ABD'nin Orta Doğu yaklaşımı: Suudi Arabistan ve İran arasında ne fark var?

ABD ve Suudi Arabistan arasındaki benzer şartlar Washington DC yönetiminin bu ülkelere yönelik farklı yaklaşımına ilişkin şüphe uyandıran sonuçlar ortaya çıkarıyor. Demokrasi, insan hakları ve nükleer araştırma alanındaki gelişmelere bakıldığında ise bu ayrım rahatsız edici bir boyut kazanıyor.

ABD'nin Orta Doğu yaklaşımı: Suudi Arabistan ve İran arasında ne fark var?

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump liderliğinde İran'a karşı yürütülen politikalar ve saldırgan tutum dünya kamuoyunda rahatsızlık uyandıran bir boyuta taşınıyor. ABD'nin daha önce Kuzey Kore ile yaşadığı krizde de benzer söylemler ve adımlar öne çıkmıştı. Bu adımlardan farklı olarak Tahran rejimine yönelik gelişmeler Beyaz Saray'daki Yeni Muhafazakar temsilciler ve Tel Aviv hükümetinin yönlendirmesi altında yürütülüyor. Ancak Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerin desteğini de alan İran karşıtı hareket farklı soru işaretlerinin oluşmasına sebep oluyor. Tahran ve Riyad rejimlerinin özellikle demokrasi ve insan hakları karnesine bakıldığında benzer gelişmelerin şekillenmesi dikkat çekici bir husus. Aynı zamanda İran'ın nükleer enerji alanındaki araştırmaları nükleer silahlanma konusunda bir tehdit olarak kabul edilirken, Suudi Arabistan'da yükselen nükleer araştırma merkezi ve santrallerin hiçbir zaman nükleer silahlanmaya yönelmeyecekmiş gibi desteklenmesi iki yüzlü bir yaklaşım olarak tepki topluyor.

Tahran ve Riyad'ın nükleer girişimleri

ABD, İran ile varılan nükleer anlaşmadan Trump yönetiminin göreve gelmesi ile çekilmişti. Tahran rejimini İsrail'in güvenliği adına potansiyel bir tehdit olarak gören Trump yönetimi bu süreçte attığı adımlarla dünyayı şaşkına çevirirken, İran'a yönelik yeni yaptırımlar devreye soktu. İran'ın nükleer enerji alanındaki gelişmelerinin nükleer silahlanmaya zemin hazırladığını savunan Amerikan hükümeti, Tahran rejiminin bu konudaki taahhütlerini göz ardı ederek söylemlerini şiddetlendirdi. Yaşananlara bir süre ılımlı yaklaşmayı seçen İran ise Mayıs 2019'da tüm köprüleri atarak nükleer çalışmalarını artıracağını duyurdu. Ancak İran'ı bu noktaya getiren ABD'nin tehditleri ve yaptırımları altında giderek kötüleşen ekonomik durum oldu. Diğer taraftan Washington DC'nin bölgedeki en yakın müttefiklerinden Suudi Arabistan'ın bu süreçte nükleer araştırma merkezi ve santral olarak kullanılacak bir yapının inşaatını tamamlamak üzere olduğu ortaya çıktı. Söz konusu santralin tamamlanması ve çalışmaya başlaması durumunda Riyad rejimi nükleer eşiği geçmiş olacak. Konuya ilişkin değerlendirmelerde Suudi Arabistan'ın uluslararası bazı denetlemeleri kabul ettiği yönünde veriler paylaşılması, İran'ın da benzer şekilde kabul ettiği çalışmaları akıllara getiriyor. Riyad'ın nükleer gelişmelerde kontrol altında olacağı ileri sürülse de, nükleer silahlanmaya yönelik bir girişimin engellenebileceği garanti edilemiyor. Peki neden İran'ın bazı denetimleri kabul ettiği bir uluslararası anlaşmayla nükleer çalışmalarını sürdürmesi nükleer silahlanmaya yönelik potansiyel bir tehdit olarak nitelendirilirken, Suudi Arabistan'ın benzer şartları taşımasına olumlu yaklaşılıyor? Bu kapsamda Riyad rejiminin ABD lehine şekillenen finansal faaliyetleri oldukça etkili.

Demokrasi ve insan hakları ihlalleri

Söz konusu finansal faaliyetler demokrasi ve insan haklarına yönelik ihlallerde de taraflı bir politika izlenmesine neden oluyor. Uluslararası sivil toplum kuruluşları iki ülkede de idam cezasının uygulandığını ve cezası infaz edilen birçok mahkumun düşüncelerinden dolayı cezalandırıldığını savunuyor. Aynı zamanda bu kapsamda gerçekleşen yargılama ve mahkeme süreçlerine ilişkin büyük şüpheler mevcut. Ancak İran ve Suudi Arabistan'da gerçekleştirilen benzer cezalandırmalarda, Tahran rejimine yönelik ciddi bir tepki ortaya koyan Amerikan yönetimi, Suudi Arabistan söz konusu olduğunda dikkat çeken bir tavır değişikliğine gidiyor. Nitekim uluslararası diplomasiyi sosyal medya hesapları üzerinden gerçekleştirdiği açıklamalarla şekillendirmeye çalışan ABD Başkanı Trump'ın Riyad rejimi söz konusu olduğunda şiddetli söylemlerden kaçındığı biliniyor. Bununla birlikte İran'ın kısmen de olsa demokratik değerler altında yönetilmesine karşın, Suudi Arabistan'ın mutlak monarşi adı altında demokrasi kavramından uzak yönetildiği görülüyor. Her fırsatta demokrasi anlayışını temel değer ilan eden Washington DC yönetiminin ikili oyunu bu noktada da kamuoyunun tepkisini çekiyor. Üstelik uluslararası toplumda derin bir yara açan Cemal Kaşıkçı olayı da cevap aranan sorularla hala aydınlatılmayı bekliyor.

Suudi Arabistan ve İran'ın terörle mücadele operasyonları

İki ülke ayrıca terörle mücadele kapsamında yürüttüğü operasyonlar nedeniyle uluslararası kamuoyunun tepkisini çekiyor. Bu noktada İran'ın Suriye'de Hizbullah örgütü ile birlikte gerçekleştirdiği operasyonların yanı sıra Suudi Arabistan'ın Yemen'deki faaliyetleri öne çıkıyor. Ancak bu alanda da Tahran ve Riyad rejimleri, Amerikan yönetimi tarafından iki farklı şekilde değerlendiriliyor. İran, bölgedeki adımları nedeniyle terörü finanse eden ya da terörist devlet olarak suçlanırken, Suudi Arabistan'ın terörle mücadele adı altında sivilleri hedef alan saldırıları ABD desteğinde ve hatta Amerikan mühimmatları ile gerçekleştiriyor. İran'a karşı yaptırım ve ambargo kararları ile kınama mesajları ortaya konurken, Suudi Arabistan adeta ödüllendiriliyor. Riyad rejiminin sivilleri hedef alan terörle mücadele anlayışı kapsamında silah temin ettiği bir başka bölge ise Avrupa Birliği (AB). Bazı Avrupalı ülkelere milyarlarca dolarlık savunma harcaması yapan Suudi Arabistan'a bu bölgeden de ambargo uygulanması ya da tepki gösterilmesi söz konusu değil. Bu bağlamda Türkiye'nin terörle mücadelesi de örnek gösterilebilir. Suudi Arabistan'ın uluslararası raporlara yansıyan sivil katliamları karşısında Riyad'a karşı herhangi bir ambargo gündeme gelmezken, Türkiye'nin PKK terör örgütü ve farklı ülkelerdeki uzuvlarına ilişkin müdahaleleri karşısında "aşırı güç kullanımı" ve ambargo söylemlerinin ortaya atılması dikkat çekiyor.

Suudi Arabistan'a yönelik yaklaşımlar neden farklı?

Riyad rejimine yönelik yaklaşımlar Suudi Arabistan'ın ABD ile sürdürdüğü finansal ilişkiler kapsamında şekilleniyor. Büyük oranda güvenlik, silah ticareti ve petrol üzerine kurulu bu ilişkiler, Riyad'ı Washington DC için vazgeçilmez yapıyor. Bu durumda ise ABD'nin temel değer olarak öne sürdüğü ilkelerin birçoğunun ne kadar anlamsız olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Oysa adaletli ve eşit bir şekilde hareket edilmesi halinde daha güvenli bir Orta Doğu'nun oluşabileceği öngörülüyor. Suudi Arabistan ve ABD, Trump yönetimi ile birlikte 10 yıla yayılan ve değeri yaklaşık 400 milyar doları bulan bir silah satış anlaşması imzaladı. Aynı zamanda Washington DC, petrol ihtiyacının bir bölümünü Suudi Arabistan'dan karşılıyor. Bunlara karşılık Suudi Arabistan'ın güvenliği Amerikan güçleri ile garanti altına alınırken, yaptırım veya ambargo gerektiren hususların rafa kaldırılması şaşılacak bir durum olmaktan çıkıyor. Gelinen noktada elde ettiği Amerikan kazanımlarını sonuna kadar kullanan Riyad rejiminin daha da saldırganlaşabileceği öngörülüyor. Aynı zamanda İran'da baskılar altında bir yönetim değişikliğinin gerçekleşmesi söz konusu. Orta Doğu'daki gelişmelerin bu yönde şekillenmesinin ise yeni mezhepsel ayrılıklara ve çatışmalara yol açması muhtemel.