Avrupa borç krizinin Türkiye’ye etkisi

Avrupa Birliği ülkelerinin ekonomilerinde yaşanan olumlu veya olumsuz durumlar Türkiye’de de hissedilmektedir. AB’nin uzun zamandır içinde olduğu borç krizinin şimdi geldiği durumu incelemek için geçmişten günümüze olan gelişmelere bakmakta fayda var.

Avrupa borç krizinin Türkiye’ye etkisi

Euro bölgesi veya Euro alanı, ortak para birimi ve yasal ödeme aracı olarak euroyu seçen 19 Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkenin oluşturduğu ekonomik ve parasal birliğe verilen isimdir. 1 Ocak 1999’da kurulan bu birlikte Almanya, Avusturya, Belçika, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İrlanda, İspanya, İtalya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Portekiz, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan bulunmaktadır. Birleşik Krallık ve Danimarka ise kriterleri karşıladığı halde Maastricht Anlaşması’ndaki ayrıcalıklara dayanarak euroya geçmeyen ülkelerdir. Andorra, Monako, San Marino ve Vatikan gibi ülkeler ise, AB üyesi olmamalarına karşın yapılan antlaşmalar çerçevesinde Euro kullanmaktadır. Karadağ ve Kosova ise AB ile herhangi bir antlaşma imzalamadan Euro kullanmaktadır. Bugüne kadar bu birliğe dahil olan hiçbir ülke, bölgeden ayrılmamıştır ve bu yönde herhangi bir hüküm de bulunmamaktadır.

Merkez Bankası nasıl işliyor? 

Euro bölgesinin para politikalarını, Frankfurt Almanya merkezli Avrupa Merkez Bankası (ECB) yürütür. Döviz operasyonlarını yönlendirerek ödemeler sisteminin düzgün çalışmasını sağlayan Avrupa Merkez Bankası, ayrıca Euro’yu üye ülkelere ihraç eder ve korur. Bankanın görev tanımının içerisinde, üye ülkelerde fiyat istikrarı sağlamak ve faiz oranlarını belirlemek de yer almaktadır.

Avrupa Merkez Bankası, tam bağımsız olarak çalışır ve üye ülkeler hiçbir şekilde bu kuruma müdahale edemez. Ancak buna rağmen, AB üyesi ülkeler banka ile yakın iş birliği içerisinde çalışmaktadır.

2013 yılında Hırvatistan’ın katılımıyla sayısı 28’e yükselen AB, siyasi ve coğrafi olarak genişlerken bir yandan da ‘gümrük birliği’, ‘ekonomik birlik’ ve ‘parasal birlik’ gibi ekonomik bütünleşme aşamalarını da tamamlıyor. Bu anlamda ‘Euro bölgesi’ oluşturulması için önemli adımlar atıldı. Ancak Maastrict ölçütleri (enflasyon, kamusal bütçe açığı, kamu kesimi borç oranı, faiz haddi ve döviz kuru değişimi ile ilgili yakınlaşma ölçütleri) olarak bilinen ve tek para birimine geçebilmek için üye ülkelerin arasındaki karşılıklı kur değişmesi gereksinmelerini en aza indirmeye yönelik oluşturulan parasal birlik, zamanında “tek para” fikrine karşı çıkan iktisatçılara bugün artık hak verdirecek kadar derin sorunlarla karşı karşıyadır.

İrlanda ile başlayan sıkıntılar

İrlanda’da 1990 yıllarında düşük faizler, vergi kolaylıkları ve rahat bankacılık faaliyetleriyle şişirilen konut fiyatları 2000 yıllarında sönmeye başlayınca konut ve bankacılıkta ciddi sorunlar baş göstermeye başladı. 2008 yılından itibaren dünyanın tümüne yayılan ABD’deki krizin etkisiyle bu ülkedeki kriz de derinleşmeye başladı.

Ülkedeki kurtarma politikaları nedeniyle yükselen kamu borçları, küresel çapta etkili olan krizin etkisiyle faizler yükselince yönetilemez hale geldi ve sonunda İrlanda, AB’den finansal yardım talep etmek durumunda kaldı.

‘Tek para’ kuşkuları

Parasal yönden bir olan bu ülkelerin ulusal döviz kuru ve para politikaları uygulayabilme olanağından yoksun kalmaları, bu sorunlardan kendi başlarına kurtulamamalarının ardında yatan gerekçelerden biri olarak göze çarpıyor. AB bünyesinde ‘tam ekonomik bütünleşmeye’ geçilememiş olması da sorunların temelinde yatan unsurlardan biri olarak görülüyor.

1990’ların başında iktisatçıların çoğu, gerekli koşulların tam olarak sağlanmadığını öne sürerek para birliğinin oluşturulmasına karşı olsa da politik karar alınarak parasal birlik sağlanmıştı. İktisatçıların bu karşı çıkışlarının temelinde, Euro para birliğini oluşturacak ülkelerin aralarında iş gücü hareketliliğinin yeterince sağlanamadığı görüşü yer alıyordu.

AB’de para politikalarının tekleştirilmesiyle ulaşılan parasal birliğin, AB bünyesindeki sorunlu ve düşük iktisadi büyümeye sahip ülkeler nedeniyle ‘tam ekonomik bütünleşmeye’ geçemediği kabul edilen bir görüştür. Bu süreçte iktisadi büyümeleri hızlandırmak için onar yıllık Lizbon ve Avrupa 2020 stratejileri uygulamaya konuşmuştur.

Krizin Türkiye’ye etkileri

2008 yılında küresel finansal krizin hemen ardından Yunanistan’dan başlayıp diğer Euro bölgesi ülkelerine yayılan borç krizi, Türkiye üzerinde de önemli etkiler bırakmıştır. Türkiye üzerindeki etkiler, genellikle ticaret, Euro/ Dolar paritesindeki değişim, yatırım kanalı ve beklentiler kanalı aracılığıyla gerçekleşmiştir. Türkiye’nin AB ülkelerine olan ihracatı daralmış, Euro/ Dolar paritesindeki değişim Türkiye’nin reel ihracat ve ithalat farkını olumsuz etkilemiş, artan cari açığın finansmanında kısa vadeli sermaye akımlarının oranı artmış ve Türkiye'nin AB üyelik süreci olumsuz etkilenmiştir.

Genel olarak ortaya çıkan durumlar bunlar olsa da, bu olaylara ayrıntılı bakmakta fayda var. Euro bölgesi ülkeleri, 2008 krizinin sonrasında büyük bir küresel krizle karşı karşıya kalmışlardır. 2009’un son aylarında Yunanistan ile başlayan borç krizi İrlanda, Portekiz, İtalya, İspanya ve son olarak Güney Kıbrıs Rum Kesimi'ne yayılmış ve AB ülkelerinin ekonomik dengelerini sarsmıştır. Bölgede yaşanan kriz AB üyesi olmayan ülkeler için dahil ciddi sonuçlar doğurmuştur.

Ticaret açısından etkilere bakıldığında, AB üyeleri Türkiye’nin ihracatının büyük çoğunluğunda vardır. Euro bölgesindeki krizle doğal olarak bölgeye olan ihracat ve toplam ihracat içindeki pay azalmaya başlamıştır. Düşüşü verilerle açıklamak gerekirse, 2008 yılında bölgeye olan ihracat 63 milyar Dolar iken, 2009 yılında yüzde 26 düşerek 47 milyar Dolar civarında gerçekleşmiştir. Daha sonraki yıllarda ihracat rakamı artış gösterse de, kriz öncesi kadar yüksek düzeye erişmesi mümkün olmamıştır.

Dikkat çeken bir detay ise, yaşanan kriz sonrası Türkiye’nin ihracat rotasını Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerine çevirmiş olmasıdır. Yaşanan krizin öncesinde, toplam ihracatın yarısı AB üyesi ülkelere gerçekleştirilirken, sonrasında Türkiye, Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerine yönelerek krizin etkilerini azaltma yoluna gitmiştir.

AB ülkelerine olan ihracatta giyim-tekstil, motorlu kara taşıtları, elektrikli makine ve cihazlar, canlı hayvanlar ve gıda maddeleri ile makine-teçhizat ürünleri yer alırken; Orta doğu bölgesine yapılan ihracat ise ağırlıklı olarak, demir- çelik, canlı hayvanlar ve gıda maddeleri, mineral yakıtlar ve yağlar, elektrikli makine ve cihazlar ile makine-teçhizattan oluşmaktadır. Açıklamadan anlaşıldığı üzere Türkiye’nin AB ile ihracatı orta ve yüksek teknolojili ürünler olup diğer ihracat pazarlarına kaydırılmaları zor olarak görülmektedir. Dolayısıyla bu başka pazarlara kaydırma, ancak sınırlı olarak yapılabilir. Bu durumdan da anlaşılıyor ki, Türkiye ihracatı AB’ye olan bağımlılığı nedeniyle, AB’deki olumlu veya olumsuz gelişmelerden doğrudan etkilenmektedir.

Türkiye’nin dış ticaretine bakıldığında, Euro ve Dolar cinsinden ihracat neredeyse eşit düzeydeyken; ithalatın yaklaşık üçte biri Euro, üçte ikisi ide Dolar cinsindendir. Bundan dolayı Euro’nun Dolar karşısında değer kaybetmesi, özellikle ithalat üzerinde olumsuz olarak etki yaratmaktadır.

Yapısal olarak dış ticaret açığı veren ülkemiz, Dolar cinsinden ihracatıyla Dolar cinsinden ithalatını karşılayamadığı gibi, bu açığı kapamak için daha fazla ihracat yapmak zorunda kalmaktadır. Ancak Euro Dolar karşısında değer kaybettiği için de Euro cinsinden net ihracatın Dolar cinsinden değeri azalmakta ve bu kur etkisi dış ticaret açığını etkilemektedir.

Yunanistan krizinin patlak verdiği ilk zamanlardan itibaren Euro Dolar karşısında yaklaşık yüzde 15’lik bir değer kaybına uğramıştır. Kurtarma paketinin açıklanmasıyla beraber Euro değer kazanmaya başlasa da, Yunanistan’ın  iflas edeceği yönündeki spekülasyonlar, paketin yetersiz kalacağı endişesi ve krizin çevre ülkelere de sıçrama ihtimali nedeniyle kriz öncesi seviyelere dönemediği görülmektedir.

Avrupa ülkelerinde borç kriziyle birlikte görülen ekonomik yavaşlama, AB'den diğer ülkelere yapılan yatırımları ve verilen kredileri yakından etkilemiştir. Oluşan kriz ortamıyla birlikte, AB’den bölge dışına yapılan doğrudan yabancı yatırımlar ile portföy yatırımları azalmış; ekonomik durgunluk nedeniyle AB bankalarının kredi şartları sıkılaşmıştır. Dolayısıyla, borç krizi genel olarak, AB kaynaklı yatırımlar üzerinde olumsuz etkilerde bulunmuştur. Diğer taraftan, küresel kriz ve sonrasında Avrupa borç kriziyle birlikte uluslararası sermaye, daha güvenli oldukları gerekçesiyle gelişmekte olan ülkelere yönelmiştir.

Küresel kriz sonrası süreçte gelişmiş ve gelişmekte olan ülke ekonomilerindeki büyümeler arasındaki farklılık, Türkiye gibi riskliliği göreli olarak düşük ülkelere olan sermaye akımlarını hızlandırmıştır. Bundan solayı iç talep canlanmış ve Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesine yol açarak ithal mallara olan talebi desteklemiştir. Gelişmeler akabinde Türkiye’de cari işlemler dengesi 2011 yılında genişleyerek 77,1 milyar ABD Dolar’ı seviyesine yükselmiştir.

2011 yılının sonlarına doğru Yunanistan başta olmak üzere Euro Bölgesi’nde kamu borçlarının sürdürülebilirliğine dair endişelerin artması ve ABD emlak ve emek piyasalarındaki toparlanmanın tahmin edilenden daha yavaş olacağının anlaşılması, küresel ekonomiye dair aşağı yönlü riskleri belirginleştirmiştir. Küresel ekonomiye dair belirsizliklerinin artması sonucunda ise gelişmekte olan ülkelere sermaye akımları yavaşlamıştır.

Türkiye’nin AB’ye katılma evresi yarım asrı aşkın bir zamandır devam etmektedir. 1959 yılında başlayan AB üyelik macerası, ekonomik olarak bütünleşmeyi de amaçladığı için siyasi bir tercih ve karar olmasının yanında, ekonomik nedenler de üyelikte önemli bir yere sahiptir. AB ülkelerini etkileten kriz, Türkiye’nin AB üyeliğine olan şevkini de kırmıştır. Türkiye’de iktidarlar başta olmak üzere çeşitli çevrelerde durum sorgulanmaya başlanmış; hatta Türkiye’nin AB yerine başka ekonomik bloklara üye olması yönünde de görüşler dile getirilmiştir.

Son büyüme tahmini de düşürüldü

Avrupa Birliği Komisyonu, "Avrupa Ekonomik Tahminleri 2019 İlkbahar" raporunu yayınlayarak, Euro Bölgesi ekonomisi için büyüme tahminini aşağı yönlü revize ederek bu yıl için yüzde 1,2 olarak öngördü. Raporda, özellikle ticari gerginliklerin küresel ekonomik görünüme ilişkin belirsizlikleri arttırdığı ve Çin’in büyümesinin beklenenden düşük olması durumunda korunmacı tedbirlerin ve küresel ekonomik yavaşlamanın daha kalıcı olabileceği açıklandı.

İngiltere’nin Brexit sürecine de değinilen raporda konuyla ilgili, anlaşmasız biçimde ayrılmasının üretimde kalıcı aksaklıklara yol açabileceği ve siyasi belirsizliklerin özel sektör yatırımlarını azaltabileceği üzerinde de duruldu.