Algı yönetimi “Dinler Çatışması” 

Soğuk savaş döneminde ideolojik ve ekonomik olarak şekillenen uluslararası sistem soğuk savaş sonrasında kimlik bağlamında şekillenmeye başlamıştır. Samuel Huntington “Medeniyetler Çatışması” adlı makalesinde kimlik bağlamında gerçekleşen şekillenmenin bir kaosun yaşanmasına sebebiyet vereceğini diler getirmişti. Fakat bugünün dünyasında gerçekleşen çatışmalar din bağlamında gerçekleşmektedir. 

Algı yönetimi “Dinler Çatışması” 

Soğuk savaş süresince dünya Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliğinin oluşturduğu iki blok altında birleşmişti. ABD altında birleşen ülkeler daha zengin, az ya da daha fazla demokratik ülkelerden oluşurken Sovyet bloğu altında birleşen ülkeler ise komünist fakir ülkelerdi. Diğer taraftan bir de bu iki bloğa dahil olamayan daha fakir ve istikrarsız ülkeler vardı. İki blok arasındaki ana farklılıklar ise ideolojik ve ekonomikti. Ağırlıklı olarak bu farklılıklar uluslararası ilişkileri şekillendirip çatışmalara sebebiyet vermekteydi. İki blok arasındaki çatışmalar genellikle 3’üncü dünya ülkelerinde meydana gelmekteydi. 1989 yılına kadar bu şekilde süren konjonktür Sovyetlerin dağılmasıyla tamamen değişti ve yerini yeni bir sisteme bıraktı. 
 
Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte dünya tekrardan şekillenmeye başladı. Fakat bu şekillenme belli ideolojiler etrafında cereyan etti. Soğuk savaş sonrasına dair öngörüsünü, Foreign Affairs dergisinde 1993 yılında bir makaleyle belirten Samuel Huntington bu öngörüsünü 1996 yılında “Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Oluşması” adında bir kitapla yeniledi. Bugünün dünyasını tamamen Medeniyetler Çatışması üzerinden yorumlamak hata mahal vermek olacaktır fakat Huntington’ın kitabında belirttiği noktalarla bugünün dünyasını ve var olan sorunları irdelenebilir.  
 
Medeniyetler Çatışması 
 
Sovyetler birliğinin dağılmasıyla birlikte iki kutuplu sistem yerini çok kutuplu bir sisteme bırakmıştır. Soğuk savaş döneminde dünyayı domine eden iki süper gücün karşısında soğuk savaşın bitmesiyle birlikte faklı güçlerinde çıktığını belirten Huntington, çalışmasında güç dengesinin nasıl karakterize edileceğine, uluslararası ilişkilerin nasıl tanımlanacağına ve Batı medeniyetlerinin karışan dünyada nerede duracaklarına cevap aramaktadır.  
 
Soğuk savaş sonrasında oluşan çok kutuplu sistemde ülkelerin ideolojik, siyasi ya da ekonomik olarak kutuplaşmadığını belirten Huntington kutuplaşmanın ana nedeninin kültür ve din olduğunu belirtmiştir. Dünya üzerinde sekiz medeniyet olduğunu belirten yazar bunları şu şekilde sıralamıştır; İslam, Hristiyan-Batı, Ortodoks-Slav, Hindu, Sinic ( Doğu Asya kültür küresi veya Sinosfer, Doğu ve Güneydoğu Asya’da din de dahil olmak üzere Çin kültüründen etkilenen uluslar), Japon, Latin Amerika ve Afrika.  


 
Huntington’ın metninin beş bölümünde kültürel argümanın kültürel kimliğin önemi ile ilgili farklı bileşenlerini sunuyor. İlk bölümde küresel politikaların çok kutuplu ve çok uluslu hale geldiğini savunuyor. İkinci bölümde Batı gücünden uzaklaşarak Asya ve İslam medeniyetine odaklanıyor. Üçüncü bölümde uluslararası sistemin farklı medeniyetlerin çizgisinde tekrardan örgütlendiğini savunuyor. Dördüncü bölümde Batı medeniyetinin dünyaya hâkim olma arzusunun İslam ve Çin medeniyetleriyle çatışmaya neden olduğuna değinen Huntington son bölümde ise Batının, medeniyetini evrensel hale getirmek yerine kendi medeniyetinin benzersiz olduğunun gerektiğine kafa yormaktadır.  
 
Soğuk savaş sonrası uluslararası sistem tam olarak Huntington öngördüğü tembeller üzerine şekillenmemiştir fakat kısmen de olsa ülkelerin dış politika eğilimlerinde etkisinin olduğu söz edile bilir. Şu bir gerçektir ki soğuk savaş döneminde 2 ideoloji temeli üzerine şekillenen dünya siyaseti soğuk savaş sonrasında kimlik temelli şekillenmeye başlamıştır. Bu çerçevede kimlik temelli, din kökenli şekillenen devletlerin politikaları ve uluslararası sistem dünyayı kaosun ortasına sürüklemiştir.  
 
Dinler çatışmasına giriş yaptığımız nokta burasıdır dünyanın kimlik temelli şekillenmesi. Bu hala devam eden Filistin-İsrail sorunun temelinde, Keşmir'de Hindistan ve Pakistan arasında yaşanan krizde, Kuzey İrlanda, Makedonya, Endonezya, Çeçenistan, Sudan, Sri Lanka, Yeni Zelanda, Bosna ve daha nice coğrafyada yaşanan krizler, çatışmalar, kaoslar din temellidir. İki farklı din mensupları arasında yaşanan çatışmalar akıllara dinler çatışmasını getirmektedir.  
 
İSLAMOFOBİ 
 
İslamofobi teriminin yazılı kaynaklarda ilk kez kullanımı 1985 yılında Edward Said tarafından gerçekleştirilmiştir. Said bu kullanımda İslamofobi’nin de Anti-Semitizm gibi batı toplumlarında yaygın olduğunu dile getirirken; İslamofobi’nin Anti-Semitizm kadar batılı yazarlar ve düşünürler tarafından önemsenmediğini, modern Hristiyan batı toplumunun İslam ve Müslümanlara olan düşmanlığının Anti-Semitizm’le el ele gittiğini aktarmıştır. Said sadece (bu tabiri 1985'de yeniden terkip etmesiyle) İslamofobi analizinin ilk öncülerinden olmakla kalmamıştır, aynı zamanda Filistin'e adalet talep eden davayı ilerleten önde gelen, dünyaya mal olmuş şahsiyetlerden biri de olmuştur. 
 
Terimin ikinci kez kullanımı ise 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin Müslümanlara karşı bazı bölgelerde sergilemiş olduğu düşmanca tavırlar ve yok sayıcı politikaları tanımlamak için Amerikan Journal Insight dergisinde yer almıştır. Özellikle Afganistan işgali sonrasındaki geri çekilme ve Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında, İslamofobi kavramı dünya literatüründe daha da önemli bir konuma yükselmiştir (Runnymede Trust, 1997). Fakat bu sıralanan gerekçelerin temelde beslendiği ana kaynak; soğuk savaşın sona ermesi ile birlikte batı toplumlarının “ideoloji arenasında” bulamadıkları düşmanı medeniyet yelpazesinden seçme girişimi olmuştur. İşte tam da bu noktada tarih sahnesindeki rolü elinden alınan komünizmin yerine yeni ve daha kapsamlı bir düşmana gerek duyulmuş, Amerikan düşünce kuruluşları ve medya organları bu yeni düşmanı bulma ya da üretme arayışına girişmiştir 
 
İslamofobi Müslümanlara karşı saldırıların, tacizler ve şiddet eylemlerinin, camiler, İslam merkezleri ve Müslümanların sivil oluşumlarına saldırıların, eğitimde, iş hayatında, yaşam alanlarında ve alınan hizmetlerde ayrımcılığın yapılması, kamusal kurum ve kuruluşlarda saygısızlık ve zorluk çıkartmaların kavramsallaştırmasıdır. Bu durumu açıklamak gerekirse; sosyal, kamusal ve sivil yaşamda Müslümanlara yönelik bu tip ayrımcı tepki, davranış ve tutumların bir kısmı 1970’lerde İslam ülkelerinden batıya yaşanan göçler sonucunda ortaya çıkan birlikte yaşama deneyimi ile ortaya çıktığı varsayılmaktadır. Fakat tarihsel bir perspektifle durum değerlendirmesi yapıldığında; bu olumsuz durumun büyük bir kısmının batı toplumlarının düşünsel sermayesinde zaten varlığını korumakta olduğudur. Bu gelişmeler ekseninde İslamofobi’nin çok farklı boyutlarda gerçekleştiği görülmüş ve bu durumun temel sebebinin İslam’ın doğasından kaynaklanmadığı aksine batı toplumlarının yabancı ve farklı olana karşı hoşgörüsüz bir eğilime sahip olması nedeniyle tecrübe edildiği ortaya çıkmıştır 
 
Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra İslam'a yönelik artan saldırılar dünya genelinde yayılmış durumda. 11 Eylül saldırılarından sadece 2 ay sonra PEW (2001) Araştırma Merkezi’nin yaptığı araştırma, Amerikalıların %59’unun Müslümanlar hakkındaki görüşlerinin olumsuz olduğunu göstermektedir. Bu durum kısa zamanda yaşanan fiziki saldırılara dönüşmüş ve 11 Eylül saldırıları sonrasında Amerika genelinde 3 ay içinde 93 İslamofobik saldırı gerçekleştirilmiştir. Ayrıca 2011 yılına dek batı toplumlarında yaşayan Müslümanlar tarafından işlenen suç ve şiddet eylemlerinin sayısal oranlarının düşük düzeyde olmasına rağmen medyada daha sık yer verilmesi Müslümanları hedef göstermiştir. Müslüman toplumların suç unsuru olarak lanse edilmesi, terörle özdeşleştirilmesi dünya genelinde Müslümanlara yönelik olan saldırıları son 20 yıldır arttırmış durumda.   
 
Medyanın bu konuyu daha yoğun olarak işlemesi, İslamofobi ve onun tamamlayıcısı olan nefret söyleminin kolayca benimsenmesine sebebiyet vermiştir. 2002 yılında Federal Soruşturma Bürosu (FBI) tarafından yayınlanan bir raporda Müslümanlara karşı işlenen nefret suçlarının – insanı hayrete düşürecek biçimde –%1600 oranında arttığı ortaya çıkmıştır. FBI yapmış olduğu araştırma medyanın toplum üzerindeki etkisini gözler önüne sermiştir.  
 
11 Eylül saldırılarından sonra İslam'ın ne olduğuna bakmadan her Müslümanı terörist olarak lanse eden medya organları “İslamcı Terörist” algısıyla yetinmiştir. Yapılan çalışmalarda siyasilerin etkisinin olduğu göz adı edilemez ki sonuçlar bu doğrultudadır. Halka öncelikle İslam'la korkusu verilmiş ardından İslam’dan korumayı vaat etmişlerdir.  
 
Amerika'ya oranla daha yoğun bir Müslüman nüfusa sahip Avrupa toprakları 425 milyonluk genel nüfusa oranla yaklaşık %5’lik Müslüman nüfusu barındırmaktadır. Bu bilgiler ışığında, Avrupa’da yaşayan Müslümanlar kıtanın genel nüfusuna oranlandığında sayısal bir üstünlüğe ya da toplumsal ve siyasal yapı üzerinde baskı kurma gücüne sahip değilken, yani hem sosyal yaşamda hem de siyasal arenada zorlu bir tehdit unsuru olabilecek etkiye sahip değilken, Müslüman nüfusun yaşam alanlarına ve sosyal hayattaki aktivitelerine karşı yaşanan saldırıları açıklamak mümkün değildir. Bu çerçevede Müslümanları ve İslam'ı görünür kılan cami ve mescit gibi buluşma ve ibadet yerlerine saldırılar gerçekleştirilmektedir. Avrupa birliğinin üzerine kurulu olduğu temel haklardan inanç özgürlüğü ve ibadet özgürlüğüne ters düşen bu saldırlar önlenemez derecede artmaktadır.  
 
Müslümanlara yönelik saldırılar siyasilerin söylemleriyle de artmaktadır. Popülist liderlerin iktidar uğruna Müslümanları hedef göstermesi son 5 yılda önlenemez şekilde artmış durumda. Son olarak İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın başörtüsüne yönelik kullanmış olduğu alaycı söylemler, İngiltere’de Müslümanlara karşı yapılan saldırı ve taciz sayısında yüzde 375’lik artışa neden olmuştur. Bunun dışında Belçika’nın ibadet ve inanç özgürlüğünü hiçe sayarak helal kesimleri yasaklaması ve havalimanlarında ibadet yerlerini kapatması Avrupa Birliği’nin kuruluş temellerine uymamaktadır.  
 
15 Mart 2019 tarihinde Yeni Zelanda’nın ChristChurch ilçesindeki iki camiye yapılan silahlı saldırı sonucunda 49 kişi hayatını kaybetmiş ve 48 kişide yaralanmıştı. Yeni Zelanda saldırısının ardından Sri Lanka’da AVM ve kiliselere karşı yapılan bombalı eylemler sonucunda 253 kişi hayatını kaybetmişti. Bombalı eylemlerin ardından Müslümanlara yönelik yapılan saldırılar artmış ve 45 yaşındaki bir Müslüman bıçaklanarak öldürülmüştü.  
 
Sonuç  
 
Medya yoluyla, kitle iletişim kanallarıyla Müslüman toplumların terörle özdeşleştirilmesi ve hedef gösterilmesi dünya genelinde Müslümanlara yönelik olan saldırıları son 20 yılda arttırmış durumda. Müslümanların dünyanın her yerinde hedef gösterilmesi yapılan saldırıları arttırmıştır. Özellikle Hristiyan ülkelerde Müslümanlara yönelik yapılan hukuksal kısıtlamalara her gün bir yenisi eklenmektedir. Fransa’nın başörtü giyim yasağını Belçika’nın helal kesim yasağı izledi. Yaşananlar akıllara dinler çatışmasını getirmemektedir.  
 
Dünyada hiçbir zaman medeniyetler çatışmamıştır. Aksine tek bir medeniyet var olup yüzlerce kültür bulunmaktadır. Eskiden hedef komünizm ve sosyalizm iken Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bunun yerini Batı’nın deyimiyle ‘İslami terörizm’ almıştır ve günümüzde bunun etkileri görülmektedir. Bu çirkin hesapları yapanlar insani boyutu düşünmemektedir. 
 
Ülkelerin dinsel, mezhepsel, meşrebi, siyasi, ideolojik yaşam tarzı farklılıklarından kaynaklanan fay hatlarının aktif hale geçirildiği ve bunlardan iç savaşların çıkartıldığı, baskıların ortaya çıktığı ve buralardan birilerinin dünyayı yeniden şekillendirmekle ilgili, kendi hedeflerine ulaşmakla ilgili kurulmuş çok karanlık bir denklem var. Bu denklem doğrultusunda hareket edilmektedir.