Arapların İkinci Baharı mümkün mü?

Arap Baharı, 2010 yılında Tunuslu üniversite mezunu seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin kendini ateşe vererek intihar eyleminde bulunmasıyla başlayıp günümüzde de devam eden Arap halklarının diktatörlerine karşı açtığı bir savaştır.

Hemen hemen tüm Arap ülkelerin etkilendiği bu hareket sonrası birçok ülkede yönetimler değişmiş, diktatörler ülkeden kaçmak zorunda kalmıştır. Arap dünyasına yeni bir soluk katan bu ayaklanmalar bölgeyi demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi kavramlarla tanıştırmış, eski usul yönetim şekillerinin kısıtlayıcılığı idrak edilmişti. İslami bir demokrasinin istendiği Arap dünyasında şimdiye kadar hiç olmamış bir değişim yaşanırken, etkisi Afrika ve Asya’daki bazı ülkelerde de hissedilmiştir.

Bölgenin güçlü ülkeleri olan İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) rahatsız eden bu halk hareketi, ülke liderleri tarafından çeşitli stratejilerle amacından saptırılmaya çalışılmış, devreye terörist gruplar sokularak hareketin meşruiyetine zarar verilmiştir. Arap Baharı’ndan rahatsız olan tek kesim ise sadece bölge ülkeleri olmamıştır. Arap ülkelerinin sahip olduğu zengin doğal kaynaklardan halihazırdaki liderlerle anlaşarak nemalanan uluslararası aktörler de hareketi tüm imkanlarıyla sabote etmişlerdir. Özellikle darbecilere destek vererek, ordu-halk çatışmasını başlatıp büyük insanlık trajedilerinin yaşanmasına neden olmuşlardır.

Arap halkının işsizlik, yolsuzluk, ifade özgürlüğünün kısıtlanması ve kötü hayat koşulları gibi nedenlerle başlattığı ayaklanmalar karışısında Mısır ve Suriye’deki diktatörlerin dışarıdan aldıkları desteklerle hala ayakta kaldıklarını görüyoruz. Normal konjonktürde halkın bu denli yüksek oranda katılım gösterdiği protestolar sonucu değişimin kaçınılmaz olduğu bir gerçekken, söz konusu ülkelerde bırakın rejim değişimini halkın ifade özgürlüğü ve adil yaşam ortamı şartlarında dahi gözle görülür bir iyileşme gerçekleşmedi. Bu açıdan en trajik örnek ise halkının %70’i yoksullukla mücadele eden Yemen oldu. İran, BAE ve Suudi Arabistan’ın desteklediği tarafların 4 yıldır devam ettirdiği iç savaş, ülkede telafisi mümkün olmayan izler bırakmaya devam ediyor.

Yeni Arap Baharı

Rejimlerin, orduların ve onlara destek olan uluslarası aktörlerin tüm çabalarına rağmen halk direnişi tazeliğini korumaya devam ediyor. Son olarak Mısır’da darbeye karşı gelen 9 gencin idamı sonrası gerçekleşen protestolar, halkın pes etmediğini gösterir nitelikteydi. 2013 yılında Sisi yönetiminin darbeyle başa geldiği günden bu yana ülkedeki ekonomik çöküş had safhaya ulaşırken, hukuksuz ve adil olmayan kararlar halkın kinini arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. Fransa’da başlayan ‘Sarı Yelekliler’ eylemleri de bu yönde Arap ülkelerinde ciddi yankı bulmuş durumda. Sisi yönetimi artan kaygılar üzerine ülkede sarı yelek satışına kısıtlama getirirken, konuyla alakalı eylem yapabilecek STK’lara da yeni önlemler aldı. Öte yandan Arap ülke yönetimlerinin teker teker Esad rejimini tanımaları ve diplomatik ilişkilerde muhatap kabul etmeleri halkların tepkisini çekiyor. Ancak genel itibariyle gösterilerin dizginlendiği bir ortamdan bahsedilse de ikinci bir Arap Baharı ihtimali hala canlılığını koruyor.

Arap coğrafyasındaki hareketlenmeler temelde halkın ekonomik imkansızlıklarına ve yaşam kalitesindeki düşüklüklere dayanıyordu. Bu bağlamda zaten ekonomik durumu kötü olan yönetimlerin, üstüne meşruiyetlerini korumak için savunma alanında yaptıkları harcamalar ülke imkanlarının daha da zayıflamasına neden olmuş durumda. Rejimlerin karşılaştığı zorlukları gören Suudi Arabistan bu alanda rekor kırarak ABD ile 250 milyar dolarlık bir silah anlaşması yaptı. Mevcut durum isyanların başladığı ilk dönemle kıyaslandığında insanların artık çok daha zor şartlarda hayat sürmek zorunda olduklarını görüyoruz. Öyleki Yemen’de insani ihtiyaçların dahi karşılanamadığı, Suriye’de insanların topraklarını terk etmek zorunda kaldığı bir dönemi yaşıyoruz.

Diktatörlerin son derece sert tedbirlerle güçlerini koruma çabaları, birçok öğrenci, din adamı ve aktivistin sırf söylemleri nedeniyle mahkumiyetine hatta idamına neden oluyor. Hukuksuz kararların yanı sıra asayişdeki eksiklikler, faili meçhul cinayetler, halk arasındaki silahlanma ve askeri müdahaleler de toplumsal huzuru bitirmiş durumda.

Denize düşen yılana sarılır

İsrail’in bir dönem Arap ülkelerinin ortak düşmanı olduğu günler ise geride kalmış gibi görünüyor. Meşruiyet korkusuyla kurtuluşu Batı ve İsrail’de arayan Arap ülkeleri, denize düşen yılana sarılır sözü gereği eski düşmanlarla ortaklıklar kurmaya çalışıyor. Arap Baharı’nın çıkma nedenlerinden birini de Müslüman halkların ortak sorun kabul ettiği Filistin ve Kudüs’ün durumu için Arap yönetimlerin tepkisiz tavrının oluşturduğunu düşündüğümüzde, İsrail ile olan bu söz konusu yakınlaşmalar halkların tansiyonunu biraz daha arttırabilir yorumunu yapabiliriz. Ortadoğu’da uzun vadeli bir barış ortamı için ise Filistin meselesinin çözüme kavuşması en önemli gelişme olarak görülüyor.

Arap Baharı’nın çıkış sürecinde halkı rahatsız eden durumların bir diğeri de yabancı ülke askeri unsurlarının bölgede konuşlanması ve aktif şekilde çalışmasıydı. Yönetimlerin güvenlik ihtiyacı gereği dışarıdan ekstra kuvvet istemesi sonrası söz konusu yabancı askeri unsurların sayısı daha da arttı. Başta Libya ve Suriye’deki İran, Rusya, ABD, Fransa ve İngiltere’nin askeri faaliyetleri, bölge halkını oldukça endişelendiren ve yönetimlere olan öfkeyi arttıran gelişmelerdir.

Arap ülkelerindeki siyasi elitlerin halkın taleplerini görmezden gelmesi ve kişisel hırslar üzerine adımlar atması ülkelerin sıkıntılı durumlarını gün geçtikçe daha çetrefilli hale getiriyor. İdeolojik olarak kendilerine yardımcı olan tarafın fikirleriyle hareket eden liderler, meşruiyetlerini de büyük oranda bu güçlere borçlulardır. Örneğin Esad rejiminin Suriye’de hala ayakta kalabilmesinin en büyük temeli Rusya’nın askeri desteğidir. Halk nazarında meşruiyetini kaybetmiş bir liderin ülkesine ne boyutta ve ne sürede hizmet edeceği soru işaretidir. Rusya’nın ilelebet Esad’ın yanında olmayacağını düşünürsek, Suriye’nin önünde yeni bir siyasi senaryonun olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu açıdan yaklaştığımız zaman uluslararası aktörlerin destekleriyle ayakta duran birçok Ortadoğu liderinin aslında dayanağı olmayan, değişime mutlak gebe bir mücadele verdiğini de görebiliyoruz.

18 Aralık 2010 yılında Arap halkının sabrını zorlayan ve en sonunda patlamasına sebep olan şartlar, siyasi elitlerin vurdum duymazlığı ve ihtiraslarıyla günümüzde çok daha zorlaşmış bir hal aldı. Zor kullanarak, hapsederek, idam ederek günlük çözümler üreten mekanizmanın uzun vadede çözüm getirmesi mümkün değildir. Halkın muzdarip olduğu ve aksiyon almasına sebep olan adalet ve ifade özgürlüğü alanlarındaki eksiklikler iyileştirilmek yerine daha da görmezden gelindikçe, “İkinci Arap Baharı”nın süresi beklenenden de geriye gelecektir.

Sonuç olarak Arap Baharı’na sebebiyet veren şartların günümüzde geçerliliğini koruduğunu görüyoruz. Halkların hayal ettiği onurlu ve saygın bir hayat, özgürlük, adil ekonomik paylaşım ve toplumsal eşitlik gibi hakların çok uzağında olduğu ortadadır. Yasal zeminde kendi geleceklerine karar vermelerine olanak tanıyan bir kazanım da elde edememişlerdir. Söz konusu gidişat çoğu Ortadoğu ülkesinin kaldıramayacağı bir ikinci iç savaşa neden olursa, can ve mal güvenliğinin büyük ölçüde ortadan kalkması, toplumların alt gruplara bölünmesi gibi sonuçlar ortaya çıkarken, bundan yine en fazla masum halk etkilenecektir.
 

Arapların İkinci Baharı mümkün mü?

Arap Baharı, 2010 yılında Tunuslu üniversite mezunu seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin kendini ateşe vererek intihar eyleminde bulunmasıyla başlayıp günümüzde de devam eden Arap halklarının diktatörlerine karşı açtığı bir savaştır. Hemen hemen tüm Arap ülkelerin etkilendiği bu hareket sonrası birçok ülkede yönetim değişmiş, diktatörler ülkeden kaçmak zorunda kalmıştır. Arap dünyasına yeni bir soluk katan bu ayaklanmalar bölgeyi demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi kavramlarla tanıştırmış, eski usul yönetim şekillerinin kısıtlayıcılığı idrak edilmişti. İslami bir demokrasinin istendiği Arap dünyasında şimdiye kadar hiç olmamış bir değişim yaşanırken, etkisi Afrika ve Asya’daki bazı ülkelerde de hissedilmiştir.

Bölgenin güçlü ülkeleri olan İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) rahatsız eden bu halk hareketi, bu ülke liderleri tarafından çeşitli stratejilerle amacından saptırılmaya çalışılmış, devreye terörist gruplar sokularak hareketin meşruiyetine zarar verilmiştir. Arap Baharı’ndan rahatsız olan tek kesim ise sadece bölge ülkeleri olmamıştır. Arap ülkelerinin sahip olduğu zengin doğal kaynaklardan halihazırdaki liderlerle anlaşarak nemalanan  uluslararası aktörler de hareketi tüm imkanlarıyla sabote etmişlerdir. Özellikle darbecilere destek vererek, ordu-halk çatışmasını başlatarak büyük insanlık trajedilerinin yaşanmasına neden olmuşlardır.

Arap halkının işsizlik, yolsuzluklar, ifade özgürlüğünün kısıtlanması ve kötü hayat koşulları gibi nedenlerle başlattığı ayaklanmalar karışısında Mısır ve Suriye’deki diktatörlerin dışarıdan aldıkları desteklerle hala ayakta kaldıklarını görüyoruz. Normal konjonktürde halkın bu denli yüksek oranda katılım gösterdiği protestolar sonucu değişimin kaçınılmaz olduğu bir gerçekken, söz konusu ülkelerde bırakın rejim değişimini halkın ifade özgürlüğü ve adil yaşam ortamı şartlarında dahi gözle görülür bir iyileşme gerçekleşmedi. Bu açıdan en trajik örnek ise halkının %70’i yoksullukla mücadele eden Yemen oldu. İran, BAE ve Suudi Arabistan’ın desteklediği tarafların 4 yıldır devam ettirdiği iç savaş, ülkede telafisi mümkün olmayan izler bırakmaya devam ediyor.