ABD’de hukuk ve uluslarası güç ilişkisi

Uluslarası hukuk ile güç ilişkisi, tarihin çok eski dönemlerinden bu yana tartışılan önemli konuların en başında geliyor. Dünya’nın en güçlü ülkesi olan ABD’deki hukuk gerçekten evrensel hukuk mudur? Uluslararası gücün karşısında hukukun şansı var mıdır?

ABD’de hukuk ve uluslarası güç ilişkisi

Uluslarası hukuk ile güç ilişkisi tarihin çok eski dönemlerinden bu yana tartışılan önemli konuların en başında geliyor. Aynı tartışma uluslararası hukukun ortaya çıktığı dönemden itibaren uluslararası ilişkiler bağlamında da başlamış ve günümüze kadar uzanmıştır. Özellikle 20’inci Yüzyılda yaşanan 2’inci Dünya Savaşı’ndan sonra, uluslararası ilişkilerin güç üzerinden değil de hukuk üzerinden yürümesine yönelik bir çok çalışma başlatılmıştır.

Bu sürecin ardından yeni kararlar alınarak, devletler arası ilişkiler bazı kurallara bağlanmıştır. Özellikle Birleşmiş Milletler (BM)’in kurulmasıyla birlikte, bu kurallara uyulmasını temin etmek için yaptırım uygulayacak bir takım organlar oluşturulmuştur. BM çatısı altında kurulan Güvenlik Konseyi, uluslararası barışın korunması konusunda gerektiği taktirde askeri güç kullanmaya karar vermek gibi birçok özel yetkiye sahip olmuştur.

Uluslararası Adalet Divanı ise, devletler arasında yaşanabilecek çeşitli problemlerin büyüyüp çatışmaya dönüşmemesi adına, araya girecek bir yargı kurumuna dönüşmüştür. Bu bağlamda uluslararası sistemin işleyişine ve devletler arası ilişkilerin yürütülmesine dair temel ilkeler belirlenmiştir. Belirlenen bu ilkeler BM Anlaşması ile düzenlenirken, BM ve başka uluslararası örgütlerin çabalarıyla imzalanan uluslararası sözleşmeler de uluslararası hukukun şekillenmesinde önemli rol oynamıştır.

Güç ve Hukuk

Geçmişten günümüze dek atılan bu önemli adımlara rağmen uluslararası düzeyde gücün karşısında hukukun pek şansı olmamıştır. Barışın korunması konusunda dünyanın en etkili mecrası olması beklenen Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin, sahip oldukları veto haklarını tarih boyunca kendi çıkarları için kullanmaktan çekinmediği görülmüştür.

Geçmişe baktığımızda uluslararası hukukun eksiklikliği sebebiyle de, İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok sayıda savaşın yaşandığını söyleyebiliriz. Uluslararası hukuk, bir yandan başka ülkeleri sınırlandırmanın aracı olarak öne sürülürken, Cezayir, Vietnam, Afganistan ve Irak savaşları uluslararası hukukun neredeyse bütün ilkeleri ihlal edilerek yapılmıştır.

Bu bağlamda binlerce insanın yaşamını yitirmesi ve mülteci olarak başka ülkelerde yaşamını sürdürmesi, tüm bunlara sebep olanların uluslararası hukuk söylemini kullanmalarına engel olmadı. Uluslararası hukuk ile güç politikası arasındaki ilişkide sınıfta kalan hukuk oldu. Güçlü olan istediğini almayı başardı, hukuk ise ya bunu kamufle etmeye yarayan bir araç olarak kullanıldı ya da Irak örneğinde olduğu gibi, zayıf ülkelerin sınırlandırılmasında devreye sokuldu.

Uluslarası gücün gün geçtikçe daha belirgin bir konuma gelmesiyle birlikte uluslararası hukuk önemini kaybederken bazı ülkeler kendi iç hukuklarını evrensel normlar çerçevesinde öne sürmeye başladı. Yeni yeni karşımıza çıkmaya başlayan söz konusu durum, muhtemelen BM sisteminin yavaş yavaş sonuna ulaşıldığını gösteriyor olabilir.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin anlaşmazlık yaşadığı bazı ülkelere yönelik olarak çıkarttığı yaptırım yasalarını evrensel normlarmış gibi sunma ve uygulama çabası bu durumun en belirgin göstergesidir. Geçmiş tarihte de güçlü aktörler, kendilerinden daha zayıf devletlere nasıl politika izleyecekleri konusunda dayatmalarda bulunur ve istediklerini gerçekleştirmek için gerektiğinde askeri güçlerini kullanmaktan çekinmezdi.

Uluslararası Ceza Mahkemesi uluslararası toplumun yüzyıllar süren tartışmaları sonucunda kurulmuş bağımsız, tarafsız ve sürekli nitelikli, uluslararası kişiliği olan bir örgüttür. Dünyanın geride kalan tek süper gücü olarak kabul edilen ABD’nin, Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni etkisizleştirme çabaları, uluslararası toplumun diğer üyeleri için de kötü bir örnek oluşturmakta.

Dünyanın tek kalan süper gücü olma ağırlığını da kullanarak, ABD'nin iki taraflı antlaşmalar yanında, kendi vatandaşlarını Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin yargı yetkisi kapsamından, özellikle barış gücü operasyonlarından çekme tehdidi altında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nden kararlar çıkarttırması, Güvenlik Konseyi kararlarının hukukiliğini tartışılır hale getirmektedir.

Daha da önemlisi uluslararası barışı ve güvenliği sağlamada tek yetkili organ olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin güvenilirliğini de tartışmalı bir hale getirmektedir. ABD'nin başta iki taraflı antlaşmalar olmak üzere Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni etkisizleştirmeye yönelik girişimleri, açıkça, genel olarak uluslararası hukuka, özel olarak ise uluslararası ceza ve insan hakları hukukuna aykırılık teşkil etmekte.

Washington yönetiminin son dönemde ekonomik yaptırımlara ne kadar sık ihtiyaç duyduğunu görüyoruz. Rusya, İran, Venezuela ve Küba gibi ülkeler doğrudan bu yaptırımların hedefi olurken, Türkiye, Almanya ve Çin gibi ülkeler bazen doğrudan bazen ise dolaylı olarak Amerikan yaptırımlarının hedefi haline gelebiliyor. Bu yaptırımlara dair çıkarılan Amerikan yasalarına üçüncü ülkelerdeki kamu ve özel şirketlerin uyması bekleniyor, uymayanlara yönelik olarak ise ekonomik cezalar veriliyor ve hatta bu şirketlerin yetkilileri ABD’ye seyahat ettiklerinde yargılanmaları söz konusu olabiliyor.

Dünya ise, ülke içindeki hukuk kurallarını evrensel hukuk kurallarıymış gibi benimseyip farklı ülkelere ve şirketlere ambargolar uygulayan ABD’nin bu tavrına henüz bir cevap bulabilmiş değil.