Beynimiz sanal bağlantıları gerçek zannediyor!

Modern dünyanın hızını, istek ve arzularıyla birleştirerek kendine koyduğu kurallar bütününden bir medeniyet inşa eden insanoğlu, zamanla kendi koyduğu kurallar içerisinde bocalamaya başladı. 'Fabrika Ayarları'na uymayan iletişim, ulaşım araçlarının yanı sıra beslenme ve doğadan kopmanın tetiklediği bu süreçte bugün nereye gelindi? Prof. Dr. Sinan Canan ile insanı ve İnsanın Fabrika Ayarları'nı konuştuk...

İlkay Yaprak - INTELL4 

Journal of Experimental Social Psychology ( Deneysel Sosyal Psikoloji Dergisi ) geçtiğimiz günlerde dikkat çeken bir araştırma yayınladı. 

Anglia Ruskin Üniversitesi öğretim üyesi Viren Swami’nin 2016 yılından bu yana yürüttüğü çalışmalara dayanarak yayınlanan araştırma raporuna göre, insanların yalnızlık hissetmesi, arkadaşları ile aralarının bozulması, evlilik ya da birlikteliğin bitmesi gibi nedenler, komplo teorileri ve batıl inançlardan etkilenmeyi artıyor denildi.

Bu alanda yapılan farklı bir araştırmada Psychology Today’de yayımlandı. Araştırmaya göre, komplolara inanan insanların ortak profilleri çıkarıldığında; erkek, bekar, düşük gelir ve eğitim düzeyine sahip, etnik bir azınlık grubuna mensup ve özellikle hayatlarının bir döneminde intiharı düşünmüş kişiler olduğu saptandı. 

Her iki araştırmada da dünya genelinde bilgi eksikliği olduğu vurgulanırken, bu araştırmaların geliştirilerek çok daha fazla veriye ihtiyaç duyulduğunun da özellikle altı çizildi. 

Biz de, hem yapılan araştırmaları hem ülkemizdeki durumu ve insanlık tarihinde bu araştırma sonuçlarını meydana getiren seleksiyonları Prof. Dr. Sinan Canan ile konuştuk. 

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri veren Prof. Dr. Sinan Canan’ı, beyin üzerine yaptığı araştırmalar ve kitapları ile tanıyoruz. 

Gelecekten Beyin Öyküleri, Kimsenin Bilemeyeceği Şeyler, Değişen Beynim, Beynin Sırları, Dijital Gelecekte İnsan Kalmak kitaplarının ardından son olarak İnsanın Fabrika Ayarları serisinin ilk kitabı olan ‘Beden’ ile okuyucularına ve meraklılarına davranışlarımızın beyin temelli kökenlerini anlatmaya devam eden Prof. Dr. Sinan Canan, komplo teorilerini ve bu teorilere inanan kişilerin beyin yapısını şöyle özetliyor; “ Modern dünyada aşırı bireyselleşme ve veri sağanağı nedeniyle, fabrika ayarlarımıza çok aykırı bir ortam içerisinde yaşıyoruz. Bunun da insanda ayrı ayrı sorunlara yol açması kaçınılmaz.” 

 -Yalnızlığın beyinde bir stres nedeni olduğu doğru bir bilgi denilebilir mi?

Yalnızlık bugün, özellikle bireyselleşmenin sonucu olan yalnızlık ciddi bir problem. Özellikle genç nüfusun hızla azaldığı batı ülkelerinde, insanların kendi hayatlarını dijital desteklerle sürdürdüğü, hiç görmedikleri insanlarla ömürleri boyunca kısmi ya da sürekli işbirliklerine giderek idame ettirebildikleri bu vasatta; doğada yaşamaya uygun olarak ayarlanmış bedenlerimiz buna çeşitli tepkiler gösteriyor. 

Buna bir ‘arıza vermek’ olarak bakarsak, bu arızanın fiziksel boyutları ayrı, çeşitli hastalıklarımız uzmanları tarafından inceleniyor. Özellikle, bir insan diğer insanlarla ilgili hayal kırıklığı yaşadığında, kendini değersiz, sevilmez gördüğünde, bir şekilde izole yani ayrılmış, yalıtılmış hissettiğinde; bütün zihinsel düşünme mekanizması da bundan etkileniyor. Bu araştırmada da, bizim yıllardır üzerinde çalıştığımız bir durumun bariz ve veciz sonucu görünüyor. 

Yalnız kalan ve kendini diğerlerinden ayrı kalmış gören insanlar; başka ödül mekanizmaları, başka heyecanlar, başka tamamlayıcı unsurlar arayarak hayatlarını biraz renklendirmeye çalışıyorlar. Bizim beynimizin önemli özelliklerinden birisi de ‘rastlantı dedektörü’ olarak çalışmasıdır. Öğrenme sistemimizin temelini de bu oluşturur. Örneklemek gerekirse; bir olay, bir başka anlamlı olay ile birlikte birkaç kere cereyan ettiğinde, bu bizim beynimizde bir ödül mekanizması olarak işaretlenir ve denilir ki; bu olaylar hep birlikte oluyor dolayısıyla neden - sonuç ilişkisi kurularak öğrenme gerçekleşir. 

Mesela, bir yere gidiyorsun ve bir meyve buluyorsun, zihninde bunu bir ödül mekanizmasıyla işaretleyerek meyve bulma şansını artırıyorsun. Dolayısıyla oraya daha çok gidiyorsun. 

Hem davranışsal öğrenme, hem günlük rutinler, hem bağımlılıklar hem de düşünceler, arzular bile arka planda basit bir etiketleme sistemine dayanıyor. Tabi ki bu sistemi en çok uyaran, sosyal, olumlu ilişkiler. Birinin bizi sevmesi, olumlu görüş bildirmesi, duygusal anlamda bizi görmesi, onaylanma hissinin tatmini beynimizde yalnızca dopamin değil, serotonin, endorfin gibi pozitif kimyasalların daha fazla salgılanmasına neden oluyor. Bunların olmadığı bir dönem düşündüğümüzde de insanlar bunun açlığını çekiyorlar çünkü zihinsel ödül, mutluluğun başlangıcını oluşturuyor. Dolayısıyla, insanlar ‘ne yapalım?’ sorusunun yanıtını farklı ödül mekanizmaları ile doyurmaya çalışıyor. Beynimiz hala ilkel döneme göre programlı olduğu için, bu sistemi bir şekilde suiistimal eden bu suni ödül mekanizmaları; kumar, uyuşturucu ya da günümüzde fomo, nomofobi olarak bildiğimiz, yeni nesil dijital rahatsızlıkların da kökenini oluşturan, diğer insanlarla sanal bağlantı kurma ihtiyacını gerçek zannediyor. Bu gerçekliğin sebebi de, insanlar çok hızlı bir biçimde bağımlı olabiliyor. Hatta gerçek ilişkilerdeki riskli durumlar yerine, risksiz, istediği zaman kapatabileceği sosyal medya işlemlerini tercih ediyor. 

-Eğitim düzeyi, cinsiyet, medeni durum ve gelir düzeyi komplo teorilerine inanmayı etkiler mi?

Yalnız kalan insanlar bedenen hastalanıyor, zihinsel işlevleri bozuluyor ve erken ölüyorlar. Uzun yaşayan insanların birçoğunda, farklı patolojik faktörlerin yanı sıra, iki önemli faktör hemen hepsinde dikkat çekiyor: 

1- Orta yaşlarında, yakın çevrelerinde az sayıda güvenebilecekleri insanla yaşıyorlar. Bu ya aile ya da dostlar oluyor. 

2- Yüz yaşını aşarak uzun yaşayan insanların tamamı yardım etmeyi çok seviyorlar. Başka insanlara yardım etmeleri de onların sosyal bağlarını sıkılaştırıyor. 

Bu açıdan bakınca, bir insanın başka insanlarla kurduğu sosyal bağlar yalnızca hayatta kalması için değil, aynı zamanda düzgün bedensel ve zihinsel işlev görebilmesi için de önemli gözüküyor.  Tabi ki, bunun nedeni biyolojik olarak çok açık; biz çok zayıf bir canlı olduğumuz için tabiatta tek başımıza hayatta kalmamız mümkün değil. Birlikte olabilenler daha avantajlı bir biçimde daha fazla hayatta kalabiliyorlar ve bizler bir arada yaşam sürebilen ataların torunlarıyız. Fakat aynı zamanda bu bedenlerimizin sosyal birliktelik sağlayan mekanizmalarını da seçiyor. Sosyal olarak bir arada olan insanların bedenleri ve zihinleri buna olumlu yanıt verdikçe, sosyal olarak ilişkileri daha da gelişiyor ve daha avantajlı konuma geliyor. Milyonlarca yılda, insanı oluşturacak olan hatta seçilen ana prototip canlı; diğerleri ile bağlantı kurduğu zaman daha iyi hisseden, daha iyi işlev gören, daha mutlu olan, daha tam hisseden bir versiyon. Dolayısıyla bizler öyleyiz. 

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, komplo teorisi de bir insana ilk duyduğunda çok cazip ve şaşırtıcı gelir. Şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı bir durumla karşılaşmak demek; beynimizin dopamin sisteminin normalden daha fazla salgı yapıyor olması demek. Çünkü beynimin bir denk gelme bulduğu anda bu hormonların salgılanmasını hızlandırır. Diyelim ki dünyada kötü bir şeyler olduğunu görüyorsun ve diyelim ki bunların hepsini yalnızca kendi görebildiğin çerçeveden değerlendirebiliyorsun, farklı birinden konuya dair br komplo teorisi duyduğunda; diyelim ki biri çıkıp dedi ki, ‘bütün bunlar çok uluslu şirketlerin oyunu vs.’, bunu duyduğunda ilk olarak bir ‘anladım’ hali oluşuyor. 

Bu şekilde işleyen içsel ödül mekanizması, bizi bu tip haberler bağlamında düşünmeye de bağımlı hale getiriyor. Özellikle şizofreni gibi zihinsel bozukluklar, ilk belirtileri açısından bakıldığında bu duruma çok benziyor. Çünkü şizofreninin ilk belirtileri, birbiri ile alakasız olayları bağlayarak, komplo teorileri üretmektir. Bu, bizim beynimizin ikinci bir özelliğiyle de çok uyumlu. Beynimiz sürekli olarak ‘veri’ arayan bir organdır. Siz ona veri vermezseniz, o veri uydurur. Buna en çok ‘duyu izolasyon tankları’nda şahit oluyoruz. Neden böyle? Çünkü milyonlarca yıllık evrim sürecinde buna çok ihtiyacımız var. Devamlı olarak veri alıp, ilişkilendirerek ya ortamımızı düzenliyoruz ya da ortamımızı değiştirmenin bir yolunu buluyoruz. Milyonlarca yıl bu sisteme ayarlanınca, buna dair herhangi bir eksiklik bizde ciddi sıkıntılara neden oluyor. Bu bağlamda aldığımız en büyük veri de sosyal veri. Sosyal veri azalırsa, insan yalnızlaşırsa insan veri açlığı çekmeye başlıyor. Dolayısıyla ne yapacaksınız; ya uyuşturacaksınız ya da beyni, aklı fazlasıyla meşgul edecek hikâyelere saracaksınız. 

Komplo teorileri bize böyle hikâyeler sunar. Bu hikâyeler bize birkaç avantaj da verir. Nedir bunlar?

1- Bir şeyleri herkesten farklı bir açıdan anlamış olma sanrısı veriyor.

2- Kendisini daha üstün görme. Diğer fanilerin anlayamadığı bir şeyi ben anladım hissiyle yalnızlığını bir üstünlüğe irca etme. 

3- Elinde bu şekilde bir ‘bilgi’ olduğunda, diğer sosyal ortamlarda popülaritenin artmasını sağlamaya çalışma. Yine bir çeşit tatmin hissi. 

Bunların hepsi birleştiğinde, tabi ki hadisenin bir de komplo teorisinin büyüklüğü oranında da insana bir iştiyak sağladığında; yalnızca sosyal arayış değil ama insan bir arayış içerisindeyse, hafif de gerçeklikten kopmaya yatkınlık varsa, çoğu manipülatif ve ticari amaçlara yönelik olan bu tip teoriler, kendisine alıcı buluyor. Bunun yalnızca yalnızlıkla da ilişkilendirmeyelim; bugün çoğu yazar ve sanatçıda gördüğümüz, klinik olarak belirti vermeyen ama olaylar arasında anlamsız bağlantılar kurabilmeye yatkınlık olarak adlandırdığımız pro-şizofreniye de uygundur. Pro-şizofreni doğru yönlendirildiğinde analitik zekâyı kuvvetlendirmesi açısından bizim faydamıza da olan bir zihin durumuna dönüşebilir. 

Komplo teorisi ilk duyuşta herkese cazip gelir ama sağlıklı zihinsel yaşamı olan bir insan bununla karşılaştığında hemen kaynağına, kökenine gider. Bunu nereden biliyorsun diye sorar. Ben buna neden inanayım diye sorgular, yani hemen ‘kritik düşünme’ dediğimiz sistemi devreye sokar. Fakat kritik düşünme by-pass edildiğinde bizi müthiş bir ödül beklemektedir; ‘vaay, kimsenin bilmediği bir şeyi ben öğrendim’ hissi devreye girer. 

Bu anlamda ben bizzat birkaç kişiyle de karşılaştım. Kendisinin uzaylılar ya da CIA tarafından aktif olarak kontrol edildiğine inanan en az beş kişi beni buldu. Bu elbette şizofreninin klinik belirtilerini barındıran hali ama bunun bir de hafif versiyonu olduğunu asla unutmamız lazım. Çünkü kaynağını bilmediğimiz her türlü bilgi bizi esir etme potansiyeli taşır. Bilgi güçtür, aynı zamanda büyük bir silahtır. Bu silah ehil ellerde çok etkin bir biçimde kullanılır. Fakat riskli olan şudur ki; komplo teorilerine inanan insanlar, normal insanların da komplo teorilerine inanma olasılığını artırır. Bu kişilerin yalnız, acı içerisinde, hasta ve arayış içerisinde olduklarını bilmezseniz, o insanlar size dışarıdan sağlıklı görünür ve inandıkları bir şeyi reddetme gereği duymazsınız. Her normal insan komplo teorilerine ve komplo teorilerini anlatanlara bir de bu gözle bakmalıdır. Yakından tanımadıkları kişilerin bu tip bilgilerine kesinlikle itibar etmemeli ve bu iletişim çağında, bilginin binlerce kaynaktan doğrulabildiği günümüzde; komplo teorilerinin bilgiden çok, dezenformasyon, yanlış bilgilendirme olduğunu da aklımızın bir köşesinde daima tutmalıyız. 

Son olarak, ben bir beyin uzmanı olsam da bu tip durumlara düşerim sıklıkla. Çünkü hepimiz insanız, hepimizde aynı zihinsel handikaplar, sınırlıklar var. Önemli olan sınırlılığımızın farkında olup, en temel soruları sorabilmek. Her zaman söylediğim, bir soru ve cümleyi mutlaka kendimizde yanıtlamalıyız. 

1- Nereden biliyorum? Bu, kritik düşünmenin giriş kapısıdır.

2- Bilmiyorum. Bu, öğrenmenin kapısını bizlere açar. 

Bunları bırakırsak işimiz yaş. Doğru iletişim için günümüz dünyasında en önemli şeylerden birisi, ‘dur’ diyebilmektir. Dur diyemediğimizde, hazır olmadığımız bir ortamda, serseri mayın gibi sağa sola çarpa çarpa dağılıyoruz. 

-Yalnızlaşmada sosyal medyanın ve çevrenin rolü nedir?

Yaşadığımız bütün sorunlarda, içerisinde yaşadığımız çevre ile uyum problemleri mevcut. İnsan 10.000 yıldır tabiatından bihaber yaptığı seçimlerle bir medeniyet yarattı. Bugün, kendisi ile çoğu açıdan taban tabana zıt bir ortam içerisinde. Ne eğitim insana uygun, ne yaşam tarzı, ne ulaşım araçları ne iletişim araçları ne de beslenme tarzımız insana uygun değil. Ama bu artıları da yok demek değil. Mesela beslenmede dünya tarihinde hiçbir insanın ömründe göremediği kadar çeşitlilik içerisindeyiz. Açlıktan ölme şansımızın neredeyse kalmadığı bir dünyadayız çünkü çok fazla bolluk var. Hakeza öğrenme, kendini geliştirme açısından. Hiçbir insanın şimdiye kadar rastlamadığı bir bolluk içerisindeyiz. Herhangi bir konuda kendimizi yetiştirmek için sıfır maliyetle bir sürü yol bulabiliriz. Bütün imkânların olduğu yerde, bunları yapamıyor olmamızın nedeni; kafamız karışık, bu tip bir yoğunluk ve bolluğa hazır değiliz, bunu zihnimizde nasıl şekillendireceğimizi bilmiyoruz. 

-Maslow’un ‘ihtiyaçlar Hiyerarşisi’nde temel ihtiyaçlar en alt basamaktır ve bunlar karşılandıktan sonra sıra ile basamaklar tamamlanarak ‘kendini gerçekleştirme’ duygu durumuna ulaşılır. Bugün elimizdeki kaynakların bolluğu ‘kendini gerçekleştirme’ basamağına adım atmamıza neden yetmiyor?

İnsan beyni, vahşi doğada hayatta kalması için planlanmıştır. Fakat bugün o insan hayatta kalma sorununu çözmüştür. En derin sorununu çözen bu zihin ne yapacak? Bugün yaşadığımız varoluşsal streslerin büyük kısmı, içerisine kodlandığımız sistem yerine bambaşka bir sistemler içerisinde yaşamamızdan. Ben, ‘insan nedir?’ sorusuna, ‘karnı doyunca arıza çıkaran tek canlıdır’ diyorum. Çünkü sağlıklı olmak, tok olmak, güvende olmak ona yetmiyor. Sürekli olarak bir arayışın içerisinde buluyor kendini. İnsan, öleceğini bilen, geçmişin bütün yükünü sırtında taşıyan ve bütün bu cihazı çok önemli şeyler için taşıyan tek varlık olmamız nedeniyle zaman algımız da çok geniştir. Dini öğretilere baktığımızda, ‘Dağların taşıyamadığı insana yüklendi?’ ayeti ile karşılaşırız. O neydi acaba? Bu zihinsel dünyanın bütünü taşımak çok zordur. 

-Kadim öğretiler ve dinler bu arayışa cevap vermiyor mu?

10.000 yıldır insan doğada kendi koyduğu kurallar içerisinde sıkışmış bir varlıktır. Hz. Adem’in öğretisinden bugüne, avcı – toplayıcılıktan sonra insanın yaşadığı bütün problemlerin temeline çözümler getiren sistemlerdir dinler. Hepsini bir araya getirdiğimizde, mesela her din bu beş fabrika ayarını bu şekilde içeriyor. Mesela, her dinde bir ibadet var. Oruç ibadeti olmayan bir inanış bile yok. Her din yardımlaşmayı öğütlüyor, bu da bize sosyal bağların kuvvetlendirmenin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Ölüm bilgisinin stresi dinlerde; ölümün boşuna olmadığı, bir sebebi olduğu noktasında ölüme ‘anlam’ vererek yaptığımız bütün hareketlerdeki anlam arayışımızın da içini dolduruyor. Son ayar, sınırları aşmak. Dinlere ters görülebilir ama bütün peygamberler, bozulan düzeni onarmak için gelmiştir ve içerisinde geldiği dinin kurallarını yerle bir ederek, insanın ihtiyaçlarına uygun kuralları yeniden öğretirler. İnsan, manevi tarafı asla ihmal edilemeyecek bir canlıdır. İnsanı insan yapan da, zihni, ruhsal dünyası ve inanç dünyasıdır. Bu nedenle, insanı açlık değil, anlamsızlık öldürür. 

-İnsanın Fabrika Ayarları serisinin ilk kitabı Beden çıktı. Siz bu kitapla tam da bu noktaları aydınlatmak üzere bilgiler veriyorsunuz. İFA serisi, anlam arayan insana ne anlatıyor?

Birkaç yıldır anlattıklarımı ‘İnsanın Fabrika Ayarları’ diye bir sistematiğin içerisinde topluyorum. Bunu yapmamın sebebi, insanı, yakın geçmişte yani bundan 100.000 yıl öncesinde ve yakın gelecekte yani bundan 100.000 yıl sonrasında gelecek olanları minimal düzeyde ifade edebilecek bir formül kurmaya çalıştım. Hepimizin ortak dertleri; biyolojik bir organizma olarak, üç buçuk milyar yıl sonra hepimizin sahip olmamızın takdir edildiği bazı ayarlar var. Dolayısıyla bildiğimiz bütün insanların ortak dertlerini neler altında toplayabiliriz diye düşününce; beş tane madde çıkardım. Bunlardan bir tanesi de enteresan bir şekilde bu haberle ilişkili olarak; diğer insanlarla kurduğumuz ilişkilerin çok belirleyici olduğunu görmemiz. 

İnsanın Fabrika Ayarları’nı ilk duyan, Sinan Hoca bizi fabrika ayarlarımıza döndürecek gibi algılasa da, benim bu kitabı yazmam, bu konuya eğilmemin temel nedeni aslında şu; 300.000 yıldır insan dünyada ve bu süre bir canlı organizmanın evrimsel bir süreç geçirmesi için yeterli değil. Bu nedenle benim kimseyi fabrika ayarlarına döndürmek gibi bir şansım yok çünkü fabrika ayarlarına dönmek için öncelikle oradan çıkmış olmanız lazım. Bu da şu anda mümkün görünmüyor. 

Belirsizlik insanda stres yaratır. Fakat onun yarattığı stres; harekete geçirici, onarıcı ve geliştirici bir strestir. Rutinin yarattığı stres ise fark edilmez, konfor sanılır ve insanı zaman içerisinde öldürür. Bunu özellikle 40’lı yaşlarında, evinde, işinde ama ambulanslarla hastaneye taşınan insanlarda çok rahatlıkla görebiliyoruz. Durduk yere tansiyon atakları, kalp krizi vs. gibi rahatsızları tetikleyen bu durum, çok ciddi bir içten alarm sisteminin devreye girmesiyle gittikçe kötüye gidiyorlar. Sebep; kronik, süreğen, uzun süre devam eden stres şehirli insanı öldüren en büyük faktör. Bunun da en büyük sebebi, ‘ben böyle bir organizma değilim’ kadim bilgisinin insanı içeride bir yerden sürekli olarak rahatsız etmesi. Yaşadığımız hayatlar, önümüze konan hedefler, hayat planları dünyalar bizim olması gerekirken, dünyada sıkışmış hissetmemize neden oluyor. 

-Biz şehir hayatına bu kadar sıkışmış olmanın stresini yaşarken hayatımıza bir de bilgisayar teknolojileri, robotlar vs. girdi. İnsanoğlu’nu nasıl bir gelecek bekliyor?

Üstte bahsettiğimiz anlam arayışına dair şeyler, yokluğunda insanı çok farklı yerlere itiyor. Özellikle anlamsızlık, insanı her şeye yapmaya itebilir. Özellikle anlamını yitirmek özelinde, Kur’an-ı Kerim’in anlattığı geçmiş kavimler hikâyelerinde, insan gruplarının kendi kendini nasıl yok ettiği hikâyesi vardır. Şu anda aynı döngü tekrarlanıyor. Tüketimde, üretimde, inovasyonda hedefsiz bir aşırılık her tarafımızı kaplamış durumda. Her yerimiz yeni teknolojiler, imkânlar. Devamlı bir yenilik yapma, bir şeyler yapma peşindeyiz. Robotik kodlama ve yapay zekâ teknolojisi bunun gittiği bir yer olacak ama bu durumun aynen kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi büyük bir ‘tokat’ bedeli kesinlikle olacak. Bu yalnızca bir inanç değil, akıllıca bakıldığında görülebilecek bir şey. İnsan ne zaman aşırıya gittiğinde, kendi kendine bir tokat da atmış. Dolayısıyla bu batış, batı kaynaklarında da yer aldığı gibi, bizim her şeyimiz algoritmik, komputasyonel ve doğrusal bir yapıya oturduğu zaman; bugün adına meslek dediğimiz şeyleri onlar bizden daha iyi yapmaya başladığı zaman, insan en büyük tokadı; ‘o zaman ben ne işe yarıyorum?’ sorusunu kendine sorduğu zaman yiyecek. İnsan kendisine ‘Yapay zekâ benim yaptığım işi benden daha iyi yapıyorsa, bu benim işim midir o zaman?’ sorusunu kendisine sormaya başladığında, işte o zaman insan başını çarptığı bu duvardan alacağı dersi alarak yoluna devam edecek. Şu anda yapay zekâ, robotik ve bilgisayar teknolojisi insan için en büyük ders, ibret ve tehlike potansiyeli olarak karşımızda duruyor. Çünkü seçimlerimiz nedeniyle ne olduğumuzu unuttuk. Burada Mehmet Akif Ersoy’un, “Hangi müşkildir ki, himmet olsun, âsân olmasın? / Hangi dehşettir ki insandan hirâsân olmasın?” yani, ‘Hangi müşküldir ki himmet olsun, kolaylık olmasın? / Hangi dehşettir ki insandan olmasın?’ sözü ile sözü bağlayabiliriz. 

SONUÇ:

Türkiye'de ve dünyada yapılan araştırmalarda, insanoğlunun dünya üzerindeki yolculuğunda, varoluşundan bu yana hayatı algılaması ve yaşaması her bölge, ülke ve hatta il ve ilçelere göre bile değişiyor. Gittikçe yalnızlaşan, sosyal bağlarından kopan, sanal dünyanın içerisinde ya da kendi sanal gerçekliğinde yaşayarak tüm dikkatini kendisine çeviren insalığı gelecekte neler bekliyor?

Sosyal bağların kopması ve dünya nüfusunun yaşlanmasının ardından hayatını dijital destek ile sürdürmeyi deneyimleyen ve kaynakların azaldığı dünyanın ardından farklı alemlerde yaşam arayan, yeni nesil bilimsel gelişmeler ışığında bugünkü hayatlarımıza baktığımızda, insanın yaratılışına ne kadar uyuyor?

Bugünün çocuklarına nasıl bir gelecek bırakacağımıza dair yapılan araştırmalarda, insanın kendi dünyasının dışına çıkarak sosyalleşmesi ve hayata katılması önemli rol oynarken, beynin çalışma prensibi ve vücudun doğal mekanizması ile doğaya bir bütünlük içerisinde uyum sağlamasının oynadığı rolü göz ardı edemeyiz. 

Bu noktadan baktığımızda, eğitim düzeyi, cinsiyet, medeni durum ve gelir düzeyi insanın hayatına bıraktığı etkiler dışında zihni ve zihinsel kontrolü üzerinde de önemli oranda etki ederken, her bir insanın içerisinde taşıdığı kadim kodları hatırlayarak, özüne doğru yapacağı yolculuğun, 'anlam' arayan zihnimizi de dindireceği aşikar. 

'Anlam' arayışı ve bu yolcuklukta yapmamız gereken, özellikle bireysel hareketleri yönlendirmesi için sahip olmamız gereken sağlıklı zihni inşa etmek adına, bugün neler yapabiliriz? Yürümekten vazgeçenlerin birçoğunun, kendisine neleri sormadığını nasıl anlayabiliriz? Kendimizi tanırken, dünya ile uyumumuzu nasıl yakalarız? Gelecekte nasıl bir 'ben' inşa etmek istiyoruz?

Kendimize tüm bu soruları sormakta geç kalmadan harekete geçmeli, gerekli adımları atarak bireysel hayatlarımızı refah ve mutluluk dolu anlara çevirebiliriz. 

 

İlkay Yaprak - INTELL4