Cemal Kaşıkçı cinayeti ve Orta Doğu medyasının geleceği

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın ölümü aradan geçen zamana rağmen aydınlatılmış değil. ABD ve AB gibi her fırsatta basın özgürlüğü ilkesine sarılan otoritelerin cinayete yaklaşımı ise rahatsızlık uyandırıyor. Bununla birlikte yaşananların baş sorumlusu olarak gösterilen Veliaht Prens Selman'a yönelik herhangi bir girişimin olmaması uluslararası kamuoyunda derin bir yara açmış durumda. Gelinen noktada Riyad rejiminin gölgesinde kalan medya yapılanmaları gelecekte nasıl şekillenecek merak konusu.

Cemal Kaşıkçı cinayeti ve Orta Doğu medyasının geleceği

2 Ekim 2018'de evlilik amacıyla gerekli belgeleri elde etmek için Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğuna giren Cemal Kaşıkçı'dan bir daha haber alınamadı. Kısa süre sonra korkunç bir cinayete kurban gittiği anlaşılan Kaşıkçı'nın ölümü, aradan geçen zamana rağmen aydınlatılmış değil. Kaşıkçı, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli The Washington Post gazetesi yazarıydı. Türkiye ile aile bağları da bulunan Suudi gazeteci, Ankara ve Doha yönetimleriyle güçlü ilişkilere sahipti. Kaşıkçı, kariyeri boyunca gazeteci kimliğinin yanında siyasi becerileriyle Suudi Arabistan'ın önde gelen isimleri arasında yer aldı. Ancak Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman öncülüğünde ülkeyi saran değişim rüzgarı Kaşıkçı için sonun başlangıcı oldu. Kaşıkçı, Eylül 2017'deki büyük operasyon öncesi ülkeden kaçarken, Riyad yönetiminin kirli politikalarını deşifre etmeye başladı. Nitekim bu adımları kendisini her geçen gün ölüme bir adım daha yaklaştırıyordu. Korkunç bir cinayetle hayatına son verilen Suudi gazetecinin ölümü dünyayı sarsarken, Riyad rejimi baş şüpheli olarak öne çıktı. Ancak aradan geçen zamana ve gelinen noktaya bakıldığında Kaşıkçı cinayetinin gerçek failleri cezalandırılmış değil. Aynı zamanda Suudi gazetecinin cesedi de bulunamadı. Tüm bu gelişmeler ışığında özellikle basın ve ifade özgürlüğünü temel değer sayan ABD ve Avrupa Birliği (AB)'nin Suudi Arabistan'a yönelik somut adımlar atmaması dikkat çekici. Bu noktada Riyad rejiminin gölgesinde kalan bölge medyasının geleceği nasıl etkilenecek merak konusu.

Cemal Kaşıkçı kimdir?

13 Ekim 1958'de Suudi Arabistan'ın Medine şehrinde dünyaya gelen Cemal Kaşıkçı, ilk ve orta öğrenimini bu ülkede tamamladı. Daha sonra ABD Indiana Devlet Üniversitesi'nde işletme alanında yüksek lisans yapan Kaşıkçı, 1982 yılında ülkesine geri döndü. Kaşıkçı, 1991-99 yılları arasında Al Madina gazetesinin genel yayın yönetmenliği görevini yürüttü ve aynı dönemde Afganistan, Kuveyt, Sudan gibi ülkelerde sahada çalışarak muhabirlik yaptı. Kaşıkçı, yine 90'lı yıllarda terör örgütü El Kaide lideri Usame bin Ladin ile birkaç röportaj gerçekleştirdi. 2000'li yılların başında Suudi Arabistan'ın İngiliz gazetesi Arab News'te yazı işleri müdür yardımcılığında bulundu. İlerleyen süreçte Al Watan gazetesi yazı işleri müdürlüğüne getirilen Kaşıkçı, Suudi Arabistan'ın dini kurumlarını eleştiren yazılar kaleme aldığı gerekçesiyle görevden alındı. Kaşıkçı, bu süreçte ülkeyi terk ederken, İngiltere'nin başkenti Londra'ya gitti ve burada büyükelçilik yapan Prens Türki el-Faysal'ın danışmanlığını yürüttü. Nisan 2007'de yeniden Al Watan gazetesinin yazı işleri müdürlüğü görevine gelen Kaşıkçı, Mayıs 2010'da kaleme aldığı bir başka eleştirel yazıdan dolayı istifa etmek zorunda kaldı. İstifası sonrası Prens El-Velid bin Talal'ın talimatıyla Bahreyn'deki Al Arab televizyonunun başına getirildi. Ancak eleştirel yaklaşımı nedeniyle burada da hedef oldu ve 11 saat süren yayının ardından Suudi hükümeti Al Arab kanalının yayınlarını sonlandırdı.

İlerleyen dönemde BBC ve Al Jazeera gibi önemli yayın organlarında politik yorumculuk yaptı. Kaşıkçı, 2016'dan itibaren Al Hayat gazetesinde köşe yazıları yazmaya devam etti. Fakat yine engelleniyor, Al Jazeera gibi Katar destekli yayınlarda yer alması Riyad'ın tepkisini çekiyordu. Eylül 2017'deki yolsuzlukla mücadele adı altında gerçekleştirilen büyük operasyon öncesi ülkeyi terk eden Kaşıkçı, the Washington Post gazetesinde yazmaya başladı. Bu süreçte Suudi Arabistan ve Veliaht Prens Selman'ı eleştiren yazılar yayınladı. 2 Ekim 2018'de Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğuna giren Kaşıkçı'dan bir daha haber alınamadı. Yakınları Kaşıkçı'nın öldürüldüğünü ifade ederken, ortaya çıkan detaylar korkunç bir cinayeti işaret ediyordu. Kaşıkçı ile aynı süre zarfında konsoloslukta bulunan 15 kişilik bir Suudi ekibinin varlığı ve bu kişilerin olayın ardından ülkeyi terk etmesi de şüphe uyandırdı. 20 Ekim 2018'de ise Suudi Arabistan resmi haber ajansı, Kaşıkçı'nın konsoloslukta çıkan arbedede hayatını kaybettiğini savundu. Suudi gazeteci, Aralık 2018'de Time dergisinin "Koruyucular" olarak adlandırdığı bir grup gazeteci ile birlikte 2018 yılının kişileri arasında yer aldı. Dergi Kaşıkçı için, "İktidarı eleştirenlerin nasıl bir vahşetle karşılaştığı hakkındaki doğruları tüm dünyaya söyledi. Bu yüzden de öldürüldü." ifadelerine yer verdi.

Kaşıkçı'nın ölümü cinayet mi, kaza mı?

Kaşıkçı, konsolosluğa nişanlısı Hatice Cengiz ile birlikte gitmişti. Emniyet yetkililerinin çalışmasında cinayet olarak nitelendirilen olayın planlanarak işlendiği yönünde çok güçlü kanıtlar bulunduğu ifade edildi. Ancak Suudi Arabistanlı yetkililerin planları bir noktada beklenmedik şekilde gitmiş ve yaşananlar ortaya çıkmıştı. Elde edilen verilere göre Hatice Cengiz, nişanlısı Suudi misyonuna girdikten sonra 17:30 sıralarında konsolosluğu arayarak, "Nişanlım işlem yaptırmak için girdi. Ancak dışarıya çıkmadı." ifadeleriyle bilgi talep etti. Gelişmeleri takiben konsolosluk çalışanı ve Cengiz arasında kısa bir diyalog geçiyor. Konsolosluk çalışanı, "Neredesiniz" sorusuna aldığı cevap neticesinde bina önünde bekleyen Cengiz'in yanına bir görevli gönderiyor. Görevli ise Hatice Cengiz'e "İçeride tüm odalara baktım kimse yoktu" diyor. Aynı saatlerde konsoloslukta bulunan ve Suudi Arabistan'dan 5 günlük rezervasyonla geldiği belirtilen 15 kişilik tim de bu iddiaların ardından apar topar ülkeyi terk ediyor. Aynı zamanda iddialara göre Kaşıkçı, konsolosluğa girmeden önce nişanlısına kendisinden haber alınamaması durumda araması gereken numaralı bırakmıştı. Yakınları Kaşıkçı'nın başına geleceklerden haberdar olduğunu savunurken, birçok arkadaşı aile üyelerinin Kaşıkçı'yı dikkatli olması konusunda uyardığını ifade etmişti.

Suudi gazetecinin başına gelenlerin duyulması sonrası emniyet ve istihbarat birimlerinin yanı sıra Cumhurbaşkanlığı olayın aydınlatılması için çalışmalar başlattı. Bu süreçte korkunç boyutlara ulaşan iddialar ortaya atıldı. Bunlardan en dehşet verici olanı ise yakınlarının Kaşıkçı'nın öldürülmesi ve sonrasında yaşananlara ilişkin ses kayıtlarına Suudi gazetecinin bileğindeki akıllı saat vasıtasıyla tanıklık etmiş olmasıydı. Konuyla ilgili The Washington Post'a konuşan ABD'li ve Türk yetkililer de bahsi geçen kayıtların Kaşıkçı'nın öldürülmesinden Suudi güvenlik görevlilerinin sorumlu olduğuna dair "ikna edici ve dehşet verici" kanıtlar sunduğunu ifade etmişti. Uluslararası ajansların kayıtlara dair bilgi sahibi olduğu belirtilen bir kaynağa dayandırdığı bilgilerde, "Konsolosluk içerisinden alınan ses kaydı, Cemal binaya girdikten sonra neler olduğunu ortaya seriyor. Cemal'in sesi ve Arapça konuşan diğer adamların sesi duyuluyor. Nasıl sorgulandığını, işkence edildiğini ve sonra öldürüldüğünü duyabilirsiniz." ifadeleri yer alıyor. Yine the Washington Post söz konusu iddialara atıfta bulunarak, kayıtların varlığının Türk yetkililerin gazeteci Kaşıkçı'nın ölümünden Suudi yetkilileri sorumlu tutmakta hızlı davranmış olmalarına açıklık getirdiğini vurgulamıştı.

Yaşananlara ilişkin İstanbul Emniyet Müdürlüğünce yayınlanan raporda da, Kaşıkçı'nın başkonsoloslukta öldürüldüğünü doğrulayan çarpıcı detaylara yer verilmişti. Buna göre raporda, Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu konutunda iki su kuyusu, bir de doğalgaz ve odunla ateşlenebilen tandır bulunduğu belirtilmişti. Raporda ayrıca, çifte ateş ile ısı değeri bin dereceye kadar yükseltilebilen tandırın bu ısı derecesiyle yakılması halinde DNA'dan tek bir zerre bile bırakmadığına vurgu yapılmıştı. Olay günü başkonsolosluğa giriş yapan 15 kişilik infaz ekibinin içinde yüksek lisans tezini "Kemikten elde edilen DNA analizi" üzerine yapan Suudi İçişleri Bakanlığı Adli Tıp Uzmanı 47 yaşındaki Tabip Yarbay Salah Muhammed Tubaigy'in bulunduğu dikkat çekmişti. Aynı zamanda raporda, bu kişinin çürüyen ve yakılan kemikler üzerinde DNA olup olmadığını bilebilecek uzmanlığa sahip olduğunun altı çiziliyor. Raporda olay günü Kaşıkçı'yı konsolosluğun kapısında bekleyen görevlinin anında içeriye bilgi verdiği belirtilerek, "Aynı görevli Hatice Cengiz'i gördüğü halde içeriye 'Kaşıkçı'yı dışarıda bekleyen var.' demiyor. Bahsetmiş olsa belki infaz durdurulur ya da Hatice Cengiz de nişanlısı gibi o vahşetin ikinci kurbanı olabilirdi" değerlendirmesi de bulunuyor. Son olarak kimyasallarla temizlenmiş alanların planlı cinayetin delillerinin karartıldığının işareti olduğu aktarılan raporda, infaz timinin otelde bırakılması gerekirken yanlarına aldıkları bavulları girişte kolaylıkla taşıdıkları, çıkışta ise zorlanarak götürdüklerine yer veriliyor. Bu bilgiler ışığında emniyet yetkilileri, Kaşıkçı'nın infaz edildikten parçalanmış cesedinin yakılmış olabileceği ihtimali üzerinde durmuştu.

Kaşıkçı neden hedefti?

Cemal Kaşıkçı'nın yakınları ve arkadaşları onu cesur bir gazeteci olarak nitelendirirken, aynı zamanda diplomatik kimliğine dikkat çekiyor. Bu kapsamda uzun yıllar Suudi Arabistan'ı temsilen çeşitli toplantılara katılan Kaşıkçı, Riyad rejimiyle yakın ilişkiler içerisindeydi. Ancak Suudi Arabistan'da Kral Selman bin Abdülaziz el-Suud'un yönetimi ele alması sonrası etkisi artan Veliaht Prens Selman ve beraberindekilerin, Kaşıkçı'nın da içerisinde bulunduğu elit gruptan büyük rahatsızlık duyduğu ifade ediliyor. Nitekim Prens Selman öncülüğünde gerçekleştirilen yolsuzluk operasyonlarında da tehdit olarak nitelendirilen aile üyeleri gözaltına alınmıştı. Yakınları Kaşıkçı'nın o dönemde ülkeyi terk etmemesi durumunda aynı operasyonda gözaltına alınabileceğini hatırlatıyor. Bununla birlikte Kaşıkçı'yı hedef haline getiren gelişmelerin başında Yemen'deki savaşa karşı duruşu bulunuyor. Başlarda Suudi Arabistan'ın pozisyonunu destekleyen Kaşıkçı, sivil kayıpların artması üzerinde eleştirilerini dile getirmiş bu durum da Riyad yönetiminin tepkisini çekmişti. Daha önce de rejimin politikalarına eleştirel yaklaşımlarda bulunan Kaşıkçı için Kral Selman ve onun gölgesinde Prens Selman dönemi sonun başlangıcı niteliğinde. Kaşıkçı ülkeyi terk ettikten sonra Suudi Arabistan ve Prens Selman'ı eleştiren yazılarını artırdı. Bu yazılarda Riyad rejiminin kirli politikaları açık bir şekilde deşifre ediliyordu. Aynı zamanda Kaşıkçı'nın Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon tarafından günah keçisi ilan edilen Katar'ın yanı sıra Türkiye ile sürdürdüğü güçlü ilişkiler Riyad rejiminin tepkisini çekiyordu. Yanı sıra Müslüman Kardeşler hareketi yanlısı bir tavır ortaya koyan Kaşıkçı, Riyad rejimi için büyük bir tehdit haline geldi.

ABD ve Avrupa'nın cinayete tepkisi

Her fırsatta ifade ve basın özgürlüğünden yana tavır ortaya koyan ABD ve AB'li yetkililer, Kaşıkçı cinayetinde tepkilerini dile getirse de Suudi rejimini hedef alan yaklaşımlardan kaçındı. Bunun en dikkat çekici örneği ise ABD Başkanı Donald Trump liderliğinde gerçekleşti. Amerikan istihbarat birimlerinin raporlarında cinayetin Suudi Arabistan ile bağlantılı olduğunun altı çizilse de Trump, Riyad'a yönelik sert bir tavır sergilemedi. Bu yaklaşımın sebebi olarak ise, Suudi Arabistan ile yapılan milyar dolarlık anlaşmalar ve Riyad rejimi üzerinden yürütülen finansal çıkarlar gösterildi. AB ise detaylı bir soruşturmadan yana bir üslup kullansa da, direkt olarak Suudi Arabistan'ı suçlayan söylemlerden kaçındı. AB'nin bu yaklaşımında da Suudi Arabistan'ın finansal gücü önemli rol oynadı. Olaya ilişkin elde edilen raporlar doğrultusunda uluslararası kamuoyu cinayetten Veliaht Prens Selman ve adamlarını sorumlu tutarken, bu yönde AB ve ABD'ye Suudi Arabistan'a yönelik yaptırım uygulanması yönünde baskı yapılıyor. Nitekim söz konusu güçler Riyad yönetiminin ekonomik etkisi altında sindirilmiş gibi görünüyor. Türkiye ise olayın başından bu yana dikkatle cinayeti soruşturarak, elde edilen bilgiler ışığında karanlık noktaların aydınlatılmasına odaklanmış durumda. Fakat olayın faillerine ilişkin ilerleme Suudi Arabistan'ın iş birliğinden uzak tutumu nedeniyle sağlanamıyor. Riyad rejimi Türk yetkililerin elinde bulunan kanıtların kendisine teslim edilmesini istiyor. Bununla birlikte Türkiye'nin olayla ilgili şüpheli olarak gördüğü 15 kişi ve istihbari verilerin Ankara'ya teslim edilmesi Suudi Arabistan tarafından reddediliyor. Bu gelişmeler ışığında cinayetin tamamen aydınlatılması mümkün görünmüyor.

Orta Doğu medyasının geleceği

Uluslararası Af Örgütü ve diğer kuruluşların aktardığı verilere göre, Suudi Arabistan'da özellikle Veliaht Prens Selman'ın etkisinde muhalif seslerin kısıldığı ve reform adı altında insan hakları ve ifade özgürlüğüne yönelik ihlallerin perdelenmiş olduğu gözlemleniyor. Bununla birlikte Riyad rejimi tarafından şekillendirilen medya ağları, Yemen ve diğer bölgelerde işlenen savaş suçlarını görmezden gelirken, Suudi Arabistan'ın "terörle mücadele başarısı"nı yücelten haberlere imza atıyor. Yanı sıra, Türkiye, Katar ve İran gibi ülkelere yönelik nefret politikası seyreden bu ağlar, Avrupa ve ABD'nin sağladığı silahlarla Suudi Arabistan tarafından özellikle Yemen çevçevesinde gerçekleştirilen sivillere yönelik katliamlara kulaklarını tıkamış durumda. Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin gelişmeler de bölgedeki bağımsız gazeteciler için bir uyarı niteliğinde. Bölgesel kaynaklara göre bu olay, Riyad rejiminin isteklerinin aksi yönünde hareket edilmesi durumunda karşılaşacak tabloyu resmediyor. Gerek Kaşıkçı'nın öldürülme şekli ve sonrası, gerekse Türkiye ve diğer ülkelere yöneltilen suçlamalara bakıldığında ise düşündürücü bir sonuç ortaya çıkıyor. Bu bağlamda Trump yönetiminin etkisi oldukça büyük. Bölge ülkelerini kendi çıkarları doğrultusunda dizayn etmeye çalışan küresel güçler, ikircikli yaklaşımlarla bölgedeki devletleri "iyi" ve "kötü" olarak ayırıyor. Ve görünen o ki, bu ayrımı yaparken demokrasi, insan hakları ve ifade özgürlüğünden ziyade, finansal çıkarlar ve zengin petrol sahalarını göz önünde bulunduruyor.