Dedesi teyzesine neden "Kamal" adını verdi

Ona göre dünyadaki krizlerin en önemli sebebi ne? Sokak hareketleri neden arttı? Dedesi teyzesine neden “Kamal” adını verdi? Atatürk hakkında ne düşünüyor? Yeni dünya ve Türkiye hakkındaki görüşleri neler? Dünyaca ünlü Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf dünyadaki gelişmelerden, siyasete ve Türkiye ile ilgili görüşlerini anlattı.

"Afrikalı Leo," "Semerkant," "Tanyos Kayası," "Doğu'nun Limanları" romanları... "Ölümcül Kimlikler," "Çivisi Çıkmış Dünya" ve şimdi de "Uygarlıkların Batışı" denemeleriyle... Sayısız ödül, büyük övgü ve hayranlığa değer görülen yaşayan en ünlü yazar ve düşünce adamlarından Amin Maalouf, Fransa’nın başkenti Paris'te Kürşad Oğuz’a konuştu.

Humeyni'yi İslam Devrimi'ne götüren uçakta neler yaşandı?, NATO'nun beyin ölümünü nasıl yorumluyor?, Trump, Putin ve Esad hakkında ne düşünüyor? NATO, AB ve ABD'nin geleceğini nasıl görüyor?, Bugünkü göçmenlerin eskilerinden farkı ne?, Sosyal medya özgürlük mü, kölelik mi?, ”Her şey çok güzel olacak"ı neden beğenmedi?, ”Hayranım" dediği Atatürk'ü nasıl anlatıyor, Dedesi teyzesine neden Kamal adı verdi?, Neden Türkiye'nin büyük bir geleceği olduğuna inanıyor?  Lübnan kökenli Fransız yazar Amin Maalouf’un dünyadaki gelişmelerden, siyasete ve Türkiye’ye kadar çeşitli konularda önemli açıklamalarda bulundu.

OSMANLI TOPRAKLARINDA DOĞMAMIŞ İLK KUŞAĞIM

Kitaplarımda İstanbul ve Türkiye’den çok bahsediyorum ancak seyahatlerim az. Ailemin doğduğu ülkenin, tarihinden bahsettiğimde kaçınılmaz olarak Türkiye’den Osmanlı İmparatorluğundan bahsetmiş oluyorum. Ben ailemde Osmanlı İmparatorluğu topraklarında doğmayan ilk kuşağım. Babamın 1914 tarihli doğum belgesi Türkçeydi. O zaman hala Osmanlı İmparatorluğu vardı ve bütün belgeler Türkçe yazılıyordu. Yani tarihlerimizin iç içe olduğu kesin. Bu yüzden Türkiye’ye merakım doğal.

DÜNYANIN BATTIĞINA İNANIYORUM AMA…

Elbette kişisel olarak dünyanın battığına inanıyorum. Bilmiyorum ama batıştan sonra da bir yaşam vardır. Batış dünyanın sonu değildir. Dünyanın battığına inanıyorum ama yeni bir dünya kaçınılmaz olarak doğacak. Biz ikisi arasındaki safhadayız. Dünün dünyasının yok olduğunu görüyoruz. Yarının dünyasının da ne olacağına dair de fikirlerimiz var. Şuan bizim kuşağımızın yaşadığını bir ayrıcalık olarak da lanet olarak da görebiliriz. Her halükarda iki dünya arasında kalmış bir kuşağız. Yarının dünyasının bugün hayal ettiğimizden çok farklı olacağına inancım yüksek. Çünkü çok hızlı bir dönüşüm var. Bizim gençliğimizden bu yana tanıdığımız dünya yok oluyor. Ama bu dünyanın sonu değil. Yeni bir şey ortaya çıkacak. İnançlı olmamız ve yeni ortaya çıkacak şeyin çok daha iyi olacağını ummamız lazım.

SIÇRAMAK İÇİN UÇURUMUN EN DİBİNDE OLMAK GEREKMİYOR

Garantisi yok tabi ki ama bu çok mümkün. Bu bize bağlı değişmekte dünyayı insanlığı oluşturan farklı unsurları küreselleşmeyi ve teknolojik gelişmeyi iyi yönetmeyi başarırsak yeni dünya şüphesiz çok daha iyi olacak. Sıçramak için uçurumun en dibinde olmak gerekmiyor. Dibe vurmadan da sıçrayabiliriz. Bu umudu korumanın bir yoludur. Bugünün dünyası ne kadar umut kırıcı ise öyle bir an gelecek ki sıçrayacağız. Buna inanıyorum. Her halükarda yazarın işlevi umutsuzluk değil bilinç ve uyanıklık yaymaktır.

KRİZLERİN EN ÖNEMLİ SEBEBİ AHLAKİ SAYGINLIĞIN KALMAMASI

Umutsuz değil ama endişeliyim. Bugünün dünyası endişe verici ama aynı zamanda çokta büyüleyici. Ekonomideki yeni teknolojilerdeki, tıptaki ilerlemeleri, tüm dünyayı anlamamızı sağlayan  bilginin gelişimini görmek müthiş. Birkaç yüz yıl önce gelişmişlik bakımından dipte olan Çin’in nasıl hızla büyüdüğünü unutmayın. Sadece olayları akıllıca çözmemiz ve yönetmemiz gerekiyor. Ama bunu pek yapmıyoruz.

Bugün yaşanan krizlerin en önemli sebebi kimsenin ahlaki saygınlığının kalmaması. Ne yönetenlerin, ne söylemlerin ne de kurumların. Bu yüzden iki dünya arasındayız diyorum. 

Dünün dünyasında saygınlığı olan ne varsa kaybolmak üzere; geleceğin dünyası içinde bunların muadili yok. Yerlerine başka şeyler koymak zorundayız. Evet. Bugün daha önce çözemediğimiz, insanların bütün sorunlarını çözecek araçlara sahibiz. Ama maalesef bunları çözmek için canla başla çalışmıyoruz. Yönetenlerin suçu diyemem. Bizi yönetenler bizim toplumlarımızdan türer, başka gezegenden gelmezler. Karmaşık bir insanlık macerası gemisine bindik ve hepimiz yarının dünyasında çözümler bulmak için düşünmeliyiz.

HATA VARSA ÖNCE ARAPLARDAN KAYNAKLANDI

Hatalarda herkesin payı vardır. Yüzyıllar süren tarihte Batı önemli rol oynadı ve bu ona önemli sorumluluklar verdi. Batı’nın bu sorumlulukları en iyi şekilde üstlendiğinden emin değilim. Son 50 yıla bakalım. Soğuk Savaş’ın bitiminde yine bir Batı gücü yani ABD en merkezi rolü üstlendi. Tek süper güç dedik ona. ABD’nin de bu rolü layıkıyla yerine getirdiğini söyleyemeyiz. ABD yapması gerektiği gibi yapmadı, davranması gerektiği gibi davranmadı. Yine de hatalar paylaşılmalı.

Benim anavatanım ve ana kültürüm olan Arap dünyası da tarihsel çıkmazından kurtulmak için kendi menfaatine olan şeyleri yapmadı. Yani bir hata varsa önce Araplardan kaynaklandı. Çok umudum vardı ve evet hayal kırıklığı içindeyim. 

Doğduğum ülke Lübnan’ı ele alalım. Kaliteli insan kaynağı, stratejik bir coğrafya gibi önemli kozları vardı. Hatta bir dönem entelektüel, ekonomik, kültürel bakımdan önemli rol üstlendi o coğrafyada. Bölgesinde bir gelişme ve modernleşme örneği olabilirdi. Ama olmadı. Tabii hayal kırıklığı içindeyim. Bugün baktığımda kaçırılmış pek çok fırsat olduğunu görüyorum. Mısır için de böyleydi, başka bazı ülkeler için de. Ön planda olma imkânları varken ve bir dönem bunu yapmışken bugün hiç de parlak durumda değiller.

İNSANLAR BİR YÜZEYDEN İBARET OLAMAZ

Çok ilgimi çektiği için “Titanik” metaforunu çok kullanıyorum. 30 yıl önce yazdığım Semerkant’ın son bölümünde batışından bahsettim. O dönem Titanik’le ilgili çok şey okudum. Yolcularının büyük bölümünün Yakın Doğu’dan, yani bizim bölgemizden geldiğini keşfettim. ABD’ye göç etmek istiyorlardı ve maalesef bu yolcu gemisine bindiler. 1912’de 1500’den fazla kişi öldü o gemide. O dönemde en mükemmel şekilde inşa edildiği söyleniyor, “batması mümkün değil” deniyordu. Batınca öyle olmadığı anlaşıldı. Kurtarma botları bile yolcu sayısı değil, çok yüzeysel şekilde geminin yüzölçümü dikkate alınarak hesaplanmıştı. Battığında seyahat şirketinin yöneticisi, “biz yönetmeliği uyguladık” dedi. Ama yönetmelik aptalcaydı.

İnsanlar bir yüzeyden ibaret olamaz. Bunu düşündüm hep. Çok küstah, bütün krizleri sorunsuzca çözeceğini sanan ve gerçek bir kaptanı olmayan bir dünya bu.

Yine de bazı ülkeler belirli dönemlerde kaptan rolünü oynayabilirdi. ABD, Avrupa Birliği olabilirdi. Tercihim, Birleşmiş Milletler gibi daha küresel, bütün milletleri kapsayan bir kuruluş olmasıdır. Çünkü insanlığın macerasını oluşturan bu yolcu gemisi için en mantıklısı buydu. Bu macera her bölgeden insanlar tarafından yönetilmeliydi. Belki bir gün bu noktaya geliriz.

DÜNYAYI BELİRLEYEN EN TEMEL AN 1970’LERİN SONU

Ben olayları çok yakından takip eden biriyim, bu tutkum zaten. Son 60 yılda yaşanan olaylar hafızamda çok net duruyor. Bugüne gelirken neler yaşandığını anlamak için bütün bu olayları tekrar gözden geçirmek istedim. Ve bugünkü dünyayı belirleyen en temel anın, 1970’lerin sonu olduğunu gördüm. O tarihte her yerde önemli olaylar oldu. 1979 Mayıs’ında İngiltere’de Margaret Thatcher iktidara geldi. Bu da, devletin rolünü mümkün olduğunca azaltmayı hedefleyen yeni yönetim tarzının başlangıcıydı. Thatcher’dan bir yıl sonra, yine devletin rolünü azaltmak saikiyle Ronald Reagan ABD başkanı seçildi. Ki o, “Devlet çözüm değil, sorunun kendisi” diyordu. Thatcher ve Reagan’ın bu tavrı dünyanın hemen her yerinde yönetim biçimini değiştirdi. Başka bir önemli olay da, Şubat 1979’daki İran İslam Devrimi’ydi. Ayetullah Humeyni’nin İran’da iktidara gelişiyle bölgede ve yansımalarıyla dünyanın her yerinde değişim başladı.

40 YIL ÖNCE DÖVÜLMEYE BAŞLAYAN BİR DÜNYADA YAŞIYORUZ

Evet, biçimleri farklı olsa da iki muhafazakâr devrim. İkisinde de muhafazakâr kabul edilecek güçler, devrimci güçler gibi tavır sergiledi, çünkü değişim istiyorlardı. Thatcher reformlarını “muhafazakâr devrim” olarak adlandırıyordu. İran’daki de İslam devrimiydi. Aynı dönemde belirleyici başka olaylar da yaşandı. 1978 Aralık’ında yani İran Devrimi’nden iki ay önce, Deng Xiaoping Çin’de iktidarı ele aldı ve Mao Zedong’un devrimine karşı bir devrim başlattı. Merkeziyetçi sosyalist politikaya karşı, serbest pazar yasalarını dikkate alan ekonomik gelişmeye girişti. Çin bu sayede o tarihten 40 yıl sonra dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri. Başka olaylar da var. Afganistan Savaşı’nın başlaması mesela. Bütün bunlar, 1970’lerin sonunda bir şeylerin dönüştüğünü gösteriyor bize. Bu yeni bir mevsimdi ve dünyada farklı bir şeyler oluşmaya başlamıştı. Biz bugün 40 yıl önce dövülmeye başlayan bir dünyada yaşıyoruz.

İLERİCİ SOLCULAR MUHAFAZAKÂR OLDU

Batı’dan Müslüman dünyaya kadar her yerde, geleneksel olarak muhafazakâr kabul edilen güçlerin kendini devrimci ilan ettiği bir dönemdi bu. Tepki olarak da solcu sayılan güçler, kazanımlarını korumaktan başka hedef bulamadılar. Batı’da hükümetler devletin rolünü, sosyal korumacılığı azaltırken sendikalar ve sol partiler ne yaptı? Bu hareketi geciktirmeye ve o güne kadar ki kazanımlarını muhafaza etmeye çalıştılar.

Böylece onlar eski sosyal düzeni korumak isteyen muhafazakâr partilere dönüşürken, muhafazakârlar eski sosyal düzeni altüst eden güçlere dönüşmüş oldu. Bir fetihçiye dönüştüler.

Muhafazakârlık bazı şeyleri muhafaza eden bir güç olarak davranmadı artık. Dünyanın her köşesinde küçük farklarla muhafazakâr bir devrim yaşandı. Bu muhafazakâr güç modeli çok daha rekabetçi ve saldırgan hale gelirken, geleneksel olarak ilerici sol güçler sosyal korumacılığın ve bu yoldaki sol kazanımların yıkılmasını engellemek için bir baraj kurmayı denediler.

“ISTIRAP ÇEKENLER SOKAKLARA İNİYOR”

Nereye gidiyoruz sorusuna cevap vermek zor. “Neredeyiz”in cevabı daha kolay. Bugün dünyanın pek çok bölgesinde kitlesel gösteriler söz konusu. Şili, Lübnan, İran, Irak, Fransa… Pek çok ülkede içerikleri farklı olsa da büyük eylemler var. Bunların hepsinin ortak noktası şu: Halkların çok önemli bir bölümüne terk edilmişlik, toplum dışına itilmişlik duygusu hâkim. Neden terk edildiklerini düşünüyorlar? Çünkü devlet daha önce oynadığı rolü oynamıyor. 40 yıldır “devlet ekonomiye müdahaleyi, sosyal yardımları azaltmalı” deniyor. Devlet sosyal korumacılık ve haklar için daha az para harcıyor, sendikalar harekete geçiyor, grevler ve gösteriler gerçekleşiyor. Fransa’da da, Şili’de de, Irak’ta da böyle. Onlarca ülkede aynı olayla karşı karşıyayız. Acaba bu, 40 yıl önce gerçekleşen Thatcher’cı ve Reagan’cı devrimin sona geldiğini, soluğunun kesildiğini mi gösteriyor? Bu mümkün. Çünkü bugüne kadar aynı zamanda sosyal de olan yani toplumu dikkate alan ve tamamen başarıya ulaşan bu muhafazakâr-kapitalist devrim komünizm ve sosyalizmle mücadelesini kesin kazandı. Bugün artık hiç sosyal olmak istemiyor çünkü her halükârda artık rakibi yok veya kesin olarak yenildi. Diğer kampın, sosyalizmin rekabeti olmayınca kapitalizm sosyal olmayı bıraktı. Bugün başka bir muhalefet biçimiyle karşı karşıyayız ama bu muhalefet eski sosyalist yönde de gitmiyor. Aslında hangi yöne gideceğini de bilmiyor henüz. Dünyanın pek çok yerinde eylem ve gösteri yapanların bir projeleri yok. Sadece artık, ülkelerinde süren uygulamaların kendilerine uymadığını kesinkes biliyorlar.

SİSTEM ARTIK HALKLARIN BEKLENTİLERİNİ KARŞILAMIYOR

Ülkeden ülkeye değişiyor. Meksika’dan yeni geldim. Orada da kadın eylemleri vardı ama çok belirgin taleplerle. Ama genel olarak bakarsak, insanlar gerçekten acı çekiyor. Hali vakti yerinde, durumundan memnun orta sınıftan insanlar bugün kendilerini boğulmuş hissediyor.

İnsanları sokağa iten gerçek bir ıstırap hali var. Bu ileride yeni bir yönetim biçimine yol açacak mı? Bunu söylemek için erken. Hiçbir yerde açık ve net bir sistem değişimi hedefiyle sokakta değil insanlar.

Tabii bu, gösteri yapmak için amaçları olmadığı anlamına gelmiyor. Istırap çekiyoruz diyorlarsa, çekiyorlardır. Bu sistem bize uymuyor diyorlarsa, uymuyordur. Ama zihinlerinde bunun yerine koyacak bir sistem henüz yok. Cezayir’e bakalım. Yaklaşık bir yıldır tamamen meşru taleplerle, çok barışçı gösteriler yapılıyor. Ama yeni bir hükümet projesinin ortaya çıktığını göremiyoruz. Lübnan’da da böyle. Bu da normal. İnsanlar “acı çekiyoruz, bu durum bizi mutlu etmiyor” diye sokağa indiklerinde bir hükümet projesi önermelerini isteyemeyiz. Geleceği sordun. Gelecekte ne olacak göremiyoruz ama değişim olacağını seziyoruz. Başta da söyledim. Yarının veya yarının hükümetlerinin neye benzediğini göremiyoruz bugünden. Ama yüksek ihtimalle değişecek ve yeni hükümet sistemleri olacak. : Elbette demokrasiden başka sistem yok çünkü halkların ne istediğini dikkate almamız lazım ama aynı zamanda demokrasinin işleyiş biçimini yeniden düşünmemiz gerekiyor. Artık insanlar üç-beş yılda bir sandığa gidip oy atma derdinde değil, bu onlara yetmiyor. Yerine başka bir şey koymak gerekiyor. 

ABD VE İRAN İLİŞKİLERİ HEP AYNI OLMADI

ABD ve İran İslam Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler hep aynı olmadı. İlk günlerde Reagan, İran devrimine kötü gözle bakmıyordu. 1979’da ABD’li diplomatlar Tahran’daki elçilikte rehin alındıklarında, Reagan ve Humeyni’nin temsilcilerinin görüştüğünü biliyoruz. Ve bu görüşmeler sonunda ABD’li diplomatlar seçimden önce salıverilmedi. Bu, Carter’ın işine yarıyor gibi görünüyordu ama diplomatlar, Reagan’ın göreve başladığı 20 Ocak 1981’de serbest bırakıldı. Dolayısıyla dönemin İran otoritelerinin Reagan’a olumlu bir sinyal yollamak istediklerini varsayabiliriz. Irangate olayı da iki ülke hükümetleri arasında doğrudan bir ilişki olduğunu gösteriyor zaten. Bugün iki ülke çatışsa da 40 yılda bu ilişkilerin düzelebileceği dönemler de oldu.

PETROL ARAPLARA FELAKETİ GETİRDİ

Bugün petrolün Arap ülkelerinde neye yol açtığına dair bir bilanço çıkarsak, bunun bir felaket olduğunu söyleyebiliriz. Birdenbire çok büyük paralara sahip olan toplumlar ki özellikle bu para gerçek bir üretimin meyvesi değilse, bozguna uğrarlar. İnsanlar için de geçerli bu. Biri piyango kazandığında çoğunlukla hayatı mahvolur. Bu çok büyük bir bozgundur ve daha sonra başka şekilde yaşamayı beceremezler. Petrol fiyatının artmasına bağlı olarak büyük paralar kazanan ülkelerin çoğu da yıkım yaşadı. Bu yıkımın sebeplerinden biri, o toplumların çok hızlı zenginleşmeyi istemesi ve eski koşullarda yaşamaya asla tahammül edememeleriydi. Büyük petrol üreticilerinin listesine bakalım: İran, Cezayir, Suudi Arabistan, Venezuela, Irak, Libya… Çoğunlukla petrol parası geldikten sonra hepsi büyük krizler yaşadı. Yöneticiler o parayı hiç akıllıca kullanmadılar. Kaddafi, Saddam örnekleri karşımızda. Ve toplamda baktığımızda,

Arap dünyası ona gelişme imkânı vermeyen petrol parası yüzünden alt üst oldu. Halbuki petrol parasının getireceği fayda, ülkeye gelişme, modernleşme ve bir gün petrolü aşıp normal bir ekonomiye kavuşma imkanı vermesi olmalıydı.

Ama maalesef hiçbir ülkede işler bu yönde yürümedi. Tek başarıya ulaşan petrol monarşisi Norveç’tir. Orada da zaten petrol parası gelişmiş bir ülkeye gelmişti. Onu kullanıp kullanmama gibi bir lüksleri vardı.

1979’DA HUMEYNİ İLE İRAN’A İNDİM

1978’de İran’daki gösteriler başladığında Ayetullah Humeyni Irak’ın güneyinde, Necef’teydi ve hareketi buradan yönlendiriyordu. İran Şahı o zaman Saddam Hüseyin’e Humeyni’yi sınırdışı etmesi için baskı yaptı ama bu büyük bir hataydı. Saddam, Humeyni’den ülkeden çıkmasını istedi.

O zaman Fransa devreye girdi ve Humeyni’ye “Gelebilirsin” dedi. Muhtemelen kendi hesapları vardı ve Humeyni’nin bir gün İran’ın başına geleceğini düşünüp iyi ilişki kurmak istiyorlardı.

Paris yakınlarındaki Neauphle-le-Chateau köyüne yerleştirdiler onu. Hatta daha sonra Tahran’da bir sokağa bu isim verildi. Bu çok önemlidir. Humeyni 1978 sonu ve 1979 başında Fransa’dayken ben gazeteciydim ve birçok gazeteci gibi onunla görüşmek ve gösteriler hakkında konuşmak istiyordum. O köye gittim. Çevresinde genç bir Lübnanlı din adamı vardı ve ona yardım ediyordu. Sorularımı Arapça sordum. Humeyni, Arapça anlıyordu ama konuşamıyordu. Kuran Arapça’sını biliyordu ama kendini Arapça ifade edemiyordu. Bana Farsça cevap verdi ve o genç adam tercüme etti. Yere oturmuştuk. Çevresinde konuştuğum bir kişi daha vardı: İbrahim Yezidi. Humeyni’nin en yakın adamlarından biriydi ve devrim sonrası ilk hükümetinde onu dışişleri bakanı yaptı. Bir ara o çağırdı beni. Air France’ın Humeyni’yi Tahran’a götürmek için bir uçak hazırladığını, gazeteciler için de yer olduğunu söyledi. Uçakta 150’ye yakın gazeteci vardı. 1 Şubat 1979’da Humeyni ile birlikte İran’a indim.

BEZİRGAN’I ATAYAN KARARNAMEYİ KİM OKUDU?

Bir gazeteci için çok ilginç tabii. Oraya gittiğimizde onu din adamları karşıladı. Gazetecileri bir otobüse koydular ve yol boyunca korteji takip ettik. Müthiş bir kalabalık vardı. Sanki bütün Tahran sokağa inmişti. İki gün sonra gazetecileri bir okulda küçük bir salona koydular. Sahnede, koltukta Humeyni vardı, dün gibi hatırlıyorum. İçeri devrimin ilk cumhurbaşkanı olacak Mehdi Bezirgan girdi. Humeyni geçici devrim hükümetini açıkladığında Şah tarafından oluşturulmuş hükümet de ortadan kalkmak üzereydi. Humeyni’nin Mehdi Bezirgan’ı atayan kararnamesini okuyan genç adamsa o zaman tanınmıyordu. Daha sonra fotoğrafları gördüğümde anladım, o da Rafsancani’ydi.

ESAD ORTAKLIKTAN FAYDALANARAK İKTİDARDA KALDI

(Esad birkaç haftaya gider açıklaması) Böyle mi dedim? Evet ama pek çok kişi söylüyordu bunu. Tamamen yanılmışım. İşte bu yüzden bu bölgeye ilişkin öngörülerde bulunmamak gerekiyor. Ayakta kalmayı bildi Esad. O dönemde pek çok kişi, Suriye’deki savaşın bir iktidar değişimiyle sonuçlanacağına inanıyordu. Ama Esad çok yetenekli biçimde, utanma sıkılma olmadan, Rusya ve İran ile ortaklıktan faydalanarak iktidarda kalmayı başardı.

Bence Esad’ın muhalifleri de çok yetenekli değildi, onları birleştirecek gerçek bir liderlik bulmayı başaramadılar. İçlerindeki birçok akım da halkı korkuttu.

Pek çok kişi Suriye toplumunun yapısını ve azınlıkları dikkate almayan aşırılıkçı akımların ortaya çıkmasından korktu. Neticede Esad bunları avantaja çevirmeyi ve konumunu korumayı bildi. Bu öngörülmüyordu tabii. Şimdi sen toprakların büyük bölümünü kontrol etmediğini söylüyorsun ama bilmiyorum. Yeni bir diplomatik hata yapmak istemiyorum. Belki tüm iktidarı yeniden alacak belki hayır. Ama bugünkü konumunu 3-4 yıl önce tahmin etmek zordu.

ABD’NİN BOŞALTTIĞI YERLERİ KİM DOLDURACAK?

Suriye’nin dışında bir başka realiteden bahsetmek gerek, ABD Başkanı. Alışık olmadığımız davranışlar sergileyen bir kişilik. Uyguladığı politikaların bir sonucu olacak. Ama bugün bunların ne olacağını söylemek için çok erken. Mesela askeri güç kullanmak istemediğini söylüyor ki evet, çok seyrek kullanıyor. Bazı bölgelerden çekileceğini söylüyor. Bütün bunlar ABD’nin dünyadaki yerini nasıl etkileyecek henüz bilmiyoruz. Acaba ABD tarafından boşaltılan yerleri Rusya, Çin veya başkaları mı dolduracak? Yeni, beklenmedik, hangi yöne evrileceği belirsiz bir gerçeklik söz konusu. Bu Suriye’de de, Körfez’de de, Afganistan’da da böyle. Açıkçası bir altüst oluş anındayız. Bugüne kadar dünyanın her yerinde duran bir süper güç, küresel ölçekte davranış şeklini değiştiriyor. Başka güçler ortaya çıkıyor ve kaçınılmaz olarak daha önemli roller oynuyorlar.

BATI RUSYA’NIN İNTİKAM DUYGUSUNU UYANDIRDI

Soğuk Savaş sonrası muhatap olduğu davranışlar Rusya’ya dokundu. Ruslar, özellikle Gorbaçov döneminde kendi yöneticilerinin Soğuk Savaş’a son vermek için önemli rol üstlendiğini düşünüyordu. Amerikalıların, Rusya’yı dünya ekonomisi ve düzenine entegre etmek yerine tam tersi davrandığını görünce hayal kırıklığı yaşadılar ve yaralandılar.

ABD, “Rusya yere düştüğüne göre onu ayağa kaldırmak yerine kafasına vuralım” dedi. Bu ABD’li yöneticilerin öngörüsüz, kötü tercihiydi ve Rusya’da bir intikam duygusu uyandırdı.

Rusya’nın bugünkü tavrını değerlendirirken bunu görmezden gelemeyiz. Neye yol açtı bu? Rusya, Batı’nın NATO’yu yayma, kendi topraklarını parçalama arzusu sonucunda dünyadaki konumunu yeniden kazanmak için daha saldırgan bir tutuma girdi. Suriye’de yeniden başrol oynama fırsatı buldular, çünkü ABD ne yapacağını bilmiyordu ve Esad’ın onlara ihtiyacı vardı. Burada bir gol attılar. Şimdi bu maçtan galip çıktıklarını düşünüyorlar. Tabii işin ekonomik ve enerji boyutu da önemli.

 ÇİN’İ DE 10 YIL SONRA SURİYE’DE GÖREBİLİRİZ

Diğer önemli güç ise yayılmacılık kabiliyeti pek olmayan Çin. Çin, geleneksel olarak yayılmacı değil ama buna mecburen yönelecek çünkü ekonomik olarak dünyada çok daha önemli rolü olacak. Ve ABD o ya da bu bölgeden çekildikçe Çin’in rolü artacak. Doldurulması gereken pek çok boşluk olacak ve Çin bunları dolduracak araçlara sahip.

Çin’in dünyada oynayacağı gerçek rol henüz embriyo aşamasında. 10 yıl sonra tekrar buluşursak Çin’den çok daha fazla bahsedeceğimizden eminim.

Suriye’de çok önemli ülkeler var, bilmiyorum ama mesela Latin Amerika’dan bahsedersek, insanlar Venezuela’da Maduro iktidarının Çin tarafından desteklendiğini düşünüyor. Bunun için ekonomik araçları var. Çin’in Afrika’dan Latin Amerika’ya, Asya’ya kadar müdahale etmek için ekonomik kapasitesi var ve henüz bu gücünü tam kullanmadı. Dünyadaki siyasi rolü de artıyor, askeri gücü şimdilik kısıtlı ama o da artacak. Bir süre sonra en önemli askeri güç haline gelebilir.

MACRON’UN PUTİN’E MESAJ VERDİĞİNİ DÜŞÜNDÜM

Beyin ölümü diyaloğunu duydum. Tabii 10 yıl önce kimse böyle şeyler söylemezdi. Bu, Trump etkisinin bütün yöneticilere yayıldığını gösteriyor. Ama Türkiye’den bağımsız olarak Macron’un bu cümlesini duyduğumda özellikle Rusya’yı düşündüm. Gorbaçov zamanında Almanya’nın birleşmesi konusunda anlaşıldığında, Batı’nın verdiği bir söz vardı: NATO’yu eski SSCB topraklarına yaymamak. Gorbaçov bunun için kendisine söz verildiğini açıklamıştı ama bunu bir yazılı anlaşmaya dönüştürmeme ihtiyatsızlığında bulunmuştu. Ruslar buna çok üzüldü ve çok etkilendiler. NATO’nun Rusya’yı ablukaya almak için bütün toprakları fethetmeye çalıştığı izlenimine kapandılar. Ben Macron’un “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” sözünü duyduğumda onun Putin’e “NATO’nun tarihine takılmayın, bu önemli bir şey değil artık, NATO zaten etkin bir güç değil” mesajı verdiğini düşündüm.

BİR ÜLKENİN BELLİ BİR İTTİFAKA BAĞLI KALMASI ZOR

İki kutuplu dünya varken ülkelerin kendilerini ya Rusya ya da ABD-Batı yanında konumlandırmaları gerekiyordu. Bugün dünya çok farklı. Bazı ülkeler Çin veya Rusya’yla ilişki kurduklarında Amerikalılar, “Ne yapıyorsunuz, siz bizim müttefikimizsiniz” diyebilir. Ama bunun artık hiç anlamı yok.

Kaçınılmaz olarak bugün her ülkenin farklı güçlerle ilişkisi var. Ve bu stratejik ittifak duygusundan ziyade ekonomik ve askeri menfaatlere göre şekilleniyor. Bugün herhangi bir ülkenin belli bir ittifaka tamamen bağlı kalması zor.

Bütün ülkeler, liderleri kim olursa olsun, ana güçlerle iyi geçinmeye çalışacaktır, özellikle de bu ülkelerle sınırları varsa. Herkes Çin, Rusya, ABD, Avrupa ile ilişki kurabilir. 1.Dünya Savaşı öncesinde de durum aynen böyleydi. Tamamen haklısınız. Libya’da General Hafter’i destekleyen Rusya. Türkiye diğer kampta. ABD bu savaşta Rusya’ya yakın ama diğer çatışma alanlarında Rusya’nın karşısında. Bugün karşıt kampların dünyasında değiliz artık. Farklı sorunlara bağlı farklı hesaplar var. Her farklı durumda farklı koalisyonlar oluşuyor.

GÖÇMENLER GÜVENLİ SURİYE’YE DÖNMELİ

Türkiye, Lübnan ve Ürdün’deki milyonlarca Suriyeli göçmenin en kısa zamanda güvenlikli bir Suriye’ye endişelenmeden ve izlenmeyeceklerini bilerek dönmeleri gerekiyor. En mantıklı çözüm bu. Göçmen sorununu Suriye’den bağımsız ele almalıyız. Zorda ve savaşta olan ülkelerden müreffeh ülkelere göçün süreceği çok açık. Bu göç sonucunda gelinen ülkelerde yeni gerilimler oluşacağı da açık.

Bakın göç sorunu diyorum; bu, bizzat göçmenlerden etkilendikleri anlamına gelmiyor. Göçmenler etrafında dönen tartışma büyüyor ve bazı siyasi güçler de kendi projelerini yaymak için bu sorunu kullanıyor.

İngiltere’ye, İtalya’ya veya başka ülkelere bakın. Başbakan Boris Johnson, “Bir kez Brexit yürürlüğe girdiğinde göçü kontrol etmek için çok daha sert uygulamalar yapacağız” dedi. Bu siyasi argüman başka siyasi güçlerce de kullanılıyor. Bu endişe verici. Bugüne kadar özellikle içe kapanmacı, Avrupa projesine takıntılı, dünyanın geri kalanına, özellikle de bizim geldiğimiz bölgeye kuşkuyla bakan güçleri beslediği ve onların işine yaradığı ortada.  Evet, kesinlikle öyle. Burada bir insaniyet sorunu var ve çözülmesi gerekiyor. Kadınlar, çocuklar korunmasızca bir gemide zordaysa insanlığın buna karşı bir ödevi vardır. Tabii daha büyük problem, bu insanlara iş vermek, onları beslemek ve barındırmak durumunda olan bizim bölgemizin, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın ülkeleri. Çok ciddi bir göçmen nüfusu var bugün dünyada. Benim ailem de yoğun biçimde göç etti. O zaman göç daha kolaydı tabii. Ben de 40 yıl önce Fransa’ya göçtüm ve o zaman bile bugüne göre çok daha kolaydı göç etmek. Dünyanın dışa açıldığına dair bir algımız var ama bu yanlış.

BUGÜN FARKLI KAYGI VE SIKINTILARLA GÖÇ EDİLİYOR

Zweig, Viyana’dan Hindistan’a pasaportsuz seyahat edildiğini söylüyordu. 19. yüzyılda çok daha dışa açık bir dünya vardı. Bugün insanlar nereye giderse belgeye ihtiyacı var. Her şey kontrol ediliyor. Çok fazla sınırlama var. Doğduğum kasabada anlatılırdı. Göç etmek isteyen 15-16 yaşında gençler, belgeleri falan olmadan limana iner ve ilk gemiye binip giderlermiş. Ya Buenos Aires’te ya New York’ta bir yerde iner, oraya yerleşirlermiş. Aslında Batı’ya Ortadoğu’dan her göç eden biraz da potansiyel terörist olarak görülmüyor mu? Avrupa steril mi kalmak istiyor? Yeni göçlerde geçmişten farklı birkaç unsur var. Birincisi sayı. Eski devirde on binler, yüz binler toplu göç etmiyordu. Bugün göç potansiyeli sınırsız. Diğer mesele şu: Eskiden göç edenler geldiği yerle bağını koparıyordu çünkü iletişim çok zordu. Bugün farklı kaygı ve sıkıntılarla göç ediliyor. İnsanlar göç ediyor ama eski sıkıntıları ve çatışmaları da onlarla birlikte yeni ülkeye gidiyor. Bu yüzden göçmenler gittikleri topluma çok daha az entegre olma ve geldikleri toplumla bağlarını daha çok koruma eğilimindeler. Ve bütün bunlar sorun.

DİN SÖZ KONUSU OLDUĞUNDA İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜNE İNANIRIM

Bir ülkeyi dini homojenlik üstüne kurmaya çalışmak iyi bir fikir değil. Din söz konusu olduğunda ben, inanç özgürlüğüne inanırım. Herkesin kendi dini pratiklerini yerine getirebilme özgürlüğüne. Ama dini, insanlar arasında din temelli dayanışma kurmak amacıyla kullandığımız andan itibaren tehlikeli bir yola girmiş olursunuz. Dünyada çok örneği var. Sadece ortak bir dini aidiyet üzerine kurulmayı amaçlayan ülkeler çok kısa sürede bunun yetmeyeceğini fark ediyorlar. Küçük bir topluluksanız aranızda daha güçlü bir dayanışma bağı olur. Buna karşın aynı inanca sahip ama biri Fas’ta diğeri Endonezya’da yaşayan insanlar arasında gerçek bağlar kuramazsınız. Sembolik bağ olur ama ortak noktalar olmaz. Dünyanın her yerine yayılmış, onlarca ülkeyi, farklı dil ve etnik toplulukları kapsayan dinlerde güçlü bağlar ve dayanışma olamaz.

Hindistan’a bakalım Tek bir ülkede, tek bir din var. Ama bir yöneticinin “Hindistan’a aidiyet Hindunizm’e aidiyetle eş anlamlı” demesi çok büyük gerilimlere yol açıyor.

Çünkü bu, ülke 70 yıl önce kurulduğundan beri geleneksel olarak Hintli sayılan Müslüman topluluğu marjinalleştirir. Bugün Hintli Müslümanlar, ikinci sınıf vatandaşa dönüştürülmeye çalışılıyor. Hint gibi büyük bir millete aidiyeti sınırlandırıp çoğunluğa ait olsa da bir dine aidiyeti öne çıkarmak yanlış. Çok  temel bir şeyin dibi oyuluyor böyle. Bana göre, felaketle sonuçlanan Pakistan’ın yolu izleniyor şimdi. Pakistan’da tamamen Müslümanlar için bir ülke yapılmak istenince Bengalliler ve Pencaplılar arasında çok büyük gerilimler oldu ve bu, ülkenin bölünmesine yol açtı. Bangladeş’in ayrılmasından sonra Pakistan’ın içinde farklı etnik gruplar arasında çok daha büyük çatışmalar gerçekleşti. Radikalleşme ve fanatikleşme tavan yaptı. Hindistan bugüne kadar farklı bir yol izlemişti ama şimdi aynı endişe verici yola kayıyor.

IŞİD İLE İLGİLİ NE DÜŞÜNCESİ NE

IŞİD’i, Irak’ta iktidarın kaybedilmesiyle öfkelenen bir grup Sünni Iraklı kurdu. El Kaide’yi ortadan kaldırırlarsa o coğrafyada temel hareket olacaklarını düşündüler. IŞİD’in Suriye ve Irak’ta geniş topraklar almasına yom açan durum, Irak ve Suriye’de uzun süren belirsizliğin yol açtığı çok spesifik bir durum. IŞİD bundan faydalandı. Ama bu koşullar muhtemelen bir daha ortaya çıkmayacak. Bütün toprakları kontrol erecek böyle bir hareketin bir daha yükseleceğini düşünmüyorum. El Kaide gibi dünyanın farklı ülkelerine eylem yapan örgütler uzun süre devam edebilir ama. Bazen çok ses getiren eylemler yaparlar, bazen sessiz kalırlar ama bunların “Örgütün eylemlerine son verdik” demelerini beklemiyorum.

"DİN SAHTE ÇİMENTO” AÇIKLAMASI

Kültürel olarak iyi bir çimento olabilir. Ama siyasi olarak çözdüğünden çok daha fazla sorunlara yol açıyor. Bir ulusa, “Dini inançlarınız, etnik kökeniniz ne olursa olsun siz aynı milletin vatandaşısınız ve aranızda bir dayanışma hissetmelisiniz” denmeli. Ama onlara temel aidiyetlerinin din olduğunu söylerseniz, aynı millet içinde çatışma yaratırsınız.

 DOĞRU OLAN MANDELA’NIN YAPTIĞIYDI

Evet pek çok ülkede böyle. Ama Mısır’da sağlıksız bir durum da vardı. Yabancı topluluklar bazı garip ayrıcalıklardan faydalanıyordu. Mesela İtalyan uyruklu biri Mısır’da yargılanamıyordu ve İtalya’ya gönderiliyordu. Bu normal değil.  Böyle pek çok şey yanlıştı ve kabul edilemezdi. Bu ayrıcalıklı statü kaldırılırsa ülke kazanacak ve bu topluluklar korunmuş olacaktı. Ama bu azınlıklar birer birer gitmek zorunda kaldı. Oysa ülkede çok önemli kültürel, ekonomik rol oynayabilirlerdi.

Nelson Mandela, Güney Afrika’da bunu yaptı. Mandela da, “Beyazlar kabul edilemez şekilde davrandı ki, bu doğruldu. Hollanda’ya veya başka ülkelere gitsinler” diyebilirdi.

Ama o “eskiden yaptıkları ne olursa olsun bugün ülkeyi yeniden inşa etmemiz gerekiyor ve bu toplulukların varlığı bu ülke yararına” deme akıllılığı ve gönül yüceliğini gösterdi. Bence pek çok ülke yabancı azınlıklarını korumuş olsaydı kazançlı çıkardı. Ama bazı şeylerin zamanı da önemli. 20. yüzyıl sonunda Güney Afrika’da hüküm süren zihniyetle 20. yüzyıl ortasına hakım zihniyet alnı değil tabiki. Onu savunmak içir söylemiyorum ama Nasır 1952 yılında iktidarı aldığında Batılıların, İngilizlerin yeniden gelip iktidara el koymalarından korkuyordu. Karşısında İran örneği vardı. 1953’te Musaddık, İngilizler ve Amerikalıların düzenlediği darbeyle devrilmiş ve yerine İran Şahı geçmişti. Nasır bundan korkuyordu. Geri gerebilirler ve krallarını yeniden dayatabilirler diye düşünüyordu. Biz onu 60 yıl sonra yargılayan insanlar olarak, daha farklı davranabilirdi diyoruz. Bu, dünün gerçeğini dikkate almadan konuşan tarihçi tavrı olur. Ama 40 yıl arayla bu iki olay arasında mukayese yapmak ilginç. İleride başımıza gelecek olaylara ışık tutabilir.

HAYRAN DEDEM TEYZEME “KAMAL” ADINI VERDİ

Büyükannem yani annemin annesi Virginie, Maruni’ydi. Adana’da doğdu. O dönemde şehirde büyük bir Ermeni topluluğu varmış. Büyükannemin ailesi muhtemelen 19. yüzyıl sonunda Lübnan’ın güneyinden Adana’ya göç etmiş ve oraya yerleşmişler. 20. yüzyılın başına kadar orada kalmışlar ve sonra Mısır’a gitmek zorunda kalmışlar. Hatta büyükbabam Amin’in babası 19. yüzyıl sonunda, Osmanlı zamanında Adana’da yargıçmış. Büyük bir ihtimalle bazı topluluklar için yargıçlık yapıyordu. Babam gazeteciydi, yazıyordu. Büyükbabam ise profesördü. Büyükbabam daha 1.Dünya Savaşı başlamadan önce ilerlemenin Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanacak bir değişimle geleceğine inanıyormuş. Daha sonra 1. Dünya Savaşı olmuş ve Atatürk ortaya çıkmış. Büyükbabam Atatürk’ten çok etkilenmiş. Büyükbabam Butros, 1921’de karısı yani büyükannem hamile kalınca çocuğuna “Kamal” adını verme kararı almış.

Herkese de, oğluna Atatürk’ün şerefine Kemal adını vereceğini söylemiş.1921 Aralık’ında doğum gerçekleşmiş ama kız olmuş. Büyükbabam fikrini değiştirmek istemediğini ve inatçı olduğu için kızına da “Kamal” adını vermiş.

Çok sevdiğim teyzem Kamal, hep sıkıntı yaşadığını anlatırdı bana. tanımayanlar bay “Kamal” diye mektup yollarlarmış ona. Ama müthiş bir kadındı. 2003’de, 82 yaşında vefat etti. 2004’te çıkan “Yolların Başlangıcı” kitabımı yazarken bana çok yardım etti. Çok bilgi verdi, hep iletişim halindeydik. Lübnan’da yaşıyordu. Ama kitap yayımlanmadan hemen önce vefat etti.

 ATATÜRK İLE NASIR ARASINDA BENZERLİK VAR MI?

Çok fazla benzerlik ve fark var aralarında. Atatürk’ün dinden çok ayrışmış bir milliyetçilik anlayışı vardı. Nasır’ın da benzer bir bakış açısı vardı ama mücadeleci bir tarzda değildi. Ona göre Arap milliyetçiliği dini referanslara sahip olmalıydı ama bunu ortalıkta söylemiyordu. Din ve devletin ayrılması gerektiğini açıkça söylemiyordu. Dolayısıyla

Atatürk mücadeleci ve laik tarafıyken Nasır zımmen laikti. Atatürk’te asıl ve önemli ve dikkat çekici olan, bizim yaşadığımız coğrafyada çok yaygın ve halen süren davranış şekline karşı çıkmasıydı.

Lübnan’a, Mısır’a, bütün Arap ülkelerine hakim duygu, dünyanın büyük güçler tarafından yönetildiği ve büyük güçler karar alırsa bunu kabul etmekten başka çare olmadığıdır. Atatürk ise 1. Dünya Savaşı bittiği gün bu güçler ona uymayan bir karar aldıklarında, “Hayır” dedi, karşı çıktı. Aslında bu güçler kadiri mutlak görünseler  de bazı ülke ve durumlarda güç ilişkilerinin onlar lehine olduğu kesin değildir.

ATATÜRK’ÜN VERDİĞİ BÜYÜK BİR DERSTİR

1.Dünya Savaşı bittiğinde söz konusu devletler oturup “Türkiye’yi şu şu parçalara böleceğiz” dediler. Ama bu, onların ordularını gönderip bunları dayatmaya hazır oldukları anlamına gelmiyordu. Birisi “Hayır bu bana uymaz, kabul etmiyorum. Savaşacağım” deyip bunu da yaptığında, çekilmek zorunda kaldılar. Çünkü bedel ödemeyi göze alamadılar.

Bu Atatürk’ün verdiği büyük bir derstir. Eğer ne istediğinizi biliyor ve bunun için savaşmayı göze alıyorsanız kendinizden çok daha büyük güçleri gere çekilmek zorunda bırakırsınız? Çünkü sahada sizden güçlü değillerdir.

Ama Arap dünyasında çok sık biçimde, insanlar bu ülkelerin kararlarına teslim oldu. Buna Nasır da dahil. Hep o ya da bu güç ne istiyor diye düşünür Araplar? Atatürk ise çok daha iradi ve cesur değil, aynı zamanda çok da akılcı bir tutum sergiledi. Ne yapabileceklerini de analiz etti. “Beni zorlamak için buraya ordu mu gönderecekler İngilizler? Hayır, yapmayacaklar. Ben sahada güçlüyüm” dedi. Ne istediğini biliyorsanız bunu dayatabilirsiniz.Size başka bir şey anlatayım. 30 yıl önce gazeteci olarak ABD’de araştırma yapıyordum. Amerikalı bir devlet adamıyla karşılaştım ve ona Lübnan’da olanlarla ilgili ne düşündüğünü sordum. Bana dedi ki; “Biliyor musunuz, Lübnanlılar garip. Lübnanlı bir yöneticiyle konuşuyoruz, ‘Siz ne istiyorsunuz?’ Biz sizin için ne yapmalıyız’ diye soruyorlar.” Ortadoğulu yöneticiler çoğunlukla Amerikalılardan emir almayı bekliyor. Büyük güçlerin çok hazır, karar verilmiş bir politikaları olduğunu sanmamak lazım. Tersine çoğunlukla, durumu idare etmek için yönlendirilmeye ihtiyaçları var. Kendinden emin bir yönetici de onların fikrini değiştirebilir. (Atatürk) Bunu yaptı. “Hayır, dediğinizi yapmayacağım. Savaş sonunda aldığınız kararlar beni ilgilendirmiyor. Ben savaşırım” dedi. Ve hepsi kabul etti söylediklerini. İradeniz varsa koşulları değiştirebilirsiniz?

ARAPLARI DEĞİŞTİRMEK MÜMKÜN DEĞİL

Bütün Araplar aynı davranış içinde değiller elbette. Ama Arap dünyası yaklaşık 20 küsür ülkeye bölünmüş durumda. Her ülke kendi içinde etnik, dini cemaat bölünmeleri yaşıyor. Dolayısıyla onları tek bir doğrultuda harekat ettirmek ve birleştirmek mümkün değil.

Nasır’ın saygınlığı Arapların birliğini istemesiydi. Ama çok uygun bir şekilde yapmadı bunu. Baskıcı, tek partici sistem kurdu.

Ülkeyi yönetmek için gizli servis Muhaberat’ı kullandı. Gençtim, hatırlıyorum. Mısır ve Suriye birleşmesi konuşulurken Suriyeliler Nasır’ı görmeye gitmişti ve karşılarında bir kurtarıcı görmekten çok heyecanlılardı. Ama Suriye’ye dönünce fikirlerini değiştirdiler çünkü Nasır, Suriye’yi bir koloni gibi yönetmek istiyordu ve bunun için bir gerekçe yoktu. Hiç çalışılmamış, düşünülmemiş savaşlara girişti Nasır. Yakıcı çok merkeziyetçi ekonomi politikaları uyguladı. Hatta ekonomi konusunda şuursuzdu. Orduda kendisini rahatsız erden bir subay olduğunda onu kızağa çekiyorum deyip bir endüstri kurumunun başına koyuyordu. Endüstriyi kalkındırmak için iyi bir yol değildi bu.  Evet, Nasır gerçek bir milli projeye sahipti ama çağının bütün kusurlarının kurbanı oldu. Çevresine topladığı liyakatsiz ve yeteneksizdi. Mesela ordunun başına geçirdiği, en güvendiği, ikinci başkan yaptığı Abdülhakim Amir’in Mısır ordusunu yönetme gibi bir yeteneği yoktu. Arapların bozguna uğradığı 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda ordunun başında o vardı.

ATATÜRK’E BÜYÜK BİR HAYRANLIĞIM VAR

Benim Atatürk’e büyük bir hayranlığım var. Tarih sahnesinde çok büyük bir lider. Bazı yönlerini eleştirebilirsiniz ama toplamda onun yaptıkları başka pek çok kişi tarafından yapılamadı. Keşke bölgemizin başka ülkeleri ve liderleri de aynı yolu izlemiş olsaydı, çok daha ileri gitmiş olacaklarından eminim. Onun mirası hep kalacak ve hiçbir şey kaybetmeyecek. Gerçek bir irade ve azimle inandığı yolu izleme cesaretini gösterdi. Bölgedeki diğer ülkelerin ve devlet adamlarının aynı cesaret, azim ve kararlılığa sahip olmasını çok isterdim.

TÜRKİYE’NİN MODEL OLABİLECEĞİ HİSSİNE KAPILDIM

Ben de bir dönem Türkiye’nin model olabileceği hissine kapıldım. Arap baharı zamanında, 2011-2012 gibi,

Türkiye ve bölgenin diğer ülkeleri arasında koalisyon oluşacağını laik gelenekle dinin bir model olarak ortaya konacağını düşündüm. Bütün bunlar Arap Baharı’yla birlikte bitti.

Her ülke farklı bir yöne gitti. Libya ve Suriye iç savaşa gitti. Mısır ve başka ülkelerde askerler yeniden iktidarı ele geçirdi. Sonuç olarak bu model gerçekleşmedi. İleride ne olur bilmiyorum ama bu kısa anı iyi analiz etmek ve neden bittiğini de anlamak gerek. Bu anlattığın yeni bir şey değil. Türkiye hep bu iki dünya arasındaydı. Zaten coğrafi olarak da Avrupa ve Asya’yı bağlıyorsunuz. Tabii ki Doğu’nun da Batı’nın da çekimi var ve bu ikisi de Türkiye’nin yüzü.

DEMOKRASİ SADECE SAYI VE NİCELİK DEĞİLDİR

Demokrasi hiç kuşku yok ki vazgeçilmezdir. Temel demokrasi fikrinde sorgulanacak bir şey yok. Ama demokrasinin işleyişi bugün bir mesele. Bugün insanlar sosyal ağlar ve yeni araçlar sayesinde kendilerini çok daha fazla ifade edebiliyorlar. Belki bu yüzden, her üç-dört yılda bir gdip oy vermekle yetinmekten tatmin olmuyorlar. Daha fazlasını istiyorlar. Elbette seçimler devam edecek ama sadece bu olmamalı.  Meselenin bir boyutu bu. Başka daha önemli bir boyutu ise şu?

Demokrasi sadece sayı ve nicelik meselesi değildir. Demokraside daha önemli olan bir değer olarak demokrasinin korunmasıdır. Bu, bir toplumun her üyesinin korunması demektir.

Herkesin kendi vatandaşlık rolünü uygulayabilmesi; etnik köken, renk, dil yaş hiçbir ayrımcılığın olmaması demektir. Bu çağda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, bütün vatandaşların kendilerini tam bir vatandaş gibi hissetmesidir. Evet, demokrasiyi yeniden düşünmeliyiz ama demokrasinin özünü tartışma konusu yapmamalıyız.

DEMOKRASİ EĞİTİMİNE DAHA ÇOK YATIRIM YAPILMALI?

Vatandaşları tarafından seçilmiş bazı liderlerin de sorun yarattığını vurgulamakta haklısın. Ama vatandaşların da güvenini kazanmak gerekiyor. En gözde örneği ele alalım. Bence demokratlar Trump’a karşı bu yarışı kaybettiyse bunun sebebi demokratik olmayan şekilde hareket etmeleridir. Mesela çok net olarak çoğunluğun istemediği bir adayı empoze ettiler. Demokrat Parti Clinton’ı dayattı ve bedelini ödedi. Demokrasi bütünüyle işlemeli ve insanlar sebeplerini bilerek oy vermeli. Bu da bilgilendirmenin önemini gösteriyor. Vatandaşların işleyen süreçler hakkında bilgi sahibi olması, bütün oyunları anlamaları lazım. Demokrasi eğitimine daha çok yatırım yapmak lazım.

BİG BROTHER’A BENZEYEN BİR SİSTEMDE YAŞIYORUZ

Aslında bütün bunlar totaliter rejimler olmadan da gerçekleşiyor. George Orwell’a referans vereyim. 1984 romanında, bütün hareketlerimizi kontrol eden, Big Brother’la bizi her yerde gözetleyen bir iktidar olacağını düşünüyordu. Orwell’a göre bu, Stalinci tipte bir siyasi totaliter bir rejim gelecekti.

Ama biz bugün zaten Big Brother’a benzeyen bir sistemde yaşıyoruz. Bugün her şey gözetleniyor zaten. Ve bu bir totaliter rejimin ürünü değil. Bu tamamen bizden kaynaklanıyor ve gönüllü  olarak kabul ediyoruz.

Neden? Çünkü korkuyoruz. Mesela havaalanında birisi kemerimizi çıkarmamızı istiyor. Normal zamanda ‘neden’ diye sorarız. Ama sormuyoruz. Çünkü bunun iyiliğimize olduğunu kabullenmişiz. Veya hayatımızın her anını dinliyor, yazdıklarımızı gözetliyorlar. Ve biz bunu kabul ediyoruz çünkü böylece korunduğumuzu düşünüyoruz. Bu korunma aynı zamanda tehlikeli. Çünkü insanlar özgürlük-özel hayat ve güvenlik arasında bir tercih yapmak durumunda kaldıklarında artık hep güvenliği ve korunmayı tercih ediyor. Ama korunma kaygısıyla artık daha az özgürüz.

ÖZGÜRLÜK MÜ? MUTLULUK MU?

(Orwell’ın kahramanlarından birine, “İnsanlar özgürlük ile mutluluk arasında seçim yapmak gerektiğinde, büyük çoğunluk mutluluğu seçiyordu”) Evet. O bunu belki abartarak söylüyordu ama şimdi gerçek bu. İnsanlar korktuklarında veya kendilerini tehdit altında hissettiklerinde daha özgür olmayı değil daha güvenlikli olmayı tercih eder.

SOSYAL MEDYA HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR?

Ben bu durumu tespit ediyorum ama total olarak karşı değilim. Bu, insanlar için kendini ifade etme yolu ve saygı duymak gerekiyor. Bazen çok ileri gidebilirler. Ama kendilerini ifade etme, düşündüklerini söyleme, hayata katılma arzusu iyi bir şey. Acaba çok daha özgür bir sisteme mi gideceğiz bu sayede, yoksa çok daha kontrolcü bir sisteme mi, bilmiyorum. Her halükarda endişe ve fayda karışımı bir duyguyla bakıyorum bu olguya. Çünkü yaptığımız her şeyin, bütün özel hayatımızın gözlenmesi özgürlüğümüzü riske atıyor. Uyanık olmamız lazım. Her yeni keşifte olduğu gibi bir gün bunu kölelik değil, özgürlük aracı haline getirmenin yolunu bulmamız lazım. Şimdilik iki durum arasındayız.

ANNE BABALAR ARTIK MODEL DEĞİL

(Artık ağustos böceği ile karıncanın yer değiştirdiğini söylüyorsun) Bu gerçek bir sorun. La Fontaine’in fablında karınca her gün çalışır, çok ciddidir ve bunun karşılığını alır. Ağustos böceği ise şarkı söyler, eğlenir ve aç kalır. Bu fabl’da övünen ciddi ve düzenli çalışmak gibi değerler bugün artık saygı görmüyor. Bu eğlenceli fablın ötesinde, pek çok mahallede en çok saygı gören kişi güzel arabası olan uyuşturucu kaçakçısı. Gençler de hayatları boyunca çalışıp zenginleşemeyen anne babaları yerine bu kaçakçı gibi olmak istiyor.

Anne babalar artık model değil. Elbette bir futbolcu kötü bir şey yapmıyor ama çoğunlukla örnek alınan kişi, çok para kazanan ve bunu kolayca kazanan kişi.

Eğer bir toplumda kaçakçı öğretmenden daha çok model alınıyorsa, o toplum hastadır. Gence önerilen model buysa o toplumun ne hale geleceğini düşünün. İnsanlar arasında az da olsa bir eşitsizlik olması arzusu giderek azalan bir düşünce. Artık tamamen edepsiz eşitsizlikler var. İnsanlar bazen bunu hayranlık, bazen de korkuyla izliyor. Öle ya da böyle bizim adetlerimiz arasına girdi. Bize 15-20 kişinin dünya servetinin yarısından fazlasına sahip olduğu söyleniyor ve bunu çok doğal bir şeymiş gibi kabulleniyoruz. Tamamıyla sağlıksız olan, bu beni rahatsız etmez ama eşitlik prensibi yok oluyor. Oysa sağlıklı bir toplum yapısı için eşitlik hiçbir zaman olmadı ve olmayacak ama eşitlik gerekliliği fikrini terk edersek, insanlığın bir bölümünü onur duygusunun dışına atmış oluruz.

YENİ DÜNYA ARZUSUNUN TEMELİNDE AŞK VAR

Dediğim gibi batış, dünyanın sonu değil. Batıştan sonra dünyayı yeniden inşa etmemiz gerekecek . Ve dünyayı yeniden inşa etmek, yeniden düşünmek için edebiyata ve kültüre ihtiyacımız var. Orwell’a dönelim. 2. Dünya Savaşı’nın ertesi günü, “Şu an kültüre ihtiyacımız ve zamanımız yok, yeni evler inşa etmemiz yıkılan şeyleri yeniden yapmamız gerek” diyen bir akım vardı. Orwell bir konferans verdi ve dedi ki: “Dikkat, asıl şimdi, her zamankinden daha çok kültüre ihtiyacımız. Çünkü yeniden inşa etmek için temel kültürdür.” Hangi temel üzerine dünyayı yeniden inşa etmemiz gerektiğini bize o söyleyecek. 

Bugün de aynı şey geçerli. Bir daha batmamamız için bize en çok gereken şey kültür. Aşk insan doğasından ayrılamaz ve umarım hiçbir zaman önemini kaybetmez.

Beraber yaşadığımız insanları kurtarma, çocuklar için daha güzel bir dünya inşa etme arzusunun temelinde de zaten aşk var. Biz zaten sevdiklerimiz için, diğerleri için dünyanın çok daha iyi olmasını istiyoruz, istemeliyiz.

ÇARPICI AMA ENDİŞE VERİCİ BİR ÇAĞDA YAŞIYORUZ

Tabii bilmiyordum bu sloganı. Benim demek istediğim şu: Edebiyatın ve yazarların işlevi çağdaşlarımıza ve okurlarımıza bugünün dünyasının taşıdığı riskleri önceden haber vermek. Çoğu zaman “Her şey çok güzel olacak” demeye itiliriz ama aslında biz zorlukların farkındaysak ve bunları aşmaya çalışırsak ileride her şey güzel olabilir.

Çok çarpıcı ama endişe verici bir çağda yaşıyoruz. En iyisini de, en kötüsünü de yapma ihtimalimiz var. Bunların ikisi için de elemizde araçlar var.

Yazarların görevi kötüyü engelleyip daha iyiye gitmek için yol göstermek olmalı. Türkiye çok etkileyici ve çok sevdiğim bir ülke. Atalarımın da o topraklara ve ülkenizde yaşananlara ilgisi büyüktü. Bütün tarih boyunca çok önemli roller oynamış ülkeler vardır. Türkiye onlardan biri. Şunu söylemek istiyorum: Bugün Ortadoğu’da çok daha fazla ülke rol  oynuyor ve oynayacak. Çünkü süper güçlerin, özellikle de ABD’nin eski yeri yok orada. Bunların arasında kesinlikle Türkiye de var. Ben Türkiye’nin büyük bir geleceği olduğuna inanıyorum…

AMİN MAALOUF KİMDİR?

Amin Maalouf 1949'da Beyrut, Lübnan'da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı. Lübnan'da iç savaşın çıktığı 1975'e kadar Lübnan'da gazetecilik yaptı. Bu tarihte Paris'e göç etti. Yazar halen Paris'te yaşamaktadır. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, 1983 yılında yayımlanan ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (Les Croisades vues par les Arabes) ile tanındı. Bu kitap, çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız - Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı ve ilk romanı Afrikalı Leo (Léon l'Africain) bugün bir "klasik" olarak kabul edilmektedir.Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Semerkant (Samarcande) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi.

1993'DE GONCOURT AKADEMİSİ EDEBİYAT ÖDÜLÜNÜ KAZANDI

Maalouf'un sonraki kitapları da yine roman tarzındaydı: 1991'de yayımlanan Işık Bahçeleri (Les Jardins de Lumiére) ve 1992'de yayımlanan Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (Le premier siècle après Béatrice).Maalouf, 1993'te yayımlanan romanı Tanios Kayası (Le Rocher de Tanios) ile Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1996'da Doğunun Limanları (Les Echelles du Levant) adlı romanı ve 1998'de ise Ölümcül Kimlikler (Les Identités Meurtrières) adlı deneme kitabı piyasaya çıktı. 2000'de Yüzüncü Ad - "Baldassare'nin Yolculuğu" (Le Périple de Baldassare) adlı romanı yayımlandı.Ayrıca 2002'de opera için yazdığı ve Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho'nun bestelediği Uzaktan Aşk (L'Amour de loin) Maalouf'un ilk librettosudur. 2004'de yayımlanan Yolların Başlangıcı (Origines) adlı romanından sonra, 2006 yılında Adriana Mater adlı ikinci librettosunu yayınladı.Kitaplarında genellikle doğuya ait öğeleri çok iyi işlemektedir. Doğuya ait gelenek ve görenekleri kitaplarında mutlaka tanıtır. Birçok kitabında Osmanlı-Türkiye üzerine yorumlara da rastlanmaktadır. Afrikalı Leo kitabında Osmanlı ve Yavuz Sultan Selim'in Kahire seferinde 8000 kişiyi öldürdüğünü iddia etmiştir. Kitaplarında doğu halklarının neden geri kalmış olduğu konusunda analizler ve tespitler yapmaktadır. Kitapları roman tarzında yazılmış da olsa sosyolojik temalar kitaplarında sürekli olarak işlenir.Kitaplarının Türkçe çevirileri Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.

Amin Maalouf Eserleri:

Kurgusal eserleri:

Afrikalı Leo (1986)

Semerkant (1988)

Işık Bahçeleri (1991)

Beatrice'den Sonra Birinci Yüzyıl (1992)

Tanios Kayası (1993)

Doğunun Limanları (1996)

Yüzüncü Ad (2000)

Yolların Başlangıcı (2004)

Doğu'dan Uzakta (2012)

Opera librettolarıUzaktan Aşk (2002)

Adriana Mater (2006)

Kurgusal olmayan eserleri:

Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (1983)

Ölümcül Kimlikler (1998)

Çivisi Çıkmış Dünya (2009)