden geldi. Cihangir ismiyle tahta çıkan ekber Şah’ın oğlu Selim, yeni sistemin getirdiği bütün olumsuzlukların müsebbibi olarak gördüğü Ebu’l Fazl’ı 1602 yılında öldürttü. Babür Şahları, dedeleri Ekber Şah’ın İslam’a verdiği zararları gidermeye çalıştılar.

Cihangir Şah

 

Ekber Şah'ın İslâm ile Hinduizmi birleştirme çabaları sonucu ortaya çıkan Hindu tahakkümüne karşı en büyük tepki Nakşibendîlerden geldi ve bu tarikat, daha sonraki dönemlerde Hindistan'daki dinî ve siyasî gelişmelerde önemli rol oynadı.

Ekber Şah'ın İslâm'a karşı tahrif ve yeni bir din oluşturma çabasına karşı mücadele vermiş ve Ekber Şah'ı eleştirmiştir. Dîn-i İlâhî adlı bu yeni oluşumun çok yaygınlaşmaması İmam-ı Rabbani'nin başarısı kabul edilir.

Ekber Şah'tan sonra yerine geçen oğlu Cihangir Şah, ordu içinde mürit sayısı arttığı için vezirleri tarafından bir tehdit oluşturduğunun söylenmesi üzerine İmam Rabbani'yi hapse attırmıştır. Cihangir, Rabbani'yi bir sene sonra hapisten çıkararak sohbetine aldı.

İmam Rabbani, onlarca mürşit yetiştirip Hindistan'ın değişik bölgelerine göndererek halkı irşat ettirdi. Ehl-i Sünnet inancıyla yaşayıp yeni kavramlarla tasavvuf ıstılahını genişletti. Mektuplarında yaşadığı tecrübeleri anlatmasıyla sonraki sûfîlerin bir ıstılahi kaynağa sahip olmasını sağladı. Rabbani, bazı kesimlerce ikinci bin yılın mücedditi ve müçtehit kabul edilir. İslâm hükümleri ile tasavvufu birleştirmesinden dolayı 'Sıla' ismi de verilmiştir.

FELSEFE EKBER ŞAH İLE SINIRLI KALDI

Cihangir Şah’ın, babasının Din-i İlahi felsefesinin akıl hocasını idam etmesi, bu görüşün siyasi amaçlarla gerçekleştirilmek istendiği izlenimini kuvvetli hale getirmektedir. Dini hassasiyetlerin meydana getirdiği farklılıkların, devleti zaafa düşürmemesi için Din-i İlahi ve Sulh-u Kül görüşleriyle siyasi birliğin sağlanması hedeflenmiştir. Ekber Şah kendi döneminde bu amacına ulaşmış, kurmuş olduğu felsefe dönemlik çıkar üzerine kurulu olduğu ve bizzat kendi şahsının dini bir sembol olarak sunduğu için Ekber Şah’ın ölümü ile birlikte felsefe de tarihe karışmıştır.