Başatlar’ın oyun sahası: Ortadoğu

Amerika’nın Ortadoğu ve Suriye politikası gelgitlerle dolu. Fırat’ın doğusundan bir “çekileceğim”, bir “yok kalıyorum” diyen Amerika, Güvenli Bölge konusunda Türkiye’yi Rusya ile karşı karşıya bıraktı. ABD tarafından bakıldığında Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşması elini güçlendirirken, bu etki iki "Baş At"’ın birbirinin Suriye özelinde birbirinin ayağına basmama politikasını önleyemiyor.

Başatlar’ın oyun sahası: Ortadoğu

Neşat Ergül - INTELL4

Dünyada önde gelen iki büyük güç ABD ile Rusya, Ortadoğu ve Suriye’de ne arıyor? Rusya ve ABD, bölgede birbirini açıktan tehdit etmeden bir denge politikası mı uyguluyor? Barış Pınarı Harekatı ile Türkiye ne elde etti? Fırat’ın doğusuna düzenlenen harekatın başarı oranı ve uluslararası boyutu? Türkiye, daha önce Irak’ı parçalayan ABD’nin Suriye’yi de bölme projesine karşı nasıl bir politika izlemeli ve kimler ile uzlaşmaya gitmeli?

Misakı Milli’si elinden İngiltere tarafından gasp edilen Türkiye’nin, Ortadoğu’da sınırları 7 bin mil öteden gelerek çizmeye çalışan son yüzyılın sömürgecisi Amerika karşısında tarihten kaynaklanan hakları yok mu? Türkiye, Suriye ve Ortadoğu konusundaki çok sayıda sorunun cevabını, Emekli Büyükelçi Uluç Özülker ile yaptığımız röportajın ikinci bölümünde bulacaksınız.

Haberin birinci bölümü...

ORTADOĞU VE SURİYE AÇMAZI

Emekli Büyükelçi Uluç Özülker, Amerika’nın tutumu ve bölgedeki gelişmeleri şöyle değerlendirdi:

Amerika’nın bölge politikası tutarlı değil, ‘bir varım bir yokum’ diyor. Ben askerimi çektim gidiyorum. Çok masraflı 7 trilyon harcadım’ diyor. Tekrar geri dönüyor. ‘Ben savaşmayacağım ama PYD-YPG’yi kullanacağım’ diyor. Devamlı gidip gelen ama tam oturmamış bir zihne sahip Amerika. Rusya ise kararlı bir şekilde neyin nasıl yapılabileceğinde çok daha etkili bir noktaya gelmiş durumda.

Nitekim Türkiye, Rusya icazet verdiği, himayesi altına aldığı ölçüde bölgede hareket kabiliyeti kazandı. Eğer Afrin’e, El Bab’a girebilmişsek, İdlib’te bugün iyi veya kötü ama güç dengeleri içinde bir yer edinebilmişsek, Cenevre’de söz hakkına sahip, Astana üçlüsünün bir parçası olabilmişsek, bu Rusya’nın Türkiye politikasındaki gelişmelerin bir tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır. Uçak düştü ondan sonra Rusya, Türkiye’yi kazanmak, Amerika ile arasına nifak tohumu sokma politikasına yöneldi. Güvenir misiniz; hayır ama politika bu.

Rusya’da bir makale yazıldı, Türkiye’nin S-400 hava savunma füzesi alımıyla ilgili. ‘Türkiye’ye S-400  sattık, Türk-Amerikan ilişkilerine nifak tohumu soktuk. Bunun NATO’ya kadar sirayet etmesini beklemekteyiz. Bunun karşılığında Türkiye’yi Amerika ilişkilerinde bu noktaya getirebilmek için milyarlarca dolar para harcamamız gerekirken, 2,5 milyar dolar karşılığında S-400 vererek mükafat aldık. Para harcamak bir kenara, gayret sarfetmek bir kenara, kolumuz dahi yorulmadan taş hedefi bulmuştur, bir de para kazandık üstüne’ diyor, makale bu.

Rusya ile Türkiye’nin yakınlaşması Türkiye’nin de elini güçlendirecek bir etki oluşturdu. Ama bu etki, bölgede çıkar savaşlarında zaman zaman yaşanan zımni Rus-Amerika yakınlaşmasını bertaraf edemiyor. Türkiye, Barış Pınarı’yla 32 kilometrekarelik bir alanı güvenli bölge haline getirmek istiyor. Güvenli Bölge’nin olabileceğini kabul eden ve ilk dile getiren ABD Başkanı Bush’tur.

Fakat, Amerika’da kurulu düzen başka işliyor. Askerler kendi başlarına başka dünya, iç politikada Trump’ı azile kadar gidecek soruşturmalar yapılıyor. Azil olmaz bana göre de, bunun yıpratıcı etkilerini ortaya koyabilmek adına bu süreç başlatıldı gibi geliyor. Trump, Kongre ile müthiş bir bilek güreşi halinde. Trump, bizim orada tek konuşabileceğimiz kişi gibi duruyor. Amerika üçe bölünmüş vaziyette, Türkiye politikasında da Ortadoğu politikasında da heyula gibi karşımızda duruyor.

20 millik derinliğe doğru Güvenli Bölge’yi telaffuz etti ama arkasından Trump bu isteğini başaramadı. Askerleri gönderdi ‘bu işi halledin’ diye ama askerler, buraya gelince 5 ile 14 kilometre dediler. Yani Trump’ın, verdiği talimatları harfiyen yaptırtabilecek güce sahip olmadığı ortaya çıktı. Arkasından Kongre’nin bilek güreşinde, ‘Türkiye ile ilgili şunları yapmazsan yaptırımlar, S-400’leri iade etmezsen yaptırımlar’ devamlı tehditlerle devam eden bir Amerika politikası süre geldi.

BÜYÜK BAŞARI

Barış Pınarı Harekatı’nın aslında beklentinin ötesinde büyük bir başarıyla gerçekleştirildi. Bazı kesimlerce dile getirilen ABD’nin eğittiği, silah yardımında bulunduğu terör örgütü üyelerine rağmen 9 günde bölgeye girildi. Ergenekon, Balyoz gibi etkenlerle Türk ordusunun zayıfladığı, başarı elde edemeyeceği endişesi iddialarına rağmen Türk Silahlı Kuvvetleri 9 gün gibi kısa bir sürede bölgeyi temizledi. Bunu yaparken iki gelişmeyle karşılaştık. Trump, 32 kilometre derinliğinde 120 kilometre uzunluğunda bir alanı bize bıraktı. Tel Abyad’dan içeriye doğru Rasulayn’a kadar olan bölge bize bırakıldı. Geri kalan kısımdan terör örgütü PYD-YPG’nin çekilmeyeceği söylendi.

Ama biz arkasından bastırınca Amerika başka bir politika üretti. Trump, ‘benim bu kadar para harcamama gerek yok, zaten Suriye’nin yüzde 30’luk kısmını içine alan Kürt bölgesinde kalıcı olacağım. Yani yüzde 30’luk bölgede kalıyorum zaten. Diğer taraftanda ‘Türkiye’nin de hakkı var. Türkiye’yi kaybetmemem lazım. Dolayısıyla Güvenli Bölge orada olsun, oradaki Kürtleri kontrol altına almasın Türkiye. Bu tehlikelidir’ diyerek adım attı. ‘Rusya’ya bırakıyorum burayı’ dedi. Yani tabiri caiz ise ABD tarafından Rusya’ya ‘satıldık’. Rusya, bizi himayesi altına aldığı düşüncesi bulunan kankamız öyle mi? Kanka ile savaşacak halimiz de yok. Rusya da 120 kilometrelik alana asker göndermeyecek. Devriye falan için az sayıda polis gücü bulunduracak. Peki ne olacak; ‘ben terör örgütüne çıkın buradan derim’ diye düşündü. Çıkmazlarsa ‘Türk ordusuyla karşı karşıya kalırsınız’ derim düşüncesiyle hareket etti Rusya.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Rusya’ya rağmen bir harekat düzenleyemiyor, teyakkuz halinde bekliyor. Diğer taraftan da bölgenin teröristlerden henüz temizlenmediği bir gerçek. Burada iki tane ortaya sorun çıktı. Biri, ’34 bin tane militan çekip gitti’ denilmesine rağmen bölge henüz terör örgütünden temizlenemedi. Nasıl olacak; yine biz kendimiz çıkaracağız. İkincisi, Ruslar yeni bir politika geliştirmeye başladılar. Bizi Esed’e yaklaştırıyorlar. Adana mutabakatıyla. Bana göre de haklılar, çünkü Türkiye Suriye’de toprak bütünlüğünü savunuyor ve bölünmenin, iki tane ‘Baş At’ güçlerinin burada hakimiyet tahsis etmelerinin karşısındayız. Sonuç itibarıyla Suriye’de dünya çapında bir ülke ise o zaman rejimi işin içine soktuğunuzda, Türkiye, rejimle yakınlaşabildiği ölçüde elini güçlendirecek.

ADANA MUTABAKATI

Türkiye ve Suriyeli heyetler arasında 20 Ekim 1998’de imzalanan Adana Mutabakatı, Suriye yönetiminin bölücü terör örgütü PKK ve uzantılarının kendi topraklarını kullanarak Türkiye'ye tehdit oluşturmasını önlemeyi amaçlıyor. Ancak mutabakat, Suriye’de iç karışıklığın başladığı 2011’den bu yana fiilen uygulanamıyor. (Adana Mutabakatı’nı ayrıca haberin sonunda ayrıntılı olarak okuyabilirsiniz.)

 HER İKİSİ BİRDEN KARŞIMIZDA

Emekli Büyükelçi Özülker, Türkiye’nin karşısındaki sorunları irdeleyerek bu açmazdan çıkılması için yapılması gerekenleri şu ifadelerle dile getirdi:

Türkiye, Suriye’de burada ebediyyen oturacağım demediğine göre, hal böyleyse Amerika’nın üstesinden gelebilmek için yapacağımız  şey, onlarla işbirliği içinde hareket etmek. Nihayetinde Rusya da bölgede ebediyyen kalacağım demiyor. Türk Dışişleri’nin de Suriye irtibatımız olduğunu inkar etmiyorum. Netice olarak, Güvenli Bölge dediğiniz yerde karşımızda Amerika yok. Amerika bize icazetini verdi. Bizde girdik oturduk, ama 120 kilometrelik bölüm dışında kalan bölgede hiçbir hakimiyetimiz yok. Bu bölgeye giremedik.

Rusya ile Amerika politik bir adım atarak yeni bir denge oluşturdular. Buda nedir, burayı Rusya’ya terkederek Amerika, Türkiye’nin karşımda Rusya’yı bıraktı. Benim Rusya ile bilek güreşine girmeyeceğimi de bilerek. Bugün bu bölgede, benim karşımda Rusya-Amerika ikilisi var.

Benim burada tek başıma bölgeye hakim olmam halinde, askeri olarak ve her şeyiyle oluşturabileceğim güvenlik alanı, onlara kendimi teslim ederek yola çıktığım zaman elde edebileceğim sonuçtan çok çok farklıdır. Birinde hakim olarak bölgede fiilen varım, öbüründe dostum diye geçinenlerin benim adıma barış bölgesi çok farklı. Bu önemli bir ayrışımdır.

Bu sorunun çözümü için Türkiye, operasyona devam edeceğini açıkladı ancak bu o kadar kolay olmayacak. Son zamanlarda Rusya’dan da çatlak sesler çıkmaya başladı. ‘Amerika’yla zoru görünce yanaşmaya başladınız, kararınızı verin’ diyor hem Lavrov hem Putin.

Bütün olarak bakılırsa Güvenli Bölge’nin gerçek anlamda Güvenli Bölge olup olmadığı halen net değil. Ayn El-Arap’tan Amerika çekilmişti, 16 tane üsü vardı. Şimdi 6 tane üsse geri dönüyor ve 600 tane de asker göndereceğini ilan etti.

Amerika ‘çekildim’ dedi çekilmiyor, üstelik askeri varlığıyla geri dönüyor. Münbiç aynı şekilde. Rusya, buranın rejim toprağı olduğunu ve buradan çekilmeyeceğini dile getiriyor. Türkiye’nin politikalarıyla mütalaa edildiğinde işimizin hiçte kolay olmadığını gösteriyor, sıkıntıdayız.

Öte yandan, Suriye konulu Cenevre görüşmeleri sürüyor. Cenevre de ne olur? Bu müzakereden ne çıkar, kolay kolay bitmez bu iş. Esed rejimi, kendi halkına ‘bana biat edeceksiniz, benimle yaşayacaksınız başka da yapacak bişeyiniz yok’ diyor. Orada da toprak bütünlüğü sağlayacak bir adım atılamıyor.

İşin özü, her tarafta bilek güreşi var. Doğu Akdeniz de aynı şekilde, Rusya ile Amerika, boru hattı ve LPG enerji satış politikalarının bir uzantısı olarak birbirlerine giriyorlar.

BAŞ ATLAR’IN OYUN SAHASI: ORTADOĞU

Çözüm, görünebilir bir çözüm yok. Haklı mı güçlü, güçlü mü haklı? Ortadoğu Baş At güçlerin oyun sahası haline geldi. Bunun üstesinden gelebilecek uluslararası bir güçte yok.

Baş Atlar’ın kendi aralarındaki güç dengesinin esiri haline Ortadoğu’yu getirmiş bulunuyorsunuz. Petrol doğalgaz çok önemli, İran da çok önemli. Ortadoğu çok önemli, yeniden şekillendiriliyor. Biz toprak bütünlüğünden bahsederken Irak ikiye bölünmüş vaziyette, Suriye fiilen ikiye bölünmeye çalışılıyor. Yeni devletçikler burada ortaya çıkmaya başlıyor.

Bizi Sevr ile küçücük bir toprağa hapsetmek istediler. Türkiye Sevr’i çöpe attı ama Ermeniler ile Kürtler’in onlara vaat edilen devlet düşüncesini çöpe atamadı. Bu dert Türkiye’nin başından “Demokles’in Kılıcı” gibi başından hiç eksik edilmedi.

Gerçek anlamda güçlenmiş Türkiye olarak, bazı olaylar başka boyutlarda ele alınmalı. Normatif açıdan avrupa birliği devletlerinin seviyesine ulaşılabilirse Türkiye, artık kimse Türkiye’ye yan bakamayacaktır.

SEVR ANLAŞMASI’ VE MADDELERİ

Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 10 Ağustos 1920'de Fransa'nın başkenti Paris'in 3 kilometre batısındaki Sevr banliyösünde imzalanan antlaşmadır. İstanbul, Osmanlı’nın başkenti olarak kalacak, ancak Osmanlı Devleti’nin antlaşma maddelerine uymaması durumunda İstanbul Türkler'den alınacaktı. Çanakkale ve İstanbul Boğazı her zaman tüm devletlerin gemilerine açık tutulacak, uluslararası bir komisyon boğazları yönetecek; ancak bu komisyonda Türk üye bulunmayacaktı. Anadolu'nun doğusunda iki yeni devlet kurulacaktı. Ege Bölgesi’nin büyük bir bölümüyle İzmir Yunanlılar’a verilecektir. Ayrıca Midye-Büyükçekmece çizgisinin batısında bulunan Trakya bölümü de Yunanlılar’ın olacaktı. Arabistan ve Irak İngiltere'ye verilecekti. Antep, Mardin, Urfa ve Suriye Fransa'ya verilecekti. Ayrıca Adana'dan Kayseri ve Sivas'ın kuzeyine kadar uzanan bölge de Fransa'nın nüfusu altında bulunacaktı. İzmir bölgesi dışında bulunan tüm Batı Anadolu, Afyon'dan Kayseri'ye kadar olan bölümün güneyinde kalan topraklar İtalyan nüfuz bölgesi olacaktı. 

Daha uzlaşıcı, daha barışçı bir anlayış içinde dünyaya açılmak zamanı gelmiştir. Türkiye, operasyon konusunda kesinlikle haklıdır. Oradaki güvenli bölge konusunda mutlak şekilde haklıdır. Ama siz bunu başkalarını da inandırarak, gücünüzü de bu kapsam içinde ortaya koyarak sonuç alamadığınız ölçüde burada istediğinizi yapamıyor oluyorsunuz.

ERDOĞAN’IN AMERİKA SEYAHATİ UZLAŞININ GÖSTERGESİ

Diplomasiyi kullanabildiğiniz, bu manada karşı tarafı ikna edebildiğiniz vakit daha başarılısınız. İşte en son Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Amerika seyahati, bunun bir göstergesidir. Kopmak üzere olan bir ilişkiyi konuşarak kurtarabildiniz. Ama belki sorunlar çözülmedi ama en azından diyaloğunuz kesilmedi. Yüzde yüz kazandığınız savaş dahi barışla biter. Ama o barış adil olmadığında o barış yeni savaşların habercisidir. 

Misakı Milli bizden çalınmıştır, gasp edilmiştir İngiltere tarafından. Eğer Ortadoğu’da yeniden sınırların çizilmesi noktasına gidilecekse, heralde bunu 7 bin mil öteden gelipte bunu yapacak olan Amerika’nın yanında Türkiye’nin de tarihten de kalan hakları vardır. Gasp edilmiş benim topraklarım burada.

MİSAKI MİLLİ

Türkiye'nin sınırlarını belirleyen ve Türk milletinin yemini yani "milli yemin" anlamına gelen Misakı Milli, vatan topraklarının her yönden işgal edildiği bir dönemde 28 Ocak 1920'de toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi’ndeki oturumda kabul edilerek 17 Şubat 1920'de dünyaya ilan edildi.

Misakı Milli, gerek Osmanlı Devleti'nin o dönemki kurumları gerekse Ankara'da Erzurum ve Sivas kongrelerinden sonra başlayan Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığındaki Heyet-i Temsiliye'nin faaliyetleriyle bütünleşerek ortak bir aklın ürünü olarak ortaya çıktı.

Türk milletinin istiklaline kavuşmak için verdiği kararı belirten 6 madde, şöyle sıralanmıştı:

*Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür, kesinlikle bölünemez.

*Mondros Antlaşması imzalandığında işgal altında olmayan Osmanlı toprakları bölünmez bir bütündür.

*Mondros imzalandığı sırada işgal altında bulunan bölgelerin ve Arap topraklarının geleceğine, bu bölgede yaşayan halk karar verecektir. Halk oylamasıyla bu toprakların durumu belli olacaktır. Yani Araplar kendi geleceklerine kendileri karar vereceklerdir.

*Batı Trakya ve Kars, Ardahan ve Batum’un durumu, Arap bölgelerinde olduğu gibi yine halk oylamasıyla karara bağlanacaktır.

*Türkleri mali, idari ve siyasi yönden etkileyecek olan engeller yani uzun süredir ülkemizi her açıdan engeller nitelikte olan kapitülasyonlar kesinlikle kabul edilmeyecektir.

*İstanbul ve Çanakkale boğazlarının güvenliği ve tehlikeden uzak tutulması ile ilgili önlemler alınacak ve bu boğazların ticaret gemilerine açılıp açılmaması ile ilgili kararlar Türkiye ile birlikte ilgili devletler arasında yapılacak olan anlaşmaya göre belirlenecektir.

*Ülkemizde yaşayan Hristiyan ve diğer azınlıklara, diğer ülkelerde Müslümanlara tanınan haklar kadar hak tanınacaktır. Yani Müslümanların kullandığı haklar ile bu azınlıkların hakları eşit hale getirilecektir.

ADANA MUTABAKATI’NIN İÇERİĞİ

Adana mutabakatı, Suriye yönetiminin terör örgütü PKK ve uzantılarının kendi topraklarını kullanarak Türkiye'ye tehdit oluşturmasını önlemeyi amaçlıyordu.  Ancak 2011'den bu yana fiilen uygulanamıyor. Rusya Devlet Başkanı Putin, geçen ocak ayındaki Türkiye ile yaptığı görüşmede Adana Mutabakatı’nı gündeme getirmişti.

Suriye, 1980 ve 1990'lar boyunca PKK ve elebaşı Abdullah Öcalan'ın kendi topraklarında konuşlanmasına, eğitim kampları oluşturmasına, her türlü propaganda faaliyetine ve topraklarından Türkiye'ye dönük terör eylemleri gerçekleştirmesine izin verdi. Türkiye'nin 1996'da verdiği çok sert notaya rağmen PKK eylemlerini engellemeyen Suriye, su sorunu ve Hatay meselesini de sürekli gündeme getirerek Türkiye'yi uluslararası baskı altına almaya çalıştı. Dönemin hükümeti 1998 yılının ikinci yarısından itibaren Suriye'yi teröre destekten vazgeçirmeye dönük "kuvvet politikası" uygulamaya başladı. Uluslararası girişimler sonucu, Suriye yönetimini Türkiye'nin taleplerini karşılama noktasına getirdi ve 20 Ekim 1998 günü Adana'da bir araya gelen iki ülke heyetleri Adana Mutabakatı'nı imzaladı.

O dönem Türkiye'de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Mesut Yılmaz, Dışişleri Bakanı İsmail Cem'di. Suriye'nin başında ise Hafız Esad vardı. Adana Mutabakatı, Öcalan'ın Suriye'nin dışında olduğu ve bir daha asla girmeyeceği, yurtdışındaki PKK unsurlarının Suriye'ye dönemeyeceği, ülke topraklarındaki PKK kamplarının bir daha kullanılmayacağı ve tutuklanan PKK üyelerinin listelerinin Türkiye'ye verilmesi taahhütlerini içeriyordu.Mutabakat, Suriye tarafının kısa vadede yerine getireceği taahhütleri belirliyordu.

*Suriye kendi topraklarından Türkiye'nin güvenlik ve istikrarını tehlikeye atacak eylemlere izin vermeyecek. Suriye, PKK'nın silah, lojistik ve mali destek sağlamasına ve propaganda faaliyetlerine izin vermeyecek.

*Suriye, PKK'yı terör örgütü olarak ilan etmiştir. Suriye, diğer terör örgütlerinin yanı sıra PKK ve uzantılarının topraklarındaki faaliyetlerini yasaklamıştır.

*Suriye, PKK'nın topraklarında eğitim kampı kurmasını ve ticari faaliyetlerde bulunmasını yasaklamıştır.

*Suriye, PKK üyelerinin transit yollarla üçüncü ülkelere gitmesine izin vermeyecektir.

*Suriye, PKK liderlerinin topraklarına girmesini engelleyecek ve gümrük yetkililerine bunun için talimat verecektir.

Aynı mutabakat, tarafların bu taahhütlerin yerine getirilmesini sağlamak ve gözlemek için bazı mekanizmalar kurmasını da sağlıyor. İki ülkenin üst düzey güvenlik yetkilileri arasında doğrudan telefon hattı kurulması, diplomatik temsilciliklerde güvenlik işleri için özel temsilcilerin atanması bunlardan sadece birkaçını oluşturuyor.

RUSYA’NIN SURİYE ENDİŞESİ

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 21 sene önce imzalanmış ancak 2011'den bu yana işlerliği olmayan mutabakatı gündeme getirmesinin iki temel amacı olduğu kaydediliyor.

Birincisi, Ocak ayındaki görüşme öncesinde askeri hazırlıklarını tamamlayan Türkiye'nin tek taraflı bir müdahaleye kalkışıp Suriye sınırları içinde yeni bir cephe açmasını ya da ABD ile anlaşarak güvenli bölge oluşturmasını önlemeye çalışmak.

İkincisi, güvenlik kaygılarına saygı gösterdiği Türkiye'ye terörle mücadelede en doğru yolun Suriye yönetimi ile iletişim kurmak olduğu mesajını verirken, Suriye yönetimine de Türkiye'ye dönük terör tehditlerini önleme taahhüdünü anımsatmak.

Suriye'nin bu mutabakata uymaması durumunda Türkiye, BM Şartı'nın 51. maddesi de olmak üzere uluslararası hukuktan kaynaklanan birçok hakkı kullanabilirdi. Bu mutabakatın asıl önemi, Suriye'nin PKK'yı ve uzantılarını terörist olarak tanımlaması ve Türkiye'ye taahhütte bulunmuş olması.

TÜRKİYE’NİN BAŞARISI VE BÖLGENİN GELECEĞİ

Bugünkü dünya koşullarında zaten herkes birbiriyle savaş halinde. Dünyayı hakimiyeti altına alarak enerji kaynaklarını yönetmek isteyen küresel güçler, oyun sahasında yer alan bölgeleri kan gölüne çeviriyor.

Ortadoğu ve Suriye’de hakimiyet savaşlarının yaşandığı en önemli bölge olarak bugün karışıklık içinde. Başta İsrail’in güvenliği ve İran tehdidi, ABD ile Yahudi lobisinin birinci önceliği. Amerika’nın başını çektiği güçler, burayı kendisinin kontrol altında tutabileceği küçük parçalara bölmek istiyor. Diğer taraftan yüzyılı aşkın bir süredir sıcak denizlere inme hayali bulunan Rusya, Suriye’deki rejim işbirliğiyle amacına ulaşmak istiyor.

Terör koridoru dolayısıyla güvenliği açısından büyük tehdit altında olan Türkiye’nin, çıkar savaşlarının merkezinde nasıl hareket edeceği önemli. 40 yılı aşan bir süredir terörle mücadele eden Türkiye’ye bu mücadele, 450 milyar dolara mal oldu. Bu süreçte resmi yada sivil 40 bin şehit verildi. Türkiye, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sahadaki başarısını diplomasi yoluyla avantaja çevirmek istiyor. ABD’nin bölgedeki emellerini hayata geçirme hayalini bir süreliğine öteleyen Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü de sağlayabildiği takdirde, ABD ile Rusya’nın Suriye’den çekilmesi kaçınılmaz sonuç olacak, güney sınırımızdaki hakimiyet savaşları bir nebze olsun durulacaktır.