Avrupa’da yükselen ‘aşırı sağ’ın sonuçları ne olacak?

Dünyada yayılan Müslüman karşıtlığı, Neo-Nazi örgütleri ve aşırı sağın yükselmesi ile artıyor. Sağ kanadı temsil eden siyasetçiler, sosyal medyada kendine taraf bulmakta zorluk çekmeyen örgütlere müdahale etmezken, yaşanan ‘terör’ olaylarının sorumlusu ‘İslam’ olarak lanse ediliyor. İslam karşıtlığının ana hattını ülkesinde barındıran Almanya’dan başlayarak Avrupa’da ‘terör’e kısaca göz attık…

Avrupa’da yükselen ‘aşırı sağ’ın sonuçları ne olacak?

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa, kendi içerisine dönerek kaybını tazmin etmenin yollarını ararken ABD’den başlayarak dünyaya dalga dalga yayılan 1929 Ekonomik Buhranı, tüm dengeleri ‘sağcı’ partiler yönünde değiştirdi.
 
O günden bu yana Avrupa kendi birliğini sağlamış görünse de, dış politikadaki güçlü duruşunu içeriden baltalayan ‘aşırı sağcı’ ya da ‘Nazi’ci gruplarla “mücadele” etmek zorunda kaldı. Almanya’dan önce Avrupa, ardından ABD ve son olarak Avusturalya’da şiddet eylemleri, katliamlar ile baş gösteren ırkçılık ne silindi ne de silinmesi için yeterince çaba sarf edildi.
 
Küresel Terörizm Eylemi raporunda her yıl rakamlar azalmasına rağmen ülkeler bazında yayıldı. Son raporda, aşırı sağcı ya da ırkçı grupların terör eylemlerinde can kaybı veren ülke sayısı 71’e yükseldi.
 

ABD’de ilk eylem Oklahoma Eyaleti’nde 1995 yılında meydana gelen patlama ile başlarken, 11 Eylül saldırılarıyla zirveyi gördü. 1999 yılında İngiltere’nin başkenti Londra’da düzenlenen terör saldırısı tarihe geçerken; Fransa, Hollanda, Belçika, İtalya, Hırvatistan, İsveç, Çekya, Danimarka, Litvanya, Macaristan, Polonya, Avusturya, Yunanistan, Bulgaristan ve Finlandiya, Letonya’da 2000’lerde başlayan ‘sağ’ dalganın meclislerde kendine daha fazla yer bulmasıyla hem ırkçı söylemler hem de eylemler arttı.
 
2000’li yılların başında saldırılar bireyseldi, ülkelerin silahlanma politikaları daha sertti ve her ülke kendi içerisinde barındırdığı ‘aşırı’lara karşı bilinçli bir farkındalığına sahipti. Fakat, Başbakanlar, Bakanlar, Koalisyonlar ve Milletvekillerinin ülkelerde oluşturduğu ortam, ‘terör’ü besledi.

YENİ YÜZYILDA DEĞİŞMEYEN TEK FAKTÖR: TERÖR
 
Milenyum’un ardından geçen sürede; Almanya’da Keup saldırısı ile başlayan süreç, ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından belirli terör örgütlerine verdiği destek ile ‘İslamcı’ ya da ‘dinci’ olarak adlandırılmaya başlandı. Oysa, ülkeler içerisindeki analizler ve rakamlar bundan oldukça farklıydı. 2005 yılında Almanya Nazi sloganlarını yasaklarken, bu tür söylemler Danimarka ve ABD gibi ülkelerde, ‘düşünce özgürlüğü’ kapsamında korunmaya devam etti. Çok geçmeden, 2007 yılında Almanya’da oluşan yasal boşluk için Avrupa Konseyi Almanya’yı, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve göçmen hakları konusunda uyardı. Zira Almanya’dan yükselen ses, gelişen ve yaygınlaşan sosyal medya aracılığı ile İsrail’de bile kendisine yer buluyordu. Üstelik gözaltına alınanlar, Rusya kökenliydi ve sosyal medya aracılığı ile örgütlenmişti. Youtube’da fikirlerini ‘açık’ ve ‘özgür’ce paylaşan Neo-Nazi gruplara uzun süre etkili bir müdahale de gelmedi. ABD’nin Ortadoğu’da yürüttüğü dış politika terör örgütlerinin silahlanması, etkinliğini artırması ve geniş alanlara yayılmasında önemli rol oynadı. Sığınmacı krizi Avrupa’da ırkıçılığı üst noktaya taşırken, Yunanistan, Sırbistan, Hırvatistan gibi ülkelerde liderlerin karşılıklı atışmalarını da basına taşıdı. Nihayetinde, politikacıların öngöremediği bir handikap ülkeleri pençesine aldı; 90’lı yıllarda Sırp - Hırvat savaşından kaçan ya da farklı nedenlerle Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşamlarını sürdürmeye devam eden göçmenler, mültecilerle karşı karşıya geldi!
 
Almanya’da büyüyen Neo-Nazi tehlikesi, 2011 Oslo katliamı ile ‘aşırı sağ’ın etkilerini bir kez daha gözler önüne serdi. Amerika’nın Oak Creek kentindeki Sih Tapınağı’na yapılan saldırının failinin Neo-Nazilere bağlı bir Rock grubu üyesi olması, İsveç’in Trollhattan kentindeki Kronan okulu saldırganının aşırı sağcı görüşe sahip bir göçmen karşıtı olduğunun belirlenmesi, Finsbury Parkı yakınlarındaki bir camide namaz sonrası Müslümanların üzerine araç süren Darren Osborne’un Müslüman ve göçmen karşıtı ırkçı ve sağcı olması Avrupa’dan başlamak üzere tüm dünyada geniş yankı buldu. NSU 2.0 örgütünün dünya Neo-Nazi yanlılarını etrafında toplaması, Almanya’nın birçok kentinde Avrupa’yı ‘alam seviyesine ulaştıran gösteriler yapılması, İtalya’da futbola ‘terör’ eli değmesi, iktidar partilerinde Neo- Nazi’lerin tespit edilmesi, politikacı ve bürokratların ‘silah’ başvurusu yapmalarını gerektirecek saldırılara uğraması, gizli servis elemanlarının Neo-Nazi bağlantılarının tespit edilmesi, polis ve askeriye de Neo-Nazi yanlılarının yer alması yaklaşan tehlikenin yalnızca basına yansıyan kısmıydı.


 
467 Neo-Nazi üyesinin ‘kaybolması’nı açıklayamayan Almanya’da rakamlara göre 12.700 şiddete hazır Neo-Nazi yaşıyor. Florida’daki okul saldırısı, Pittsburg’da Sinagog’a saldırı, 1 Mayıs gösterilerinin bir Nazi propagandasına dönüşmesi, Almanya‘nın Halle kentinde düzenlenen saldırı, Neo-Nazi saldırılarında öldürülen Türkler’in avukatlığını yapanların aldıkları tehditler ve son olarak Yeni Zelanda’da yaşanan terör saldırısı ‘aşırı’lıkları zirveye taşıdı.
 
Avrupa’nın tamamında tırmanan muhafazakâr ve sağcı partiler, Macaristan’da ‘öz savunma birliği’ kurdu. Avrupa Birliği’nin (AB) yasama, denetim ve bütçe alanlarındaki belirleyici organı Avrupa Parlamentosu (AP) 28 ülkede sandık başına gitti ve Fransa, İngiltere ve İtalya’da zirve yapan aşırı sağ 751 üyelik parlamentoda 37 olan sandalye sayısını 58’e çıkardı. Seçimlerin ardından partiler pan-Avrupa güç bloğu oluşturmak için harekete geçti.
 
11 Eylül saldırıları ABD’nin dış politikasında önemli oranda kırılma yaratırken, yapılan son araştırmalarda, yaşayan Avrupa ve ABD’de Neo-Nazi’lerin birbirleri ile yakın ilişkide olduğu tespit edildi.
 
Yeni Zelanda saldırısı ise, İsviçre merkezli Neo-Nazi örgütlerini harekete geçirdi ve istihbarat ve güvenlik önlemlerinin alınmaması Anders Breivik’in Norveç’te 77 kişiyi öldürmesi ile sonuçlandı.


 
Avrupa’da Neo-Nazi öyle bir hal aldı ki; tehditler İngiltere Prensi Harry’e kadar uzandı. Sonnenkrieg Division (Güneş Savaşı Birimi) adlı İngiliz Neo-Nazi bir grubun üyeleri, 19 yaşındaki Michal Szewczuk ve 18 yaşındaki Oskar Dunn-Koczorowski Prens Harry’yi “farklı ırktan bir kadınla evlenmesi” nedeniyle ‘ırk haini’ ilan ederek öldürülmesi yönünde internet aracılığıyla propaganda başlattı. Sayfada, Prens Harry'nin kafasına silah doğrultulduğu ve 'Sonra görüşürüz, ırk haini' yazdığı görüldü.


 
Geçtiğimiz yıl aralık ayında Almanya Başbakanı Angela Merkel, göreve başlamasından bu yana ilk defa, çoğu Yahudi 1,1 milyon kişiyi katledildiği Polonya’daki Auschwitz Nazi Kampı’nı ziyaret etti. Ülkesinin yaşananlardan dolayı hala derin bir utanç duyduğunu söyleyen Merkel, ilk ziyareti vesilesi ile bölgenin korunması için Almanya adına 60 milyon Euro bağışta bulundu.
 
Avrupa’da 2020 yılının ilk Neo-Nazi skandalı ise Slovakya’da yaşandı. Yahudilere, Müslümanlara ve çingenelere nefreti ile bilinen, Slovakya’nın Nazi’lere bağlı eski devletini saygıyla anan, neo-Naziler için büyük yükseliş öngören Slovakya Bizim Halk Partisi’nin (LSNS) sandıktan ikinci sırada çıkmaya hazırlanıyor. Parti lideri Marian Kotleba, 29 Şubat’ta yapılacak seçimlere hazırlanırken, faşizmle itham edilmesine rağmen ‘oy verirken korkmanıza gerek yok’ söylemi ile ön plana çıkıyor.

Kaynak: DW Türkçe



SONUÇ:

Ülkeler bazında yaşananlar dışında dünya iki büyük savaşın ardından, sosyolojik, kültürel ve siyasal anlamda önemli değişim ve dönüşümler yaşadı. Sömürgeler ve emperyalizm arasında geçen zaman diliminde çeşitli halklar düşman ilan edildi ve insan hakları adına onlarca suç işlendi.

Batı ve Amerika’nın yeni yüzyılda gelişen Ortadoğu krizi ‘terör’ü tetikledi algısı yaratmaya çalışsa da, Müslümanlar’a yönelik ayrımcılık, ‘öteki’ne karşı tahammülsüzlük bugünün meselesi değildi. Irkçılık Batı’nın her dönem gündemindeyken, halen temellendirilmeye çalışılan ve dünyada yayılan savaş suçlarını görmezden gelen yeni bir siyasi görüş kendini aklamaya çalışsa da rakamlar her daim tam tersini gösterdi.

Yeni teknolojiyi çağının gençleri olarak bugün ‘terör’ örgütlerinin üyelerini oluşturan Z kuşağı jenerasyonu bilgisayar oyunları ile ‘öldürme’ye alıştırılırken, bunun sonuçlar Irak, Afganistan, Suriye’de sivil ölümleri olarak karşımıza çıktı. Yapılan araştırmalarda dünya genelinde ebeveynlerin yüzde 30’una yakın bir kısmı çocuklarının oynadıkları oyunların içeriklerine dair bilgi sahibi olmadıklarını belirtirken, ailelerin bu oyunlara karşı tutumlarında genel anlamda bir ilgisizlik olduğu da dikkat çekmiştir. Oysa, yine aynı araştırmada elde edilen bulgulara göre, şiddet içerikli bilgisayar oyunu oynayan çocuklarda; fiziksel, sözel, öfke, düşmanlık ve dolaylı saldırganlık eğilimi artarken, sosyal medyada örgütlenen gruplara katılımda da önemli oranda artış gözlemlenmiştir.

Oyunda şiddet düzeyindeki artış çocuklardaki saldırganlık düzeyini artırırken, çocuklarda ‘neo-çağrışımcılık’ adı verilen ve beyinde saldırganlık bağlantılarını artıran, gerçek hayatla oyunu bütünleştirerek, gerçek hayatta da benzer davranışlar sergileme oranını önemli ölçüde artırdığına dair elde edilen veriler; özellikle son 5 yılda düzenlenen ‘ırkçı’ saldırıların faillerinin davranışları ile bir kez daha kanıtlanmıştır.

Faillerin, saldırılarını örgütlendikleri sosyal medya ağlarında canlı yayınlarken, bu yayınlar sırasında yüzlerini göstermeye, bir ‘kahraman’ modeli çizmeye ve saldırıları meşru bir zemine oturtmaya özen gösterdikleri yapılan araştırmalarda elde edilen bulgular arasında.

BİLGİSAYAR OYUNLARI ÇOCUKLARIN GERÇEKLİKLE BAĞINI KOPARIYOR

İlk ticari bilgisayar oyunu Pong’un (1974) yayınlanmasının ardından geçen sürede üç boyutlu görüntülerle gerçek algısı oluşturulan, VR gözlüklerle desteklenerek beynin çalışma mekanizmasının aksine bir gerçeklik yaratan oyunlar, çevrimiçi oyunların artmasıyla zirveye ulaşmış ve aynı fikri, düşünceyi ya da ideolojiyi benimseyen on binlerce gence eş zamanlı olarak ‘saldırganlık’ aşılamayı başarmıştır.

Günlük hayatlarında oyunlarda yer alan davranışları modelleyen gençler, terör ve ırkçılığın kıskacında geçirdikleri zaman diliminde gittikçe körleşen sosyal duyguları ve nötrleşen duyusal algılarıyla terör örgütlerinin de aradığı ‘militan’ modeli haline gelmiştir.

Nitekim Almanya’da Neo-Nazi örgütünden ayrılarak, örgütlenmeye dair detayların yer aldığı "Babaların Vatanı! Ben neden Neonaziydim" (Mein Vaterland! Warum ich Neonazi war) kitabıyla, aşırı sağcı ve ırkçı terörün bilinmeyenlerini gözler önüne seren Eski Neo -Nazi Christian Weissgerber’in sözleri bu noktada oldukça önemli.

14 yaşında katıldığı örgütten kendi isteği ile ayrılan Weissgerber, özür dilemenin yaptıklarını affettirmeyeceğini düşünse de, İnsanların neden Nazi olduklarını anlamak istiyorsak, ‘normal bir Alman ailenin' kapalı kapılar ve jaluziler ardındaki günlük hayatına göz atmalıyız.” cümlesi Avrupa’da yükselen akımın temelini açıklaması bakımından fikir verecektir.

Özellikle Facebook’un kanatları altında genişleyecek alan, katılacak insan ve fon sağlayan, beyaz olmayan insanları "haşerat" olarak niteleyen 40’tan fazla grup, halen aktif olarak sayfaları kullanmaya devam ediyor. Nefret söylemini ırk, din ve cinsel yönelime ‘doğrudan saldırı’ şeklinde tanımlamasına rağmen terör propagandasına izin veren Facebook’un istatistiklerine göre, geçen yıl, 6 ay içinde 12,4 milyon 'saldırgan içerik' bulunurken, 2018'in ilk çeyreğinde de yaklaşık 2,5 milyon nefret söylemi yer aldı. Yeni Zelanda saldırısının ardından içerik kaldırma politikasını güncellemesine rağmen Facebook’ta halen aktif halde Neo-Nazi yanlısı içerik yapan sayfalar mevcut. Üstelik, bu yalnızca Facebook ile de sınırlı değil. Youtube, Sportify, i-Tunes da içerik politikalarında güncelleme yapan sosyal platformlar arasında.

Önümüzdeki şubat ayında Slovakya’da yeniden gündeme gelecek olan Neo-Nazi, Almanya’dan dünyaya dağılan terör gruplarının devletler ve hükümetler arasındaki yerini anlatması açısından kritik bir dönemeç.  Müslüman milletleri, ‘öteki’ gördükleri toplumları, göçmen ya da mültecileri ‘terörist’ olarak damgalayan Avrupa ve hatta Almanya’nın, Neo- Nazi temelli örgütlere karşı müsamahası kabul edilebilir olmamakla birlikte, buna ilişkin verilerin, haberlerin kamuoyu ile paylaşılmaması da anlaşılacak bir durum değil.

Avrupa’dan yükselen terör dalgası Müslümanları hedef göstererek genişlerken, ABD’nin ülkelerine saldırısı sonucu göç etmek zorunda kalan binlerce insanı ölüme sürükleyen ülkelerin geleceği, aşırı sağcı siyasetçilerin elinde.