Avrupa’da kriz derinleşiyor!

Büyük yıkımlar getiren ve onarılmaz acılara yol açan 1'inci ve 2'inci Dünya Savaşı'ndan 12 yıl sonra 6 Avrupa ülkesi hem Avrupa bütünlüğünü sağlamak hem de Avrupa ülkeleri arasında süregelen ve savaşa neden olan sorunları çözmek adına bir araya gelerek Avrupa Birliği'nin temellerini attı. Fakat Avrupa bütünleşmesini sağlamak adına yola çıkan ülkeler bugün giderek derinleşen ve kronikleşen bir dizi kriz ile karşı karşıya.

Avrupa’da kriz derinleşiyor!

Büyük yıkım ve acılara yol açan 2’inci Dünya Savaşı’ndan 12 yıl sonra 6 Avrupa ülkesi, birlikte Avrupa kıtasının geleceğini değiştiren bir adım attı. Almanya ve Fransan’nın önderliğinde Belçika Lüksemburg, Fransa, Hollanda ve İtalya’nın devlet temsilcileri 25 Mart 1957 yılında bugünkü Avrupa Birliği’nin temellerini atan Roma Antlaşması’nı imzaladı. 1 ve 2’inci Dünya Savaşı’nın iki azılı düşmanı olan Almanya ve Fransa, Roma Antlaşması ile aslında Avrupa ülkeleri arasında yeni bir savaşın yaşanmasının önüne geçmeye çalıştı.

25 Mart 1957, Roma Antlaşması'nın imzalandığı salonda Almanya Başbakanı Konrad Adenauer (solda) ve heyeti.

 

"Roma Antlaşması ile kıta Avrupasında yeralan ülkeleri bir şemsiye altında toplamayı hedefleyen Almanya ve Fransa böylelikle ortak bir pazar oluşturmayı ve ekonomik politikaları adım adım birbirine uyumlu hale getirmeyi amaçladı. Üye devletler, gümrük birliği oluşturmak, iç ticari engelleri ortadan kaldırmak, nükleer enerjinin barışçıl amaçlarda kullanılmasında sıkı işbirliği yapmak, mal, kişi, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımını sağlamak gibi kararlar aldı. Temelde ise amaç Avrupa bütünleşmesiyle birlikte var olan çekişmeleri ve savaşları ortadan kaldırmaktı."

Ekonomide, siyasette, askeride, ticarette ve dahi birçok alanda Avrupa bütünleşmesini öngören ve bütünlük esasına göre politikalar geliştiren Avrupa Birliği (AB) bugün çözülmeyi bekleyen pek çok kriz ile karşı karşıya. 20’inci yüz yılın son çeyreğinde bir “Avrupa Federasyonu” veya “Avrupa Birleşik Devletleri” hayali gören Batı Avrupa’daki bütünleşme hareketi, son 20 yıldır durgunluk içinde. Fakat AB’nin içerisinde olduğu durgunluk birliğin dağılma sürecine girdiğini göstermiyor. Dağılmadan ziyade daha doğru bir ifadeyle çözülmeyi bekleyen krizlerden ötürü AB’nin bir ara döneme girdiği daha doğrudur.

AB’NİN KARŞI KARŞIYA OLDUĞU KRİZLER

Temelde Avrupa bütünleşmesini sağlamak amacıyla kurulmuş olan Avrupa Birliği, günümüzde acil çözüm bekleyen sorunlarla karşı karşıya. Acil çözüm bekleyen krizlerin başında üye ülkelerin ve AB vatandaşlarının örtülü veya açık biçimde bütünleşme hareketine dayalı gelecek perspektifini yitirmiş olmaları geliyor. Avrupa Birliği vatandaşları arasında bütünleşme hareketinin gelecek perspektifinin ortadan kalkmasına neden olan etkenler, birlik devletleri arasındaki dayanışmanın azalması, Euro bölgesindeki sorunlar, mülteci akını, artan yabancı düşmanlığı, İslamofobi ve aşırıcı milliyetçi siyasi partilerin güçlenmesidir. Birlik vatandaşlarının bütünleşmeye olan güvenlerinin tekrardan sağlanması ve Avrupa Birliği’nin geleceği, büyük ölçüde üye devletlerin bu sorunların çözümü konusunda alacakları tutuma bağlı olarak şekillenecektir.

AB’Yİ VURAN EKONOMİK KRİZ

Temelinde ekonomik refahı öngören Avrupa Birliği’ndeki durgunluğun başlıca sebebi ekonomidir. Birlik 2004 yılında 10 ülkenin katılımıyla birlikte ortaya çıkan ekonomik sıkıntıları henüz aşabilmiş değil. 2004 yılında çoğunluğunu Varşova Paktı, SSCB ve Yugoslavya ardılı ülkelerin oluşturduğu 10 ülkenin AB’ye katılımı ekonomiyi ve bütünleşmeyi sarsarken 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya’nın 2013 yılında da Hırvatistan’ın birliğe katılması refah toplumu özelliklerinin ortadan kalkmasına ve kıta Avrupası vatandaşları arsında AB’ye yönelik negatif düşüncelerin güçlenmesine neden oldu.

Sınırsız ve istikrasız genişlemeyle birlikte ekonomik sıkıntılarla yüzleşen Avrupa Birliği Euro bölgesinin dinamiklerini, 2008 yılında patlak veren global ekonomik kriz temelinden sarstı. Krizin ardından birçok ülkede enflasyon, faiz, bütçe açığı ve dış borcun ulusal gelire oranı Maastricht Kriterlerinden sapma gösterdi. Ekonomik kriterlerde dengeyi sağlayamayan ilk ülke Yunanistan oldu.

“Maastricht Kriterleri, AB ülkeleri arasında Şubat 1992’de imzalanmış ve Maastricht anlaşması ile tespit edilmiş ekonomik kriterler bütünüdür. Genel anlamda AB’ye üye ülkelerin Ekonomik ve Parasal Birliğe katılabilmeleri için gerekli şartları ortaya kaymaktadır. Kriterler; *Toplulukta en düşük enflasyona sahip (en iyi performans gösteren) üç ülkenin yıllık enflasyon oranları ortalaması ile, ilgili üye ülke enflasyon oranı arasındaki fark 1,5 puanı geçmemelidir. *Üye ülke devlet borçlarının GSYH’sına oranı %60’ı geçmemelidir. *Üye ülke bütçe açığının GSYH’sına oranı %3’ü geçmemelidir.”

Maastricht Kriterlerini sağlayamayan Yunanistan’ın AB’den çıkarılması gerekirken Euro bölgesine zarar vermemesi için Yunanistan, cömertçe yarımlarla kurtarıldı. IMF (International Monetary Fund) ile birlikte Yunanistan için büyük bir kurtarma planı uygulayan AB böylelikle Avrupa bütünleşmesine zarar verecek olan Euro’nun değer ve AB’nin imaj kaybını önlemiş oldu. Fakat 2008 ekonomik krizi sadece Yunanistan’la sınırlı kalmayarak İspanya, Portekiz, İtalya ve hatta Fransa’yı da derin bir şekilde etkilemiş oldu. Birliğin kurucu ülkelerinin dışında yeni dahil olan ülkeler de ekonomik kriz nedeniyle büyük sıkıntılar yaşadı.

Euro’nun değer ve Avrupa Birliği’nin imaj kaybını önlemek amacıyla Yunanistan’a bonkör şekilde ekonomik yardım uygulayan AB, diğer taraftan da Yunanistan’ı doğu ve batı arasında bir tampon bölge olarak tutmayı amaçlıyor. Ayrıca Avrupa ülkelerinin tamamının tek ve vazgeçilmez olarak üzerinde birlik sağladığı konu hepsinin ‘Antik Yunan Medeniyetine’ ait olduklarını savunmasıdır. Bu bağlamda Antik Yunan Medeniyeti’nin mirasçısı olan Yunanistan Avrupa ülkeleri için vaz geçilmezdir.

 

MÜLTECİ AKINI VE BREXİT

Avrupa Birliği’ndeki durgunluğun bir diğer nedeni ise 2010 yılında patlak veren Arab Baharı ile siyasi açıdan istikrarsızlaşan Suriye, Mısır ve Libya gibi ülkelerden AB ülkelerine yönelen mülteci akını oldu. Mülteci akınının etkilerini hafifletmek isteyen AB öncelikle aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ülkelerle Geri Kabul Anlaşmaları imzaladı. Birlik içerisinde mültecilerin dolaşımını engellemek için de Schengen müktesebatı ile bağdaşmayan biçimde kimi ülkelerde iç sınırlarda pasaport kontrolü uygulamasını devreye soktu. Schengen’e dahil olan 22 AB ülkesinde “kazanımların kaybı” anlamına gelecek şekilde bir geriye gitme yaşandı. Mülteci akınıyla mücadele edebilmek için kimi ülkeler sınırlarına duvar örme ve dikenli tel çekme gibi aşırı uygulamalar yürürlüğe kondu.

Mülteci akınının önlenememesi, birliğin kesin çözümler üretememesi ve olumsuz gelişmelerin siyasete yansıması AB üyesi ülkelerde yabancı düşmanı, aşırı milliyetçi, popülist siyasi partilerin kamuoyu desteğini arttırdı. Macaristan ve Polonya’da popülist hükümetler iş başına gelirken Avusturya’da aşırı milliyetçi Özgürlük Partisi (FPÖ) iktidar ortağı oldu.

Ekonomik krizlerle ve mülteci akınıyla boğuşan AB’ye bir darbede birlikten ayrılma müzakereleri gerçekleştiren İngiltere’den geldi. İngiliz siyasetçilerin popülist politikaları gölgesinde 23 Haziran 2016’da referanduma giden İngiltere’de hiç beklenmedik bir şekilde, ayrılmak isteyenlerin oranı 635 bin farkla yüzde 52’ye ulaştı. İngiltere’nin ayrılık talebinin gerçekleşmesi her ne kadar Avrupa Birliği’nin dağılacağı anlamına gelmesede diğer birlik ülkelerinin bütünleşmeye yönelik olumsuz görüşlerini daha da güçlendirecektir. Diğer taraftan müzakereleri devam eden Brexit gerçekleşirse AB’nin içerisinde olduğu ekonomik kriz daha da derinleşecektir. Zira, İngiltere’nin GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) büyüklüğü, AB’nin en yoksul 19 ülkesinin toplamına eşit seviyededir.

AB VE NATO

Avrupa Birliği ülkeleri 1998 yılında Saint Malo Mutabakatı ile NATO’dan bağımsız olarak ortak savunma örgütlenmesi oluşturmaya başladı. Fakat ortaya çıkan örgütlenme, üye ülkelerin askerlerinin barış gücü operasyonlarında görevlendirilmesinden öteye geçemedi.

Fransa 1998 yılından beri AB’nin NATO’dan bağımsız bir savunma örgütlenmesi görüşünü savunuyor. Bağımsız bir savunma örgütlenmesi görüşünü savunan Fransa’nın devlet başkanı Macron geçtiğimiz haftalarda NATO’nun beyin ölümün gerçekleştiğine dair açıklamalarda bulunmuştu. Bağımsız bir savunma örgütü kurulması için temel atmaya çalışan Fransa, AB ülkeleri arasındaki ayrılığı daha da derinleştirecektir. Zira, günümüzde 28 AB ülkesinin 22’si, ABD patronajındaki NATO’nun üyesidir ve Doğu Avrupa ülkeleri Rus tehdidi altında olması da göz önüne alınırsa tamamen NATO’dan kopmak veya bağımsız bir yapılanmaya gitmek mümkün değildir.

Diğer taraftan ABD Başkan’ı Donald Trump, 2018 yılında Avrupa ülkelerinin NATO bütçesine yaptıkları katkıyı eleştirmişti. Trump, diğer NATO ülkelerinin ABD’den faydalandığını ve askeri harcamalarını yüzde 2’ye çıkarma sözünü yerine getirmediklerini belirtmişti. NATO ülkelerinden Trump’un eleştirilerine en fazla maruz kalan ülke Almanya oldu. Trump’un açıklamalarının ardından Almanya, NATO’nun bütçesine sağladığı yüzde 14,8’lik katkısını yüzde 16,35’e çıkaracağını açıklamıştı.

SONUÇ: AB’NİN GELECEĞİ İÇİN DAHA GENİŞ MUTABAKATLAR GEREKİYOR

Birliğin ilk kurulduğu günden beri Avrupa bütünleşmesinin temel yönlendiricisi Fransa oldu. 1990 yılında iki Almanya’nın birleşmesi ve ardından da Orta ve Doğu Avrupa’daki ülkelerin AB’ye katılımı sonrasında Almanya dominant hale geldi. Bu durumun başlıca nedeni ise Almanya’nın ekonomik olarak güçlenerek Fransa’yı geride bırakmasıdır.

AET’nin kurulduğu 1957 yılından beri Avrupa bütünleşmesini Almanya ve Fransa ortak yönlendirmiştir. Fakat günümüzde Avrupa bütünleşmesinin karşı karşıya olduğu çatlakların ciddiyetinden dolayı Almanya ve Fransa’nın sağlayacağı herhangi bir işbirliği yeterli olmayacaktır. Ayrıca iki ülkenin yönetim ideolojisi olarak farklı olması da bunu göstermektedir. Nitekim Fransa “Devletler Avrupası” görüşünü savunurken, Almanya “siyasi birleşme” görüşünü savunuyor.

Bugüne kadar gerçekleşen tüm önemli gelişmeler Fransa ve Almanya’nın uzlaşması sonucunda mümkün olabildi. Fakat Avrupa’nın karşı karşıya olduğu krizlerin derinleşmesinden ve tüm üye ülkeleri etkilemesinden ötürü diğer üye ülkelerin de içerisinde olduğu geniş kapsamlı bir mutabakat sağlanmalı. Nitekim son 20 yıldır yaşanan durağanlığın ve devasa sorunların çözümü daha geniş bir mutabakatı zorunlu kılıyor.

Diğer taraftan AB’nin karşı karşıya olduğu bir diğer kriz ise 56 yıldır hiçbir gerçek gösterilmeksizin Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin uzatılmasıdır. Türkiye, Karadağ ve Sırbistan ile tam üyelik müzakerelerini yürüten AB, Karadağ ve Sırbistan’a 2025 yılında tam üye olarak katılmaları taahhütünde bulunurken Türkiye aynı şekilde yanaşmamaktadır. Bu bağlamda uzun yıllardır Türkiye ile yaşanan üyelik krizinin çözümü için iki senaryo mevcuttur. İlk senaryo, Türkiye’ye yönelik yapılan haksız tutumun kabul edilmesi ve 2025 yılında Türkiye’ye tam üyelik taahhütünün yapılmasıdır. İkinci senaryo ise Türkiye-AB ilişkilerin kısmi revizyonların yapılmasıdır. Türkiye ile AB arasındaki Geri Kabul Anlaşmasının yürülüğe girmesi, vize muafiyetinin gerçekleşmesi ve gümrük birliğinin güncenlenmesi yapılması gereken önemli revizyonlardandır. Aksi takdirde Cumhurbaşkan’ı Erdoğan’ın da Birleşmiş Milletler Genel Kurulun’da da belirttiği gibi Türkiye müzakere masasından kalkacaktır. AB’den tamamen ümidin kesilmesinin ardından Türkiye, Rusya ve Çin ile işbirliği gerçekleştirerek Avrasya eksenine kayacaktır.