Batı Çin ile masaya oturabilir mi?

ABD Başkanlığına Joe Biden’ın seçilmesiyle birlikte uluslararası sistemde ne gibi değişimler yaşanacağına dair sorular yükselmeye başladı. Söz konusu sorgulamaların başında Batı’nın Çin’e yönelik politik yaklaşımında yaşanacak değişimler geliyor. Bugüne kadar ayrı tabanlarda Çin’e karşı mücadele eden Batı, bugünden sonra birleşebilir mi? Uygulanması geren politikalar nasıl olmalı?

Dünya demokrasileri Çin ile anlaşabilmek için umutsuzca tutarlı bir yaklaşıma ihtiyaç duyuyor. 21’inci yükselen güçlerinden biri olan Çin, aynı zamanda serbest piyasalara güvenmeyen ve insan haklarını kötüye kullanan bir otokrasi. Son dönemlerde yaşananlar Batı politikasının ne kadar etkisiz hale geldiğini gösteriyor. 30 Aralık’ta Avrupa Birliği, ABD Başkanlığına seçilen Joe Biden’ın ekibinin şüphelerine rağmen Çin’e karşı cılız kazançlar sağlayan ve diplomatik baskı sağlayan bir anlaşma üzerinde anlaştı. Anlaşmanın ardından New York borsası birkaç Çinli firmanın hisselerinin yasakladı, ancak birkaç gün sonra fikrini iki defa değiştirdi. ABD Kongresi ise şimdiye kadar Pekin yönetiminin zulmüne maruz kalan Uygurları koruyan bir yasa tasarısını geçiremedi.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve AB arasında uyum sağlanmadıkça ve Batı tökezledikçe, Çin ülke içinde baskısını ve yurtdışında etkisini arttırıyor. 6 Ocak’ta Hong Kong’da 50’de fazla demokrasi aktivistini tutuklandı. Geçtiğimiz Kasım ayında ise Çin, ABD müttefiki olan Japonya ve Singapur dahi 14 ülke ilk ticaret anlaşması imzaladı. Avustralya’yı ise haydut diplomasisi ve kısmi ticaret ambargosu ile tehdit etmeye başladı.

Çin’in iddialı duruşu ve Batı’daki kargaşa tanıdık hale geldi. Tüm demokrasiler devasa ekonomiye sahip olan Çin ile ticari ilişkilerini arttırmanın yolunu ararken, öte yandan da ulusal güvenlik ve insan haklarını korumak için mücadele ediyor. Fakat Batı’daki uyumsuzluk ve zayıflık Çin karşısında güçsüz kalmalarına neden oldu. Öte yandan Batı’nın birlikte hareket edememesi Çin’e karşı yapıcı bir çözümün getirilmesinin de önünde geçti. Nitekim tek başına hareket eden ABD, Ocak 2020’de Çin ile imzalanan ‘Birinci aşama’ ticaret anlaşmasında sadece küçük imtiyazlarla yetindi. Batı politikası geçen zaman içinde tamamen anlaşmalar, azarlar, özel yasaklar ve tarifelerden oluşan bir karmaşaya dönüştü.  Açık ticaret ve sermaye piyasaları uzun yıllardır tarafsız hukuk sistemleri ve on yıllardır küresel ticaretin belkemiğini oluşturan kurallar sistemi ortaya koyduğu için gelişti. Fakat artık bu tür bir gelişme söz konusu değil.

AB ve ABD’nin baskılarına ve koronavirüs salgının yarattığı ekonomik ortama rağmen Çin ekonomisi kükreyerek gelişimini sürdürüyor. Yıllık büyüme tablolarına bakıldığında en net şekilde büyüm kaydeden ülkenin Çin’in olduğu ortaya çıkıyor. Öte yandan son dört yıldır uluslararası sisteme kaotik bir havanın çökmesine neden olan Donald Trump’ın başkanlık seçimlerini Joe Biden’a karşı kaybetmesinin ardından Pekin yeni başkanın selefinin yol açtığı kaosu sonlandırmaya odaklanacağını düşünüyor.

TUTARLI POLİTİKA NASIL GÖRÜNÜR?

Tutarlı bir politikanın oluşturulması için en önemli nokta Çin’in gücünün kabul edilmesidir. Sovyetler Birliği’nin aksine, Çin kontrol altına alınamayacak kadar büyük ve ülke için kurumları sağlam. Çin, tek başına dünya GSYİH’nın yüzde 18’ini oluşturuyor. Almanya da dahil olmak üzere 64 ülkenin en büyük ticari ortağıdır. Çin’e kıyasla Amerika sadece 38. Pazarın dışında Çin sermaye piyasaları da önem kazanmaktadır. Yabancılar artık tüm devlet tahvillerinin yüzde 10’una sahip. Fakat Çin’in tamamen serbest piyasayı desteklediğini söylemek yanlış olur. Zira şirketlerin büyük bir çoğunluğu Komünist Parti’den bağımsız hareket edemiyor. Dolayısıyla Batı ve Çin insan hakları başta olmak üzere pek çok sorunla yüzleşmek zorunda.

Güven olmadan ticaretin karmaşıklığı, Batı'nın etkisini en üst düzeye çıkarmak için uyum içinde hareket etmesi gereğini arttırır. Amerika, Avrupa ve diğer demokrasiler birlikte hala dünya GSYİh'sının yarısından fazlasını oluşturuyor. Ticari gerginliklerin çevresini sınırlamak için teknoloji ve savunma gibi hassas endüstrileri tanımlamaları gerekir. Çin’in Batı pazarlarına katılımı çok daha sıkı incelenmeli ve kusurlar karşısında kısıtlamalar tatbik edilmelidir. Demokrasiler, tedarik zincirlerinin etik olduğunu doğrulamak ve suistimallere karışan kişi ve firmaları cezalandırmak da dahil olmak üzere insan hakları için ortak bir çerçeve hazırlamalıdır.

***Kaynak: The Economist