Doğu Akdeniz’de yeni bir iş birliği modeline ilham olur mu?

Dünya geçtiğimiz 20 yılda hidrokarbon sahaları açısından zengin olan Doğu Akdeniz’de yaşanan hakimiyet mücadelesine sahne oldu. Son dönemlerde bölgede yaşanan rekabetin tarafları ve dozu artarken, pek çok uygulama uluslararası anlaşmalara uyuşmamaktadır. Özellikle de Türkiye’yi karşısına alan ülkelerin politikaları uluslararası hukuka ters düşmektedir ve bölge istikrarını tehdit etmektedir.

Son 20 yılın küresel gerginlik noktalarından biri olan Doğu Akdeniz’in önemi 2000’li yıllara doğru Amerikan Jeolojik Araştırma Merkezi tarafından yayımlanan raporlarla gündeme geldi. Amerikan Jeolojik Araştırma Merkezi tarafından yayımlanan raporlara göre, Doğu Akdeniz zengin doğalgaz ve petrol yataklarına sahip. Trilyonlarca dolarlık hidrokarbon sahalarına sahip olan Doğu Akdeniz, uzun süredir gündemden düşmüyor. Özellikle Akdeniz dışı ülkelerin de enerji sahalarından faydalanmak istemesi, durumu içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Akdeniz dışı ülkelerin Doğu Akdeniz enerji mücadelesine müdahil olmalarıyla bölge ülkelerinin de ihtirasları tavan yaptı. Bu durum özellikle Türkiye’nin uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını ihlal ederken, bölge istikrarını da tehdit ediyor. Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlarının belirlenmesi ve bölgedeki doğalgazın Avrupa’ya taşınması konusunda Türkiye’yi dışarıda bırakacak Doğu Akdeniz Gaz Forumu gibi inisiyatiflerin geliştirilmesi, Türkiye’yi oyuna dahil olmak için güç temelli politikalar izlemeye zorluyor. Kıbrıs sorununun henüz çözülmemiş olması da sorunu daha çetrefilli hale getiriyor.

Deniz Güvenliği Uzmanı Mehmet Cem Demirci, Euronews’e verdiği demeçte Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin konumuna ilişkin ciddi açıklamalarda bulundu.

TÜRKİYE’DE DOĞU AKDENİZ’DE DAHA SERT POLİTİKALAR UYGULAMAK ZORUNDA KALABİLİR

Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’de elini güçlendiren ve Uluslararası Adalet Divanı tarafından verilen kararlar ile tescillenen adalar, anakaralar kadar MEB sahası olmamalı tezinin aksine, KKTC ile deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması imzalaması ve tüm haklılığını zorlama bir hukuki yorumla Libya Ulusal Mutabakat Hükumeti ile imzalanan bir anlaşmaya dayandırması, Türkiye’yi her geçen gün daha fazla sertleşmek zorunda kalacağı bir politika izlemeye zorluyor. Peki, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’nın, sorunlar yerine iş birliği alanlarını ön plana çıkarma politikası çerçevesinde oluşturulan ve AB’nin kurulmasına ön ayak olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) modeli, ilişkilerin her geçen gün gerildiği Doğu Akdeniz için oluşturulacak yeni bir iş birliği mekanizmasına ilham olabilir mi?

Dünya tarihi, ulusal çıkarlar için önem arz eden jeopolitik alanların ve enerji kaynaklarının ele geçirilmesi uğruna yapılan savaşlarla dolu. Fransa ve Almanya arasında I. ve II. Dünya Savaşları süresince yaşanan kanlı muharebeler, bu tarz çıkar savaşları için verilebilecek en bariz örnekler arasında sayılabilir. II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte savaşı kazanan Fransa’nın bile maruz kaldığı yıkımlar, kayıplar ve fakirlik, uzun yıllar boyunca birbirlerine zarar veren Fransa ve Almanya’nın politik liderlerini, çatışmacı stratejilerden uzaklaştırarak farklı bir model anlayışına itti.

ALMANYA VE FRANSA İŞBİRLİĞİ AVRUPA’YA HUZUR GETİRDİ

Fransa Dışişleri Bakanı Schuman’ın teklifi ile özellikle savaş endüstrisi ve ülke ekonomisi için büyük önem arz eden Ruhr ve Saar bölgelerindeki kömür ve çeliğin işletilmesi maksadıyla, 1949 yılında Avrupa Birliği’nin oluşumunda çekirdek rolü üslenen AKÇT kuruldu. Fransa ve Almanya, geçmişte yaşanan sorunları bir kenara bırakarak, kendi toplumlarının barış ve refahı için iş birliği mekanizmaları oluşturmayı tercih ettiler. Günümüzde bu iki ülkenin ulaştığı toplumsal refah düzeyleri göz önünde bulundurulduğunda, II. Dünya Savaşı sonrasında benimsenen iş birliği anlayışının olumlu sonuçları daha net bir şekilde görülebilir.

GÜNEY KIBRIS’IN RUHSATLANDIRMALARI VİYANA ANLAŞMALAR HUKUKU SÖZLEŞMESİNE AYKIRI

Doğu Akdeniz’de yaşanan son gelişmeler ışığında meseleye bakıldığında, bölge sıcak çatışmalara neden olabilecek sorunları bünyesinde barındırıyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin Mısır, Lübnan ve İsrail ile yapmış olduğu MEB sınırlandırma anlaşmaları Viyana Anlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 34. Maddesine göre sorunlu anlaşmalar olarak değerlendirilebilir. Zira, bu maddeye göre “Bir andlaşma, rızası olmadan üçüncü bir Devlet için ne hak ne de yükümlülük yaratır.” Başka bir ifadeyle, GKRY’nin, Mısır, Lübnan ve İsrail ile imzalamış olduğu anlaşmalar, üçüncü taraf olan KKTC ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de iddia ettikleri MEB’leri sınırlandırdığı ve bu iki devletin rızası alınmadığı için uluslararası hukuk açısından sorunlu olduğu gibi, uluslararası hukukta belirtilen iyi niyet (good faith) ilkesi ile de çelişiyor.

KRİZİN ÇÖZÜMÜ İÇİN PARADİGMA DEĞİŞİMİ ŞART

Açıkça görüleceği üzere, Doğu Akdeniz’de her ülke kendi çıkarını dayatmaya çalıştıkça güç politikalarının devreye girmesi ve istenmeyen sıcak çatışmaların yaşanması kaçınılmaz. Bu koşullar altında herkesi memnun edecek bir çözüme ulaşılması mümkün görülmüyor. Bölgede sorunların çözülebilmesi için paradigma değişimine ihtiyaç var. Fransa ve Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrasında çelik ve kömürün işletmesi ile ilgili geliştirdiği modelin bir benzerinin kıyıdaş ülkeler tarafından Doğu Akdeniz havzası için uygulanması halinde, bölgede bulunan enerji kaynakları en düşük maliyet ile Türkiye üzerinden Avrupa ve dünya enerji piyasasına arz edilebilecek konuma gelecektir. Bu tarz bir çözüm; enerji güvenliğini 2010 stratejik konsepti ile gündemine alan NATO için olduğu kadar, doğal gaz tedariki konusunda kaynak çeşitliğine gitmek isteyen AB ve önemli bir doğalgaz tedarikçisi olan Türkiye için de en optimum seçenek olacaktır.