Avrupa'da terör tedirginliği tansiyonu yükseltiyor

Dünyada terör saldırıları, görülmek istenin aksine etnik ayrışmalar üzerinden büyük tehdit oluştururken, terörü finanse eden kaynakların ülkelerinden geçişlerine göz yuman devletler yüzyılın en büyük sınavını vermeye devam ediyor. Ulusal güvenliklerini tehdit eden terör saldırılarına çözüm bulamayan özellikle Batılı devletleri gelecekte ne bekliyor?

Avrupa'da terör tedirginliği tansiyonu yükseltiyor

Abdullah Öcalan ve beraberindekilerin Lübnan'da aldıkları eğitimin ardından Ortadoğu’yu etkisi altına alan, kısa bir sürede uluslararası güçlerin de destekleriyle büyüyen terör hareketleri bugün dünyanın en büyük sorunlarından birisi. 

ABD’nin Irak’ı işgali 21. yüzyıl siyasetinin temellerinin neler olacağını işaret ederken, bölgenin işgalinden çok daha önce Irak, İran, Suriye ve Türkiye’de terör ve şiddet eylemleri gerçekleştiren PKK, Avrupa’nın da gündeminde.

Türkiye’de ilk olarak 1983 yılında düzenlediği terör saldırısında adını duyuran PKK’nın temeli, 1979’a kadar uzanıyor. Suriye’de kurulan PKK, 1998’e kadar bu bölgede kendisine bir taban oluşturduktan sonra, 1998 yılında Türkiye ve Suriye arasında imzalanan Adana Mutabakatı ile bölgeden çıkarılınca, Irak’ı kendisine üs olarak seçiyor. 

Kandil adı neredeyse her Türk vatandaşının bildiği bir temsil iken, Kandilli’den verilen talimatlarla Türkiye sınırları içerisinde düzenlenen terör saldırısı da, topraklarımızda PKK’nın oluşturduğu güvenlik tehdidinin en kuvvetli donesini oluşturuyor.

15 Şubat 1999 yılında, PKK terör örgütünün lider olarak benimsediği Abdullah Öcalan’ın, Kenya’nın Nairobi kentinde yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi ve yargılandıktan sonra müebbet cezası alması üzerine İmralı’ya gönderilmesinin ardından geçen sürede, örgütün faaliyetleri ABD’nin Irak’ı işgali ve Suriye’de tırmanan gerilim ile dünyaya yayıldı. 

Abdullah Öcalan Türkiye’de tutuklu iken avukatları aracılığı ile örgüte gönderdiği talimatlar üzerine Nisan 2002’de düzenlenen KADEK I. Kongresi, Suriye’de yaşanan ve Barış Pınarı Harekatı’nın da temelini oluşturan PYD (Partiya Yekitiya Demokrat / Demokratik Birlik Partisi)’nin kurulmasına zemin hazırladı. KCK yapılanmasının da zemini oluşturan bu yapılanma, kendi içerisinde Abdullah Öcalan’ın söylemlerini temel alan ve birbirinden bağımsız gibi görünse de eş zamanlı ve yönlü hareket ederek eylemlerine devam eden PKK terör örgütünün saldırılarını güçlendirdi. 

PKK çatısı altında PJAK, PYD, YPG ve KCK örgütlenmeleri ile Avrupa Birliği ülkeleri başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde ‘meşru’ Kürt hareketi olarak sempatizan toplayan örgüt, özellikle Türkiye’de kanlı saldırılarına da böylece destek buldu. 

Irak Savaşı’nın kaosu henüz dinmemişken, 2011 yılınan itibaren yaşanan siyasi gelişmelerle ve iç savaş tehdidinin oluşturduğu otorite boşluğu, ABD’nin DEAŞ ile mücadele için Suriye’ye operasyon düzenleyeceğini duyurmasıyla PKK/KCK terör örgütüne de geniş bir alanda faaliyet gösterme imkanı verdi. 

DEAŞ’ın Suriye’de faaliyet gösterdiği günlerde, PKK’da, PYD/YPG eli ile ‘DEAŞ’la mücadele’ kisvesi altında kontrol altında tuttuğu alanlarda özerk yapı oluşturma faaliyetlerine girişti ve bölgesel istikrarsızlığı da arkasına alarak Suriye’nin kuzeyindeki toprakların bir kısmına el koydu. ‘Kanton’ olarak tanımlanan bu bölgelerde hem güçlenen hem de demografik yapıyı terör tehdidi ile yeniden düzenleme hareketine girişen PYD/YPGÜ; bölgenin Arap, Türkmen halkı göçe zorladı, tapu ve nüfus kayıtlarının bulunduğu binaları kundakladı, mülklerine el koydu ve mevcut bütün belgeleri yok etmekle kalmayıp, Türkiye sınırındaki illere de bu bölgeden saldırılar düzenledi. 

Suriye’de kaos hakimken ve DEAŞ’a karşı dünya genelinde aynı görüş benimsenmişken, aynı duruş ve tanımlama ne PKK ne de PYD/YPG için mümkün olmadı. “Flight of Icarus? The PYD’s Precarious Rise in Syria” ve “Syria’s Kurds: A Struggle Within a Struggle” gibi Batı kaynaklı nadir çalışmalarda PYD/YPG alenen PKK terör örgütünün uzantısı olarak görülürken; kendisini bölgedeki süper güçlere iyi bir alternatif olarak sunma politikası yürüten terör örgütü ile siyasi - askeri angajmanlarını sürdürmek isteyen Batılı devletler bu tanımı görmezden gelmeyi tercih etti. 

AVRUPA’NIN GÖZÜ NE ZAMAN AÇILDI?

2015 yılında ABD’nin Suriye’de faaliyet gösteren terör örgütü DEAŞ’a yönelik operasyon düzenleme kararının ardından 2000 kadar Amerikan askerini bölgede konuşlandırması, PKK bağlantılı PYD/YPG’nin de elini kuvvetlendirdi. 

Amerika’nın bölgede düzenlediği operasyonlara ‘destek’ veren YPG, yalnızca ABD değil, Fransa başta olmak üzere diğer Batılı devletlerin de bu bölgede kendisi ile siyasi angajmanlar kurması için alt yapı oluşturdu. Hollande ve Macron ile Elysee Sarayı’nda bir araya gelen PYD Eşbaşkanları, bu görüşmelerde yalnızca beden dilleri ile değil, seçtikleri kıyafetler ile de mesajlarını iletmek fırsatını kaçırmadı. 

Kandil ve Gara’da eğitim aldıktan sonra Suriye’de Salih Müslim ile birlikte Kürt Demokratik Birlik Partisi (PYD) Eşbaşkanlığı görevi üstlenen Asya Abdullah ve Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) komutanlarından Nesrin Abdullah’ın dönemin Cumhurbaşkanı Hollande ile görüşmesi dünya basınında geniş yankı buldu. Dünya kamuoyunda, görüşmenin kendisinden çok, Nesrin Abdullah’ın kamuflaj ile Cumhurbaşkanı’nın karşısına oturması tartışıldı. Görüşmelerin DEAŞ’ın Paris’te düzenlediği saldırıların akabinde gerçekleşmesi, Avrupa’nın temel aldığı politikaları da kısmen destekliyordu. 

2015 yılında ve 2017 yılında Avrupa’da gerçekleşen görüşmelerden destek alan ve ABD’nin bölgedeki gölgesi altında faaliyetlerine hız veren YPG/PYD’nin, Suriye’deki kaotik düzenden de faydalanarak bölgede faaliyet yürüttüğü kantonları birleştirme çabası Türkiye’nin düzenlediği Fırat Kalkanı Harekatı ile önlendi. 

Bu sırada PYD, ‘Demokratik Özerk Yönetimi, Rojova Halk Meclisi gibi isimler altında, Berlin, Bremen, Belçika, Benelüks, İngiltere, Çek Cumhuriyeti, Fransa, İsveç, Danimarka ne Norveç’te ofis ve temsilcilikler açmaya, terör diplomasisi yürütmeye devam etti. 

Nitekim Kasım ayında yapılan bir açıklama ile 2013’ten bu yana Almanya’dan 300’e yakın kişinin PKK/YPG saflarına katıldığı açıklandı. Bu açıklamada dikkat çeken ise ilk kez Avrupa’ı bir devlet tarafından yapılan açıklamada, PKK ve YPG isimlerinin yan yana telaffuz edilmesi oldu. Üstelik açıklama Anayasayı Koruma Teşkilatınca yapılıyordu. 

Bunun sebebine şöyle bir baktığımızda ise, ABD’nin bölgedeki rolü Avrupa’nın uyanışında büyük önem taşıyordu. 2018’in Aralık ayında Suriye’den çekileceğini açıklayan ABD, kontrollü çekilme hareketini başlattığı anda, bölgedeki askeri düzen ve dengeler tamamen değişiyordu. ABD Başkanı Donald Trump’ın, NATO’nun Suriye’de istikrarı sağlamak ve DEAŞ’la mücadele konusunda özellikle madden üzerine düşeni yapmadığına dair açıklaması ise ABD’nin çekilme kararının temelini oluşturuyordu. 

ABD’ye tepkiler de gecikmedi. İlk olarak Fransa ve İngiltere DEAŞ tehdidinin bölgede devam ettiğine dair açıklamalarını Almanya, ‘DEAŞ’la mücadeleye zarar vermek riski’ olarak yorumluyordu. ABD üslerinden faydalanarak bölgede YPG/PYD’ye de askeri destek sağlayan Avrupalı devletlerin dışında, İsrail ve Rusya’da ABD’nin çekilme kararından rahatsızdı. Bu rahatsızlığı, ‘ABD bizi arkamızdan bıçakladı’ sözleri ile yorumlayan YPG, Arap ve Süryani gruplardan oluşan, Suriye Demokratik Güçleri’nden başkası değildi. Üstelik, SDG Sözcüsü Gabriel’in yaptığı, ‘ABD, bölgeye Türkler tarafından herhangi bir askeri operasyona ,izin vermeyecekleri konusunda garanti vermişti’ açıklaması, bölgede güç dengelerinin ne yönde değiştiğine dair önemli bir ipucu da veriyordu. 

Siyasi - askeri angajmanların bir anda değiştiği, hesapların tersine döndüğü ve terör tehdidinin Türkiye sınırlarını aşarak Avrupa topraklarını tehdit etmeye başladığı bu kararın ardından Rusya ve ABD ile bölgedeki operasyona ilişkin görüş birliğine varan Türkiye, Barış Pınarı Harekatı için düğmeye bastı. 

Barış Pınarı Harekatı da tıpkı Fırat Kalkanı’nda olduğu gibi Batılı devletler tarafından tepki ile karşılanırken, Avrupa’da Türkler’e karşı yaşanan hareketlilik ve saldırılar da arttı.

Başta Almanya olmak üzere İngiltere, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde Türkler’e yönelik şiddet, saldırı ve kundaklama artarken sessizliğini koruyan hükümetler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘kapıları açarız’ açıklamasının ardından ısrarla kabul etmekten kaçındığı terörle mücadele ile bir kez daha yüzleşmek zorunda kaldı. 

NATO’ya bağlı devletlerin ortak hedefler doğrultusunda hareket etmesi gerektiği Macron tarafından dile getirilirken, Merkel ABD’yi yeniden bölgeye çekmek amacıyla NATO^yu güçlendirmek için maddi desteği artıracaklarını duyurdu. 

Peki Avrupa’yı ortak bir söylem üzerinde birleştiren neydi?

Türkiye’nin bölgede YPG/PYD güçlerine karşı yürüttüğü operasyona DEAŞ terör örgütü mensuplarının serbest kalma tehlikesi nedeniyle karşı olduklarını ve Avrupa’da tehdit olabilecek bu durumun kabul edilmeyeceğini ısrarlar vurgulayan Batılı Devletlerin; siyasi alanda ‘özgürlük’ tanıdığı, askeri alanda destek verdiği ve ülkeler bazında sempatizan toplamasına olanak sağladığı PKK/YPG’nın, binlerce DEAŞ’lıyı serbest bıraktığı açıklaması bölgedeki diğer bir süper güç Rusya’dan geliyordu. Moskova Pedagoji Devlet Üniversitesi Tarih ve Siyaset Enstitüsü Müdürü Dr. Vladimir Şapovalov’un yaptığı açıklamaya göre, serbest bırakılan DEAŞ’lılar, hem Rusya hem de Avrupa ülkeleri açısından ciddi terör tehdidi oluşturuyordu. Şapovalov Avrupa’ya bir de uyarı yapıyordu; “Bölgede düzeni sağlamaya engel olmayın!"

SONUÇ:

Suriye sınırları içerisinde kendisine yer bulan ve Türkiye başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde terör eylemleri gerçekleştiren PKK, 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın yakalanarak Türkiye’ye getirilmesinin ardından bu bölgeden Irak’ın Kandil bölgesine geçti. 

Türkiye’de 30 binden fazla insanın ölümünün bizzat sorumlusu olan PKK, Suriye’de yeniden yapılanmanın yollarını ararken, başta terör örgütü ile bağlantısını gündeme getirmeyen Kürt Demokratik Birlik Partisi (PYD) üzerinden Batılı devletler ile temasına da devam etti. 

Hollande, Macron gibi liderlerle görüşerek dünya kamuoyunda önemli yer tutan PYD/YPG mensupları, ABD’den de Türkiye’nin bölgede herhangi bir faaliyet göstermeyeceğine dair aldıkları söz üzerine, Suriye’nin kuzeyinde kendi kantonlarını kurmaya ve bu kantonları bir araya toplamaya çalıştı. 

ABD’nin çekilme kararı ve Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı Harekatlarıyla bölgede istedikleri terör koridorunu oluşturamayan YPG/PKK, kendilerine destek veren ülkelerde gösteriler düzenlemeye başladı. Ekim ayında başlayan ve ülke sayısı artan bu gösterilen Avrupa’nın da bir anda gündemine oturdu. 

İsveç, İtalya, Belçika ve Norveç’teki eylemlerde bıçakla, taş ve sopalarla Türkler’e saldıran PKK yandaşları, Fransa ve İngiltere’de de saldırılarını sürdürdü. Almanya’da camilerin kundaklanması ile gerilim tırmanırken, Avrupa’nın terör örgütü listesinde yer almayan PKK yandaşlarının eylemlerinde polis müdahalesi olması dikkat çekti. Avrupa’da PKK’nın çatı yapılanması olan KCDK-E tarafından sürekli olarak kışkırtılan eylemlerde Öcalan fotoğrafları, HDP flamaları eylemlerin doğrudan PKK ile bağlantısını da kanıtlıyor. 

Avrupa Polis Teşkilatı (Europol) raporunda, ‘yasal’ gösterilerine izin verilen terör örgütü mensuplarından YPG/PKK şeklinde bahsedilirken, siyasi düzlemde Türkiye’nin Kürtlere yönelik saldırısı olarak lanse edilen Barış Pınarı Harekatı, Batılı ülkelerin ikircikli tutumunu da gözler önüne seriyor. 

Avrupa çapında devlet ve STK’lardan destek almasına rağmen kriminal faaliyet yürüten ne büyük illegal örgütlerden birisi olan PKK, desteklenmeye devam ettiği sürece; baskı yoluyla haraç toplama, adam kaçırma, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı, fuhuş, özel ve kamusal mülklere saldırı kundaklama, terör propagandası yapma ve terörü finansa etme faaliyetlerine artarak devam edecektir. 

11 Eylül saldırılarının ardından dünyaya ağır yaptırımlar uygulayan ABD, terör saldırılarının ardından ulusal güvenirliği düşen AB ülkeleri ve Avrupa, teröre verdikleri destek ile, ayrılıkçı terör örgütlerinin 2014 yılında düzenlediği saldırıların pik yapmasını tetiklemekle kalmamış, aynı zamanda ‘integrizm’e (radikallik) de meşruiyet kazandırmıştır. Terör saldırılarının ortaya çıkardığı bir diğer sonuç ise Avrupa’nın, göründüğünden daha kırılgan olan demokrasileri yeni nesil terör saldırıları ile karşılaşmaya hazır değil.