ABD ülkelere müdahale için nasıl zemin hazırlıyor?

CIA konusunda çalışmalarıyla tanınan Amerikalı tarihçi Gerald Haines, ABD’nin kendi çıkarları uğruna emperyalizmin dünyadaki selametini yüklendiği yorumunda bulunuyor. Bu yoruma göre, ABD çıkarlarını korumak adına sadece ve sadece CIA’nın bileceği bir acımasızlıkla dünyanın canına okuyor veya okuyabiliyor. Ülkeleri terörü desteklediği bahanesiyle “haydut” ilan eden ABD, bu gerekçeyle “işgal” mekanizmasını devreye sokuyor, müdahalelerinde de paralı askerlerini kullanıyor.

ABD ülkelere müdahale için nasıl zemin hazırlıyor?

Neşat ERGÜL - INTELL4

Ortadoğu, Irak, Suriye’deki gelişmeler, İran’ın ikinci ismi konumundaki Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, ABD’nin diğer devletlere yönelik operasyonlarını, müdahale şekillerini ve amaçlarını akla getirdi. Bu analizimizde, ABD’nin dünya politikasını, devletlere askeri ya da kapalı kapılar ardındaki müdahalelerini, Türkiye’ye de böyle bir girişimde bulunup bulunmadığını irdeledik.

Soğuk Savaş döneminin kapanmasıyla dünyada tek başına bir egemenlik kuran ABD’nin, Avrupa Birliği’nin oluşturulması, Rusya ile Çin’in çok kutuplu dünyanın kilometre taşları haline gelmesiyle bu yapısını sürdürülebilirliği tehlikeye girdi.

11 Eylül 2001’deki saldırıların ardından ABD, dış politikasında yeni bir sisteme geçerek baskıya dayalı bir yöntemle egemenliğini devam ettirmek istedi.

Görevi 2001 tarihinde sona eren Başkan Bill Clinton döneminde ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi, “kendi halklarına merhametsizce davranan”, “uluslararası hukuka saygısı olmayan ve anlaşmaları ihlal eden”, “kitle imha silahı üretme düşüncesi taşıyan”, “terör örgütleri ve terörizmi destekleyen”, özellikle “ABD ve İsrail’den nefret edenler”, “haydut” yaftası yapıştırılmak üzerine kuruldu. .

ABD’nin tek yönlü politikaları, ülkesi aleyhinde karşıtlığı artırırken, kendi liderliğindeki düzenin “özgürlük”, “demokrasi”, “insan hakları” gibi söylemler üzerine kurulduğu yalanı da inandırıcılığını kaybetti. Hatta bizatihi ABD’nin bu söylemler arkasına gizlenen bir “haydut”, bir “işgalci” olduğu da tartışılır oldu.

70 milyon Kızılderili’yi katleden ABD, bundan sonra da gittiği her yere kan, gözyaşı, katliam ve yıkım götürdü. Vietnam, Grenada, Küba, Ortadoğu’da Suriye, Irak ve Afganistan bunların en belirgin örnekleri.

ZEMİNİNİ NASIL HAZIRLIYOR?

Devletlerarası ilişkilerde kuvvet kullanma, uluslararası barış ve güvenliğe tehdit olması haline bağlıdır. Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması’nda kuvvet kullanma birkaç istisna haricinde yasaklanmıştır. Birleşmiş Milletler Antlaşması’na göre, kuvvet kullanma ve askeri müdahale kararları Güvenlik Konseyi’nce alınmakta ve uygulanmaktadır.

Kuzey Atlantik Paktı’na (NATO) göre ise üye ülkeye yapılacak bir saldırı halinde örgüt düşmana karşı ortak bir harekât düzenleyebiliyor. ABD’de gerçekleştirilen 11 Eylül saldırılarının ardından NATO, tabi ki ABD’nin baskısıyla askeri etkinliğini artırarak önceliğini ABD’nin güvenliği seviyesine kadar yükseltti. 

ABD, silah ticaretini sürdürmek amacıyla ülkeleri istikrarsızlaştırarak, önce farklı gruplar oluşturup kendine pazar payı açıyor. Ardından bu ülkelerdeki çatışma, kaos ortamları sanki kendisinin eliyle değil başka sebeplerle gelmiş gibi ABD kendine müdahale zemini oluşturuyor.

ABD’NİN MÜDAHALE BİLANÇOSU

Latin Amerika ülkeleri, 1823'te Monroe doktrini ile başlayan ABD'nin müdahale ve diğer ülkeleri engelleme siyasetiyle Washington'ın "arka bahçesi" olarak görüldü.

Meksika, 1845 yılında ABD tarafından Teksas'ın ilhak edilmesi üzerine ABD ile olan resmi diplomatik ilişkilerini kesti. Meksika'ya ait New Mexico ve Kaliforniya eyaletlerinin ABD tarafından parayla satın alınmak istemesi girişimleri sonuçsuz kalınca iki ülke arasında savaş çıktı ve ABD savaştan galip ayrıldı.

Yapılan antlaşmayla bugünkü New Mexico, Nevada, Arizona ve Kaliforniya eyaletlerini oluşturan topraklar, 15 milyon dolar karşılığında ABD'ye bırakıldı.

PANAMA

ABD’nin desteğiyle Panama, 1903 yılında Büyük Kolombiya topraklarından ayrıldı. Panama ve ABD hükümetleri arasında imzalanan bir antlaşmayla ABD, Panama Kanalı'nı açma, işletme, denetleme ve hatta Panama'ya müdahale etme hakkını elde etti.

Ülkenin kendini idare etme ve Panama kanalının egemenlik hakkını savunarak iktidara gelen Omar Torrijos döneminde kanal, 1977 yılında ABD Başkanı Jimmy Carter ile imzalanan anlaşmayla Panama’nın hakimiyetine girdi. Carter’dan sonra başkan olan Ronald Reagan yönetimi gelir gelmez kanal anlaşmasını yeniden masaya yatırma konusunda Panama’ya baskı yapmaya başladı. Bu baskılara boyun eğmeyen Torrijos, 31 Temmuz 1981’de uçak kazasında öldü. Torrijos’un küresel imparatorluk çıkarlarına aykırı hareket ettiği gerekçesiyle suikaste kurban gittiği halen tartışılıyor.  

Panama, ABD’nin müdahalesine 1989 yılında da maruz kaldı. Önceleri ABD’nin çıkarları doğrultusunda hareket eden Devlet Başkanı Manuel Noriega, yine Panama kanalı ve sözde uyuşturucu baronlarıyla olan dirsek teması nedeniyle askeri darbeyle indirildi. Askeri darbe ve sonrasında çok sayıda sivil hayatını kaybetti.

HAİTİ

ABD ordusu, ekonomik çıkarlarını korumak için 1915 yılında Haiti’yi işgal etti. ABD, ancak 1934 yılında kendisine bağlı bir ordu bırakarak Haiti’yi terk etti.

Haiti’ye 1994 yılında bir kez daha işgal eden ABD, 1991 yılında darbeyle görevden alınan Jean-Bertrand Aristide'nin yeniden devlet başkanı olmasını sağladı. ABD, Haiti’ye bu askeri harekâtını "demokrasiyi korumak" için yaptığını öne sürdü.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI

İkinci Dünya Savaşı’ndan galip ayrılarak ulaştığı güç üzerine ABD, adeta dünyanın jandarmalığına soyunarak dünya ülkelerini dizayn etmeye çalıştı.

1948 yılında ABD İtalya’da, İtalyan Komünist Partisi öncülüğünde kurulan koalisyonun seçilmesine engel olmak istedi. Karşıt partilerin seçim kampanyalarına maddi yardım yapan ABD, yardımı reddeden İtalyanlar’a ise şantaj uygulayarak İtalyan Komünist Parti’sinin seçimleri kaybetmesini sağladı.

“AJAX OPERASYONU”

İran’da 1953 yılında seçimle Başbakan olan Muhammed Musaddık'ın hükümetini düşürmek için ABD, hükümet karşıtı kitlesel eylemler düzenletti, Şah yanlılarına destek verdi.



“Ajax Operasyonu” adı verilen müdahaleyle demokratik seçimle başa gelen Ulusal Cephe Partisi hükümeti düşürüldü. İran'dan daha önce sürülen Muhammed Rıza Şah Pehlevi ülkesine dönerek başa geçti. 1979 yılında gerçekleştirilen devrime kadar Şahlık ile yönetilen İran, 26 yıl boyunca ABD ile müttefikliğini sürdürdü. 2000’li yıllara kadar bir komplo teorisi olarak kalan bu hikayenin detayları Amerikan Ulusal Güvenlik Arşivi’nden çıkan belgelerle birlikte gün yüzüne çıktı. Belgelerin birinde, “Askeri darbe, ABD dış siyasetinin bir parçası olarak, CIA yönetiminde gerçekleştirildi” ifadesi aynen yer aldı.

GUATEMALA

Guatemala’da 1954 yılında Devlet Başkanı Jacobo Arbenz Guzman’ın başkanlığındaki hükümeti düşürmek amacıyla CIA tarafından darbe yapıldı. Bu darbenin ardından Guatemala, 36 yıl süren iç karışıklık ve kaos ile mücadele etti, bu süreçte yaklaşık 200 bin kişi hayatını kaybetti. ABD ise Guatemala’daki ekonomik ve askeri çıkarlarını yeniden kazandı.

LÜBNAN

ABD, 1957 yılında Lübnan’daki seçimleri etkileyerek Ulusal Liberal Partisi’nin iktidara gelmesini sağladı. Karşıt görüşlüler arasında çatışmalar çıkarken, ABD askerinin Lübnan’a girmesinin yolu açıldı.

KONGO

Sonradan Demokratik Kongo Cumhuriyeti adını alan Kongo'nun ilk Başbakanı Patrice Lumumba, Belçika-ABD destekli askeri müdahale sonrasında 1960 yılında iktidardan düşürüldü. Belçika, Kongo'nun bağımsızlığı sonrası tehdit altına giren ticari çıkarlarını düşünürken, Sovyetler Birliği'yle yakınlaşan Lumumba'nın kendi küresel politikalarına engel teşkil ettiğine inanıyordu.

DOMUZLAR KÖRFEZİ HAREKATI

Küba’da Fidel Castro'nun 1959'da yönetime gelmesiyle, ABD ile yıllarca sürecek sorunlu bir döneme girildi ve Küba büyük bir dönüşümden geçti. Fidel Castro, Sovyetler Birliği’nden alınan petrolü işlemeyen ABD rafinerileri başta olmak üzere birçok ABD menşeili şirketi devletleştirdi.

1961 yılında ABD, kendi çıkarlarına göre hareket etmeyen Küba’daki Fidel Castro yönetimini devirmek üzere harekete geçti. Karşıt görüşlü Kübalıları eğiten ABD, bunları Castro’yu devirmek üzere Domuzlar Körfezi’ne gönderdi. CIA eliyle 17 Nisan’da yapılan bu operasyon başarısız oldu ve binden fazla ABD’nin gönderdiği eğitilmiş vekalet savaşçısı esir alındı.

DOMİNİK CUMHURİYETİ

ABD, 1963'te Dominik Cumhuriyeti'nde seçimle işbaşına gelen Juan Bosch'u yönetimden uzaklaştırdıktan sonra, iktidara gelen darbe yönetimine direnen halkı dağıtmak için ülkeye askeri birlik gönderdi.

VİETNAM SAVAŞI

Vietnam Savaşı, 1955-1975 yılları arasında, bugünkü Vietnam, Kamboçya ve Laos bölgelerinde gerçekleşti. 1954 yılında Kuzey Vietnam, Sovyetler Birliği ve Çin tarafından desteklenirken, ABD ise Güneydoğu Asya’da stratejik bir konumda bulunan Güney Vietnam’ı kendi çıkarlarına uygun buluyordu.

Cenevre Antlaşması’na göre, 1956 yılında yapılacak referandum ile Kuzey ve Güney birleşecekti. Ancak çıkan iç karışıklık üzerine ABD, ülkeye yüzbinlerce asker gönderdi. ABD’nin Napalm bombası da kullandığı savaş, 1975 yılına kadar sürdü. Sonuçta ABD ile karşısındaki bloğun istediği olmadı ve Vietnam tek devlet olarak yoluna devam etti.

Ancak, 21 yıl süren iç karışıklık ve savaş dolayısıyla 5 milyona yakın kişi öldü. Ağır bir yenilgiye uğrayan ABD bu savaşta, 58 bin askerini kaybetti.

BREZİLYA

ABD, Güney Amerika ve kıtanın en büyük ülkesi Brezilya üzerinde kontrolünü sürdürmek amacıyla Devlet Başkanı Joao Goulart önderliğindeki hükümeti 31 Mart 1964 darbeyle indirdi.
ABD Büyükelçisi Lincoln Gordon'un ifadesiyle, “Brezilya'yı 1960'ların Çin'ine dönüştüreceğine" dair kaygılar Washington’u endişeye sevk etmişti. Darbeden hemen önceki günlerde CIA hükümete karşı sokak gösterilerini destekleyerek, darbecilere yakıt ve silah temin etti.

YUNANİSTAN

1967 yılında ABD, Yunanistan’daki ülkesine karşıtlığıyla bilinen Merkez Parti'nin kazanmasını engellemek amacıyla askeri darbeye destek verdi. Seçimlerden iki gün önce CIA destekli askeri darbe sonrası "Albaylar Cuntası" 6 yıl ülkeyi yönetti. Darbe sonrası Yunanistan’da 8 bin kişi idam edildi.

ENDONEZYA

Endonezya devlet başkanlığına seçimle gelen Ahmed Sukarno, önceleri Hollanda sömürgesi olan Yeni Gine anlaşmazlığı nedeniyle batıya sırtını döndü. Güneydoğu Asya’da Vietnam dolayısıyla zor döneme giren ABD, Endonezya’nın da kendilerine sırtını dönmesinden endişe duyuyordu.

Güneydoğu Asya’nın tamamen kaybedilmesi endişesiyle CIA, yaklaşık iki yıl süren ve karmaşık olaylar sonrasında Sukarno’ya askeri darbe yaptı. Yerine geçen ABD yanlısı Suharto, yarım milyon kişiyi öldürdü.

ŞİLİ VE ALLENDE

ABD’nin eliyle hazırlanan darbelerden bir tanesi de 11 Eylül 1973 tarihinde Şili’de sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende’ye karşı düzenlendi. Şili’ye önce ekonomik yaptırımlar uygulayan ABD, bunun istediği sonucu vermemesi üzerine askeri darbenin gerçekleştirilmesini sağladı. Darbe sonrası Allande intihar ederken, yerine Pinochet geçti.

CIA tarafından hazırlanan raporda, darbeyi planlayan kişilerle uzun süre bir istihbarat ortaklığı yürütüldüğü ve çok öncesinde de benzer bir darbe gerçekleştirilmesinin planlandığı belirtildi.

URUGUAY

1973 yılında gerçekleştirilen ABD destekli darbe ile beraber Uruguay’da 12 yıl süren diktatörlük başladı. Bu dönemde, sendika liderleri ve siyasi muhalifler tutuklandı, öldürüldü veya sürgün edildi. İnsan hakları ihlallerinin had safhaya çıktığı bu dönemin ardından seçimler ile beraber tekrar demokrasiye dönüldü.

AVUSTRALYA
Sol eğilimli Avustralya Başbakanı Edward Whitham'ın 1975 yılında devrilmesinde CIA parmağı vardı. CIA, İngiltere Kraliçesi'nin atadığı Vali John Kerr'i kullanarak Whitham’ın devrilmesini sağladı.

GRENADA

Karayipler’de Orta Amerika ülkesi olan Grenada, 200 yılı aşkın İngiltere sömürüsünün ardından 1974 yılında bağımsızlık kararı aldı. Yeni Refah, Eğitim ve Özgürlük Ortak Girişimi isimli bir hareket, kansız bir darbeyle Maurice Bishop’u 1976 yılında iktidar koltuğuna oturttu. Bishop, sosyalist eğilimliydi. Batılı devletler, sosyalist eğilimli Bishop’a ve kurduğu hükümete karşıydı. Grenada’da yeni hükümet ekonomide iyileşmeyi sağlamıştı.

Grenada liderinin Küba ile işbirliği ve yeni yaptığı devasa ölçülerdeki havalimanı, dış müdahalenin bahanesi oldu. Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan yeni inşa edilen havaalanı pistinin ve yakıt depolarının ticari uçuşlar için haddinden fazla büyük inşa edildiğini, dolayısıyla Bishop’un asıl niyetinin adayı bir Sovyet-Küba hava üssüne çevirmek olduğunu, bunun ABD için büyük bir tehdit oluşturduğunu iddia etti.

25 Ekim 1983’te ABD, Vietnam’dan sonraki en büyük askeri harekâtını Grenada’ya yaptı. ABD’nin askeri gücü karşısında duramayan Küba destekli Grenada birlikleri yenildi.

ARJANTİN
 
ABD'nin desteğiyle Arjantin'de muhalefetten, Juan Domingo Peron'a karşı ilk darbe girişimi 1951'de yapıldı. Darbe sonucu Peron'un başlattığı millileşme hamleleri tamamen kesildi, Arjantin ekonomisi IMF ve Dünya Bankası güdümüne alındı.

Arjantin’de demokratik yollarla başa geçen Isabel Peron’a, bu kez 1976 yılında General Jorge Rafael Videla tarafından askeri darbe düzenlendi. ABD tarafından desteklenen darbecilerin yönetimi sırasında binlerce insan kayboldu, siyasi infazlar yaşandı.

Darbe sırasında ABD’nin Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Henry Kissinger’ın, Dışişleri Bakanı olunca Videla yönetimine gerçekleştirdiği ziyaretler, Arjantin’e müdahalenin işaretinin ipuçlarıydı.

40 YILDIR BİTMEYEN İŞGAL: AFGANİSTAN
  
20. Yüzyıl’ın son çeyreğine damga vuran olaylardan biri Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesi oldu. Soğuk Savaş döneminde kamp değiştirmek isteyen Afganistan’a Rusya, sıcak denizlere inme hevesiyle 1979 yılında savaş açtı.

ABD’nin Güney Asya’daki çevreleme politikasını da önlemek isteyen Rusya, yaklaşık 10 yıl süren bu savaştan mağlup ayrıldı. Sovyet direnişinin temel taşları, o dönemin liderleri, bazı İslami örgütler ile CIA oldu. Afganistan’ın işgali Sovyetler Birliği’nin de sonunu getirdi ve kısa bir süre sonra dağıldı. Rusya’nın 13 binden fazla askerini kaybettiği Afgan savaşını bölge halkı kazandı ama ABD ile müttefiklerinin de maddi ve askeri yardımları oldu.

Ancak Afganistan’ın işgali, gelecekte dünyanın her bölgesinde istikrarsızlığa ve küresel güçlerin müdahalesine zemin hazırlayacak iki örgüt doğurdu. Bunlardan birincisi, Afgan mücahitler ile Sovyetler’e karşı savaşan Usame Bin Ladin’in kurucusu olduğu El Kaide.

Sovyetler’e karşı Afganistan’a verilen destek cihatçı grupların ortaya çıkmasına yol açtı. Suudi Arabistan, ABD ve Pakistan’ın aktif rol üstlendiği bu süreçte cihatçı olarak ortaya çıkan ve daha sonra terör örgütüne dönüşen El Kaide, Pakistan’ın istihbarat teşkilatı ISI ile CIA tarafından beslenerek büyüyen gruplardan biriydi.

Afganistan’da bugünkü karışıklığın sebeplerinden biri olan Taliban da o dönemde ortaya çıktı. Taliban terör örgütü, o dönem ABD’ye karşı eylemlerde bulunan El Kaide üyelerine alan açtı. Bunun üzerine El Kaide’nin Afganistan’daki kampları ABD jetleri tarafından 1998 yılında bombalandı.

Bombalama olayı, El Kaide’nin eylemlerini ve 11 Eylül saldırılarını bahane ederek Afganistan’ı işgal eden ABD’nin bu amacının 2001’deki saldırılarla ilgisi olmadığını göstermektedir.
Afganistan’daki iç karışıklığın oluşumuna sebep olduğu Taliban, Kabil’e girerek ülkenin büyük bölümünde egemenlik sağladı. Taliban o dönemde mezhepsel yakınlığı dolayısıyla Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanınırken, emperyalist ülkelerden de destek aldı.

Ancak ABD, El Kaide bağlantısını öne sürerek Taliban’ı da “haydutlar” listesine alınca, bölgede işgal senaryosu yine sahneye koyuldu. Afganistan’da 2001’de başlayan işgal, 19. yılına girerken, halen ABD ile Taliban arasındaki süren barış görüşmeleri ise bir çözüme bağlanamadı.

NİKARAGUA

1990 yılında Nikaragua’daki seçimler nedeniyle bu ülkeye ekonomik baskı uygulayan ABD, Viotela Chamorro'yu destekleyerek kendi politikalarına uymayan Daniel Ortega’nın kaybetmesinin mimarı oldu.

ABD KARIŞINCA ÇEKOSLAVAKYA İKİYE BÖLÜNDÜ

Doğu Bloku’nun dağılması için küresel politikalar üreten ABD, 1990 yılında Çekoslovakya seçimlerinde Vaclav Havel’in partisini destekledi. Havel’in seçimi kazanmasının ardından ülke Slovakya ve Çek Cumhuriyeti olarak ikiye ayrıldı.

YUGOSLAVYA DAĞILDI

ABD’nin 1992 yılında ekonomik yaptırımlar ile başlayan Yugoslavya’ya müdahalesi, 1999 yılında NATO’nun asker göndermesiyle devam etti. Yugoslavya 2003 yılında dağılırken, 2008 yılında ise Kosova bağımsızlığını ilan etti.

IRAK 

20 Mart 2003’te ABD ve İngiltere’nin öncülüğündeki Çok Uluslu Koalisyon Kuvvetleri Irak’a girdi. Saddam Hüseyin'in biyolojik silahlar ürettiği iddiasıyla başlatılan işgal, ülkeye sözü verilen "demokrasi" yerine iç savaş, terör ve kaos getirdi. Irak’a işgalden önce ambargo uygulanırken, sonrasında da ekonomik, kültürel ve toplumsal anlamda büyük tahribatlar yaşandı. Ülkenin alt yapısı büyük zarar gördü, vatandaşlara verilen hizmetlerde ciddi aksamalar meydana geldi. 

“İkinci Körfez Savaşı” olarak da kabul edilen Irak’ın işgali, koalisyon güçleri tarafından “Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu” olarak kabul edildi. 15 Aralık 2013’te biten savaş için dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, sonradan itiraf niteliğinde bir açıklama yaptı. Kerry, 2014 yılındaki açıklamasında, “Irak savaşının vahim bir hata olduğunu ve ABD yönetiminin Irak savaşının yol açtığı problemlerle bugün dahi uğraşmak zorunda kaldığını düşünüyorum. Savaşın o günlerden bugüne getirdiği çok büyük kalıntılar var. Verilen kararın ardından bölgenin üstüne çöken kara bir bulut adeta. Şimdi çok yoğun biçimde çalışıyoruz” dedi.

Türkiye, 1 Mart tezkeresiyle Irak’a asker göndermeyi reddetti. ABD ve koalisyon güçleri, Irak’a müdahaleyi meşrulaştırmak için BM Güvenlik Konseyi'nin onayını almak istedi. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush, 2001-2003 yıllarında Saddam Hüseyin’in biyolojik silahlar hazırladığı iddialarıyla bir dosya hazırlatarak Irak işgalini yasal bir statüye kavuşturma mücadelesine girdi.

İddiaların aksine BM Silah Denetleme Komisyonu, 14 Şubat 2003'te hazırlanan raporda, herhangi bir biyolojik silah bulunmadığı açıkladı. BMGK kararının aksine ABD ve İngiltere’nin başında olduğu koalisyon uluslararası hukuku çiğneyerek Irak’a girdi. Bir milyonu aşkın insanın öldüğü ABD’nin Irak’ı işgalinin ardından mezhep savaşları başladı. Irak halkı, “demokrasi getireceğiz” diye ülkeye giren ABD’nin gelişini, “Saddam rejiminden kurtuluş mu, işgal mi?” diye sorgular oldu.

Irak'ta işgalin neden olduğu çatışma, kaos, idarecilerin yolsuzluğu ve mezhepçi siyaseti nedeniyle terör örgütleri ülkede kolay bir şekilde yuvalanıp faaliyet gösterdi. Sünnilerin çoğunlukta olduğu bölgelerde hızla yayılan terör örgütü DEAŞ, Irak'ta büyük yıkımlara yol açtı.

Bunca olumsuzluklar içerisinde, ülke bir de Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) eski Başkanı Mesut Barzani'nin 25 Eylül 2017'de "bağımsızlık referandumu"yla ayrılmanın eşiğine geldi. Irak merkezi yönetimi bunun üzerine aynı yıl Ekim ayında Kerkük ve tartışmalı bölgelere askeri güç kaydırarak, oralarda 14 yıllık Kürt Peşmerge varlığına son verdi. Yaşananlar üzerine siyasi olarak yalnızlaştırılan Mesut Barzani, 29 Ekim'de bölgesel yönetimin başkanlığını bıraktığını açıkladı.

Dönemin ABD Başkanı Barack Obama'nın 2011 sonunda açıkladığı geri çekilme kararına rağmen, DEAŞ'a karşı savunmasız ve etkisiz kalan Irak ordusu ve Peşmerge güçlerine destek amacıyla 2014 yılında ABD askerleri tekrar Irak'a döndü.

ABD Savunma Bakanlığı'ndan Aralık 2017'de yapılan açıklamaya göre, ülkenin çeşitli bölgelerinde askeri üsleri yer alan ABD'nin Irak'ta yaklaşık 5 bin 200 askeri bulunuyor.
ABD’nin mimarı olduğu sürecin içerisindeki Irak, bugün halen iç kaos ila boğuşuyor. Son olarak Bağdat’taki gösteriler ve ABD Büyükelçiliği’nin basılması, ABD üssüne saldırı, İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü’nün komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, çok da şaşırtıcı gelmiyor.

Zira, ABD’nin çöreklenmek, çökertmek istediği ülkelerde önce kaos başlıyor. Önce bahane senaryoları oynanıp, ardından işgali gerektiren süreç işliyor. Türkiye ile polemiği dolayısıyla birden fazla kez Suriye’den çekileceğini açıklayarak oyalayan ABD, Irak’tan askerini çekeceğini açıklamasının ardından bölgeye yeniden takviye göndermeye başladı.

Irak ve Suriye’de olduğu gibi Afganistan’da Taliban ile masaya oturacağını, buradaki askerlerini de çekeceğini birkaç kez dile getiren ABD, satranç oynar gibi karşısındakileri boşa düşürerek, daha sonra işgal atağına geçiyor.

IRAK, ABD’DEN UZAKLAŞIYOR MU?

Bugün, 2003 yılında işgal ettiği Irak'ta bir milyondan fazla sivilin ölümüne neden olan ABD, yürüttüğü yanlış politikaların sonuçlarıyla karşı karşıya.

2003-2018 yıllarında petrol geliri 850 milyar doları aşan Irak'ta, petrol üretimi bugün neredeyse iki katına çıktı. Çin'in en çok ihtiyaç duyduğu ikinci enerji kaynağı petrole sahip Irak, bu ülke için de ideal bir ortak konumuna yerleşiyor.

Irak son birkaç yıl içinde Silahlı İnsansız Hava Araçları (SİHA), hassas güdümlü roketler ve balistik füze sistemleri dahil olmak üzere milyarlarca dolarlık Çin askeri teçhizatı satın aldı.

ABD'nin daimi müşterisi olan Irak'ın bu alanda da yönünü ABD'nin rakibine çevirmesi, Washington'u oldukça rahatsız ediyor.

Diğer taraftan bu çatışmalarda rol almamış ve ülkeye sadece ekonomik ortaklık çerçevesinde yaklaşan Çin, işgalci ABD'den daha cazip ve ılımlı görünüyor.
Bunun en önemli göstergesi de Kasım Süleymani’nin Bağdat’ta öldürülmesinin ardından Irak hükümetinin, ABD’nin askerlerinin ülkeden çekilmesi yönünde karar alması.

GÜRCİSTAN

ABD, Gürcistan'da, özellikle de Karadeniz kıyılarında hakimiyet kurmak amacıyla 2003 yılında Kadife Devrimi finanse ederek, karşıt görüşlü hareket, parti ve kampanyalara maddi destek sağladı. Bunun üzerine ABD yanlısı Mihail Saakaşvili iktidara geldi. ABD ile Rusya’nın Gürcistan üzerindeki hakimiyet kurma politikası, 2008 yılında Güney Osetya iç savaşına neden oldu.

Savaşın ardından, Rusya'nın desteklediği Abhazya ve Güney Osetya bölgeleri Gürcistan'dan tek taraflı bağımsızlığını ilan etti. Abhazya ve Güney Osetya uluslararası alanda bağımsız olarak tanınmasa da Rusya, 2008'de bu iki bölgenin bağımsızlığını tanıdı.

O dönemde NATO, Gürcistan’daki iç karışıklığa müdahale için Karadeniz’e savaş gemisi göndermek istedi. Türkiye, Karadeniz’in kıyıdaşlar ile işbirliği politikası çerçevesinde Basra Körfezi gibi savaş alanına dönmemesi için bu öneriyi reddetti. Türkiye bu tavrıyla ne kadar haklı bir karar vermiş olsa da ABD ve NATO, bunu Türkiye ilişkiler konusunda hep koz olarak kullandı.

UKRAYNA

Rusya’nın Doğu Avrupa ve Kafkaslar üzerindeki etkisini sona erdirmek isteyen ABD, NATO’nun Karadeniz kıyılarındaki etkinliğini artırma girişimine başvurdu.

ABD-Rusya arasındaki egemenlik savaşı, seçimlere de yansıyordu. Rus yanlısı Yanukoviç’in Kasım 2013'te Ukrayna-AB Ortaklık Anlaşması'nı imzalamayı reddetmesi üzerine başkent Kiev'de başlayan olaylar, Ukrayna'yı tarihinin en büyük kaosuna sürükledi.

Yanukoviç karşıtı kitlesel protesto eylemleri, polis ve göstericiler arasında silahlı çatışmalara dönüştü. Olayların ardından Yanukoviç ülkeyi terk ederken, Batı destekli muhalefet iktidara geldi. Bunun üzerine Rusya, Kırım’ı ilhak etti. Bölgeyi kan gölüne çeviren çatışmalarda, önemli bölümünü sivillerin oluşturduğu on binlerce kişi hayatını kaybetti. Bölge nüfusunun ciddi bölümü göç etti. Şehirlerin altyapıları büyük zarar gördü. Rusya destekli Donetsk ve Lugansk, Kiev'den tek taraflı bağımsızlıklarını ilan etti.

HONDURAS

ABD’nin bölgesel çıkarlarına aykırı politikalar sürdüren Devlet Başkanı Manuel Zelaya, bizzat CIA marifetiyle günler süren olaylar sonrasında 2009 yılında ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Zelaya’nın yerine daha önceki örneklerde olduğu gibi Washington ile iyi ilişkiler içinde olan kişiler devlet yönetimine getirildi.

LİBYA VE BAZI AFRİKA ÜLKELERİ

ABD, Arap Baharı ile 2011’de başlayan olaylar sırasında Libya’da Kaddafi’ye karşı çatışan silahlı birliklere maddi ve askeri yardım sağladı. Ardından ABD ve NATO, BM Güvenlik Konseyi'nin belirlediği uçuşa yasaklı bölgeyi bahane ederek askeri müdahalede bulundu.

Libya Lideri Muammer Kaddafi, silahlı bir grubun konvoyuna gerçekleştirdiği saldırıyla öldürüldü ve böylece hükümet düştü. O dönemdeki olaylarda on binlerce sivil yaşamını yitirdi.
Libya’da istikrarın sembolü Kaddafi’nin öldürülmesinden sonra çıkan iç kargaşa halen sürüyor.

Birleşmiş Milletler’in meşru olarak tanıdığı Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) karşısında Mısır, BAE, Avrup ülkeleriyle Rusya’nın desteklediği Hafter güçleri halen çatışma halinde. 2011’den beri süren savaşın sonuçlarını ise Libya halkı çekiyor. Sadece yüzlercesi savaştan kaçmak için çıktığı göç yolculuğunda Akdeniz’de boğuldu.

KADDAFİ’NİN PROJELERİ

Libya’ya yönelik müdahalenin sebepleri üzerinde biraz durmak gerekirse, 1969-1992 yıları arasındaki kendisine yönelik ambargoya rağmen ülkeyi yöneten Kaddafi’nin uygulamalarına ses çıkarmayan küresel güçler, 2011 yılındaki Arap Baharı’nı bahane etti.

Çünkü Kaddafi, adeta “Afrika’nın uyanışı” için çılgın projeler hayata geçirmeye çalışıyordu. Kaddafi’nin Afrika’nın her bir ülkesine alt yapı faaliyetleri götürmesi, sağlık ve sosyal hizmet alanlarındaki katkısı, Libya üniversitelerini Afrikalı öğrencilerle doldurması bardağı taşıran gelişmeler oldu.

Afrika kıtasında yaşanan ekonomik ve siyasi krizlere çözüm arayarak arabulucu olan Kaddafi, Batı’nın hegemonyasından kurtulamayan Afrika Birliği Teşkilatı’nı, 2002 yılında Avrupa Birliği gibi bir yapıya kavuşturarak Afrika Birliği’ni oluşturdu. Kaddafi, 2014 yılına kadar süreci tamamlanacak Afrika Bankası ve Afrika Parası projelerinin de sahibiydi.

Birlik halindeki bir Afrika, sömürülemez, yönetilemez, enerji kaynakları elinden alınamaz, gerektiğinde boyunduruk vurulamazdı. Küresel emperyalizm, dünyaya başkaldırmaya başlayan Afrika Birliği’nin çıbanbaşını bitirmeliydi. Önce Libya, ardından diğer Afrika ülkeleri istikrarsızlaştırılarak, enerji kaynakları kendileri tarafından işletilmeli, boyunduruk altına alınmalıydı.

Batı sömürgeciliği, Afrika ülkelerinden el çekmiş gibi görünse de müdahale, kaos veya iç savaş ile buradaki hegemonyasını sürdürmek istiyor.

AFRİKA ÜLKELERİNE MÜDAHALELER

Çin’in, Sudan, Etiyopya, Uganda ve Kenya gibi Doğu Afrika ülkelerinde gerek kamu gerekse özel sektör eliyle ciddi yatırımlara girişmesi, bölgedeki küresel rekabetin hızını artırdı.

Abiy Ahmed’in Etiyopya Başbakanı olmasından sonra, 22 Haziran 2019’da darbe girişimi gerçekleştirildi ancak başarısız oldu. Etiyopya’yı Afrika’nın parlamakta olan ülkelerinden biri haline getiren Abiy Ahmed, Eritre ile barış görüşmeleri başlatırken, Sudan’daki darbe sonrası da arabuluculuk rolü üstlendi. Bu durum, ABD ekseninde hareket eden emperyalistleri rahatsız etti.

2019 yılına Gabon’daki başarısız darbe teşebbüsü ile giren Afrika’da bunu nisan ayında Sudan’daki 30 yıllık Ömer el-Beşir’in iktidarına son verilmesi takip etti.

Orta Afrika Cumhuriyeti’nde ise Fransız işgalinden sonra Müslümanlar 2013’te iktidarı ele geçirince yeniden iç karışıklığa sürüklendi.

Somali’nin aslında refah içerisinde yaşayabilecek bir ülke olabilmesi için elinde imkanı vardı. Jeopolitik konum, petrol, madenler ve topraklarının bütününde tek din ve tek dil Somali’nin artılarıydı. Bereketi iyi değerlendirebilecek bir Somali, bölgesinin büyük güçlerinden biri olabilirdi.

Somali’deki gelişmeler, bir din savaşı veya etnik bir çatışma gibi gösterilse de yine ABD eksenli küresel emperyalizmin müdahalesinin bir sonucu.

1990 yılında yaşanan çatışma, açlık ve yağma olaylarının ardından iki yıl sonra ABD, bu ülkeyi petrolü dolayısıyla işgal etti. Somali işgaliyle ABD askeri ilk kez bir Afrika ülkesine girdi. Ancak ABD askerleri Somali’de yenilgiye uğratıldı. O günden beri Somali’deki kargaşa, terör olayları dinmek bilmiyor. Çünkü ABD ulaşamadığı ya da çökertemediği her bölgeye istikrarsızlık fitneleri ekiyor.

MISIR

Dönemin Savunma Bakanı ve ardından Cumhurbaşkanı olan Abdulfettah es-Sisi'nin 3 Temmuz 2013’te gerçekleştirdiği darbe için ABD Dışişleri Bakanlığı görevini yürüten John Kerry, "Mısır ordusu demokrasiyi inşa ediyor" değerlendirmesini yapmıştı.

ABD yönetiminin 2013 darbesine "darbe" nitelemesi yapmaması, ABD'nin Mısır'a yıllık 1,5 milyar dolar askeri yardımda bulunuyor olmasıyla ilişkiliydi. Çünkü, ABD yasalarına göre Washington askeri bir darbe olduğunu kabul ettiği ülkeye dış yardım yapamıyor.

2010 yılında Tunus’taki protestolarla başlayan ve “Arap Baharı” olarak adlandırılan gösteriler, 2011 yılının başında Mısır’a da yansımıştı. Hüsnü Mübarek’in iktidardan indirilmesiyle sonuçlanan ayaklanmalardan sonra Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi yönetime el koydu ve bir geçiş hükümeti kuruldu. Daha sonra yapılan seçimlerde Müslüman Kardeşler üyesi Muhammed Mursi iktidara geldi.

Mısır ordusu üzerinde büyük etkisi bulunan ABD, seçimle ilk kez Mısır’da Cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi’nin çalışmaları ve ilişkilerinden rahatsızdı. Kabinede, kendine yakın isimlerin görevlendirilmesini isteyen ABD, Mursi’ye taleplerini iletti. “Amerika Ana, böyle istiyor” denilen taleplerin Mursi tarafından kabul edilmemesi üzerine dönemin Genelkurmay Başkanı Sisi, tertiplediği darbe ile yönetimi ele geçirdi. Böylelikle Mısır, ABD’nin kontrolü ve bölgedeki müttefiki olmaktan çıkmamış oldu.

Müslüman Kardeşler’e yakınlığıyla bilinen Mursi iktidarına başta razı olan ABD’nin bu ülkeye yönelik darbesi sırasında Körfez ittifakının önde gelen devletlerinden Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin Sisi’ye katkısı tartışılmaz. Hatta Ortadoğu’nun karanlık adamı Dahlan, Sisi’ye Birleşik Arap Emirlikleri adına maddi destek yolladı.

SURİYE

Mart 2011 tarihinde, Suriye’nin Dera kentinde Arap Baharı'ndan etkilenen demokrasi yanlısı gösteriler başladı. Hükümetin gösterilere müdahalesi, ülke çapında Beşşar Esed'ın istifasını isteyen protestolara dönüştü. Zamanla yaygınlaşan şiddetli protestolar Suriye’yi iç savaşa sürükledi.

Ardından iç savaş, İran, Rusya, Suudi Arabistan ve ABD gibi küresel güçlerin de karıştığı, kimin kimin ile mücadele ettiği belli olmayan bir boyuta büründü. Küresel güçlerin savaşın devam etmesinden umduğu çıkar, Suriye'yi adeta savaş arenasına çevirdi. DEAŞ ve PKK/PYD terör örgütlerinin ülkedeki mevcudiyeti de savaşın bitmesinin önündeki en büyük engellerden biri oldu.

Suriye'deki terör örgütlerinin, ABD, Rusya ve İran gibi ülkeler tarafından desteklenmesi, Lübnan, Irak, Afganistan ve Yemen gibi çevre ülkelerden gelenler kaosun bir türlü bitmemesine yol açtı.

Sözde DEAŞ’a karşı koalisyon adıyla desteklenen terör örgütü PKK’ya, Suriye’nin kuzeyinde önü Akdeniz’e açılacak ve Türkiye’yi güneyden kuşatacak bir terör devleti kurdurulmak istendi.

TÜRKİYE’NİN GÜNEYİNDE TERÖR KORİDORU

Türkiye, 2016’dan başlayarak düzenlediği üç ayrı operasyonla, ABD’nin terör devleti emelini çöpe attı. Ancak, terör örgütü PKK halen Suriye’nin br bölümünde ABD desteğiyle varlığını sürdürüyor.

Aynı zamanda, İran ve Rusya destekli Esed rejimi, muhalif olarak gördüğü vatandaşlarının yaşadığı bölgelere, özellikle İdlib’e yönelik saldırılarını sürdürüyor.
Suriye’nin bölünmesi için ortaya konulan projeler halen hayata geçirilmeye çalışılırken, 2011’den beri başlayan göç dalgası da başta Türkiye olmak üzere komşu devletler ve Avrupa’nın başını ağrıtıyor. Sadece Türkiye’ye sığınan mülteci sayısı neredeyse 4 milyonu aşarken, savaşın bilançosu milyonların ölümüne ulaştı.

VENEZUELA VE MADURO
Latin Amerika’nın en zengin ülkesi Venezuela, petrol kaynakları dolayısıyla son 20 yıldır zor

günler yaşıyor. Özellikle ABD kaynaklı darbe girişimlerinden kurtulamayan Venezuela’da 2002 yılında Devlet Başkanı Hugo Chavez, 47 saat süreyle görevden alıkonuldu. Chavez’e yönelik bu darbe, ülke genelindeki kitlesel halk eylemleriyle püskürtüldü.

ABD, 2013 yılında Nicolas Maduro başkanlığındaki Venezuela’ya 2017 yılından itibaren ekonomik yaptırım uygulamaya başladı. Maduro karşısında Juan Guadio’yu tanıyan ABD, birkaç düzenlediği darbe girişimlerine rağmen başarıya ulaşamadı.

BOLİVYA

Bolivya’da 10 Kasım 2019’da düzenlenen askeri darbenin ardından ülkesinden kaçmak zorunda kalan Evo Morales, 2005 yılının aralık ayında yapılan seçimlerde yerli kökenli ilk devlet başkanı olmuştu.

Göreve gelir gelmez Morales’in ilk işi, 11 milyon nüfusu bulunan ülkede yüzde 60’dan fazla yer tutan yerli halkla eşit haklar tanıyacak anayasa hazırlatmak, Bolivya’nın enerji kaynaklarını millileştirmek oldu. Lityum yataklarıyla zengin Bolivya’daki bu adımlar, ABD ile Morales arasındaki itilafın başlangıcı nı oluşturdu.

Darbeyle ülkesinden gitmek zorunda kalan Morales, yapılan askeri darbeye ilişkin Arjantin’de yaptığı açıklamada, “Bu ulusal ve uluslararası bir darbeydi. Endüstrileşmiş ülkeler rekabet istemiyor” ifadelerini kullanarak, Bolivya’daki lityumun çıkarılmasında Rusya ve Çin’le ortaklık yürütmenin tercih edilmesini Washington’ın affetmediğini belirtti.

Morales, “İşte bu yüzden darbenin kesinlikle lityuma karşı düzenlendiğini düşünüyorum. Dünyadaki en büyük lityum rezervlerine sahip olduğumuzu biliyorlar” dedi.

TÜRKİYE-ABD ARASINDAKİ DİPLOMATİK SÜREÇ

Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1831’de Amerikan Sefarethanesi’yle başlayan ABD ile diplomatik süreç, 1906 yılında Büyükelçilik mertebesine yükseltilerek devam etti. Birinci Dünya Savaşı nedeniyle 1927 yılına kadar ara verilen diplomatik ilişkiler, bu tarihten itibaren yeniden tesis edildi.

Türkiye’de 1960'dan bu yana yaşanan darbelerin hiçbiri ABD’den habersiz ya da onaysız olmadığını söylemek yanlış olmasa gerek. 

Demokrat Parti (DP) rüzgarının estiği 1950’li yıllarda, Türk Amerikan ilişkileri başlarda çok iyiydi. ABD bölgesel çıkarları için Türkiye’yi önemli bir müttefik olarak görüyordu.


 
Ancak zamanla, ABD’nin Türkiye’ye verdiği yardım ve kredilerin nasıl kullanılacağı konusunda görüş ayrılıkları ortaya çıktı. ABD, Türkiye’nin kalkınma hızını düşürmesini istiyor, sanayileşmesine ve hatta inşa edilmesi planlanan yeni baraj projelerine karşı çıkıyordu.

Başbakan Adnan Menderes ise başlanan projeleri tamamlamak istiyordu. Ayrıca ABD, Türkiye’nin haşhaş üretimini de durdurmasını talep ediyordu.

Türkiye’nin bu talepleri reddetmesi üzerine, Türkiye’deki ABD ve NATO kurumlarında çalışan hükümet karşıtı subay ile memurlar gösterilere hükümet karşıtı gösterilere aktif şekilde katılıyordu.

27 Mayıs 1960’da TSK’dan bir grup subay yönetime el koydu, 1950’den beri görevde olan Demokrat Parti iktidarına son verildi. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes, ilginçtir “Dışişleri Bakanı” Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi.

AYNI SENARYO YENİDEN SAHNEDE

Kıbrıs meselesi ve haşhaş üretimi dolayısıyla ABD ile ilişkiler 1960 ihtilalinden sonra da gerilirken, Türkiye’nin gerçekleştirdiği projeler bu kez 12 Mart 1971 muhtırasını getirdi. Demirel hükümeti istifa etmek zorunda kaldı.

13 Mart’tan itibaren Türkiye’deki NATO karşıtı tutumlar sona erdi, NATO muhalifleri bastırıldı. Haşhaş ekimi yasaklandı, kalkınma girişimleri yavaşlatıldı. 1960’ların ortalarında başlayan dengeli dünya siyaseti, yerini ABD’nin yeniden nüfuz kazanmasına bıraktı.
1979 yılında İran’daki devrimin ardından bölgedeki bir müttefikini kaybeden ABD, Yunanistan’da Amerikan karşıtı söylemleriyle Pasok’un iktidara gelmesi dolayısıyla başka bir şok yaşadı.

Sovyetler’in Afganistan’ı işgali, Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı, 1974’te kurulan koalisyon hükümetinin haşhaş üretimi yasağını kaldırması, ABD’nin bölgedeki etkisini neredeyse sıfıra indirecek düzeye taşıyordu. 1975-1978 yılları arasında Türkiye’ye ambargo uygulayan ABD’ye üsleri kapatılarak cevap verildi. 

Türkiye’nin ABD ve NATO hizasından ayrılması üzerine yabancı istihbarat servislerinin de yardımlarıyla ülke, bir sağ-sol çatışması içine sokulurken 12 Eylül 1980’de askeri darbe yapıldı. Darbe yapıldığı sırada 3 bin ABD askeri ise ne hikmetse tatbikat için Trakya’da bulunuyordu.

CIA’nin Ankara şefi Paul Henze, dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’a darbeyi “Bizim çocuklar yaptı” sözleriyle haber verdi.

ABD’nin 12 Eylül darbesini beklediğini, aktörlerini tanıdığını Başkan Carter, “12 Eylül’den önce Türkiye savunma anlamında kritik bir vaziyetteydi. SSCB’nin Afganistan’a müdahalesi ve İran’da Şah rejiminin devrilmesinden sonra Türkiye’ye istikrarı getiren bu hareket bizi oldukça rahatlattı” sözleriyle itiraf etti.

ABD sonraki yıllarda da ABD-Türkiye ilişkilerinin en iyi dönemini 12 Eylül’den sonra yaşadığını açıklamıştı.

28 ŞUBAT

1995 seçimlerinin ardından Refah Partisi’nin (RP) iktidara gelmesi, Türk-Amerikan ilişkilerinde yeniden kırılmayı da beraberinde getirdi. Necmettin Erbakan, İsrail karşıtı sözler sarf ediyor, İslam dünyasıyla dayanışma vurgusu yapıyordu.  Erbakan’ın, İran ve Libya’ya yaptığı geziler, İran ile boru hattı inşa anlaşması imzalaması, Müslüman ülkeler arasında ekonomik işbirliğini öngören D-8 projesi, İslam Ülkeleri Ortak Pazarı, İslam Ülkeleri Ortak Savunma Sistemi, İslam Ülkeleri Ortak Para Birimi gibi söylemleri Washington’da endişe yaratmıştı.

İç politikada da bu rahatsızlığın temsilcileri Erbakan’ın yükselişinden rahatsız ve kaygılıydı. Ordu, basın ve yüksek yargı eliyle gerilim tırmandırılarak, 28 Şubat 1997’de bu kez post-modern darbe gerçekleşti.

28 Şubat’tan sonra ise Türkiye, Batı ile olan stratejik ortaklığını ve küresel ekonomik sistemdeki yerini sürdürdü.

15 TEMMUZ KALKIŞMASI

Türk Silahlı Kuvvetleri içinde kendilerini “Yurtta Sulh Konseyi” olarak tanımlayan ve FETÖ'yle ilişkili olan bir grup tarafından gerçekleştirilen 15 Temmuz darbe girişimi, halkın direnişi sayesinde sonuçsuz kaldı.

FETÖ sanıklarına ilişkin hazırlanan iddianamelerde, 15 Temmuz gecesi Adana'daki İncirlik Üssü'nün ABD'li komutanı Albay John Walker ile Türk komutanı Tuğgeneral Bekir Ercan Van, en hareketli saatlerde yan yanaydı.

Darbeye katılan F-16'lara İncirlik'ten yaklaşık 210 ton yakıtla 10 kez havada ikmal yapıldığı ortaya çıkmıştı. Ralph Peters adlı eski bir ABD’li subay, 16 Temmuz günü darbe girişiminin başarısız olduğu anlaşıldığında Beyaz Saray ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yumuşak kınama açıklamaları üzerine, “Obama ile Kerry gafil; Türkiye’deki darbe girişimi başarılı olmalıydı” yorumunu yaptı.

ABD’nin olmazsa olmazı darbe başarılı olmalıydı. Türkiye, 2004 yılından itibaren çok merkezli yeni dünya düzeninde yerini almaya çalışırken, ABD’nin mandacı politikalarını yavaş yavaş terk ediyordu.

Doğu Akdeniz’de, Mavi Vatan bölgesini oluşturmuş, NATO’nun Gürcistan bahanesiyle Karadeniz’e çıkışını engellemiş, 2004 Yüksek Askeri Şura kararıyla Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın seviyesini neredeyse 8 katına çıkarmak istiyordu.

Yani Türkiye, kendi özel savaş ordusunu oldukça genişleterek, ABD ve NATO’nun kontrolünden çıkacaktı.
Bunun durdurulması lazımdı. Önce Fetullah Gülen yapılanmasıyla, devletin her kademesine sızarak Türkiye’yi karanlık günlere götürmeye çalıştılar. Milli duyarlılık taşıyan askerleri, kumpas ve soruşturmalarla etkisizleştirmek istediler.

Özellikle John Bass’ın ABD Büyükelçisi olarak Türkiye’de bulunduğu dönemde (2014-2017), sadece terör örgütü PKK ile değil, DEAŞ ile de mücadelesi sıkıntıya sokuluyor, toplu eylemlerle ülke istikrarsızlaştırılmak isteniyordu. John Bass, Türkiye’de görev yapan ABD’li büyükelçilerin, ülkenin istikrarsızlaştırılması yönünde çalıştıklarının gerçekçi bir örneğidir. Bass Türkiye’de bulunduğu dönemde, FETÖ ve PKK ile aynı dili kullanıyordu.

“Dinler arası diyalog” diyerek adeta Haçlı zihniyetini Türkiye’ye yerleştirmek isteyen FETÖ’nün ipliği geçte olsa pazara çıktı. 17-25 Aralık’tan sonra deşifre edilerek bir bir devlet kademelerinden tasfiye edilmeye başlandı.

Türkiye’nin bağımsızlığında direttiğini anlayan küresel emperyalistler, bu kez FETÖ eliyle bu kez 15 Temmuz’u sahneledi. Ancak, millet buna izin vermedi.

FETÖ’nün arkasında ABD’nin olduğunu, darbenin gerçekleşmesinden en çok kendisinin memnun olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, darbe girişiminin hemen öncesinde, “Mekanizma harekete geçti mesajı” veriyordu.

Aynı dönemde, Türkiye’nin birliğine terör örgütü PKK ile müdahale etmek istediler. HDP Merkez Yürütme Kurulu tarafından 6 Ekim 2014'te yapılan açıklamanın ardından terör örgütü PKK/YPG yandaşlarının Aynularab bahanesiyle 35 ilde gerçekleştirdiği şiddet olaylarında 2 polis şehit oldu, Diyarbakır'da Kurban Bayramı dolayısıyla yoksullara kurban eti dağıtan Yasin Börü ve üç arkadaşının da aralarında bulunduğu 31 kişi hayatını kaybetti, 221 vatandaş ile 139 polis yaralandı.

Bu olaylar sonucu eylem yapılan şehirlerde altyapılar büyük zarar görürken, bölge insanının hizmet almasına sekte vuruldu.
 
TÜRKİYE’YE ULUSLARARASI MÜDAHALE OLUR MU?

Anavatan Partisi eski Genel Başkanı ve AK Parti’de iki ayrı bakanlık yapan Erkan Mumcu, bir röportajında şunları kaydediyor:
 
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, acaba gitmek istediği yere kendisi mi gidiyor, yoksa etrafındakiler tarafından sürükleniyor mu? Karşısında duranlar da onu oraya itmek için mi var?
Her şeyi komplo teorisi içerisinde yorumlamak doğru değil ama acaba bir komplo var ise kendisinden çok bunun hedefinin Türkiye’yi hedef alacağını iyi bilmek lazım. Tasarım var mı diye bakmak lazım.

Türkiye, acaba Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi projeksiyonu çerçevesinde bugüne kadar getirilmek istenen noktaya gelmediği için, bir türlü gelmediği, sosyolojik kırılma noktalarına gelmediği için, özelikle Türkler ve Kürtler ayrışmasına gelmediği için bir uluslararası müdahalenin konusu edilmek olmak isteniyor olabilir mi?

Eğer böyle bir güç müdahalesiyle askeri müdahaleyle sonuç almak hedefleniyorsa bunun için acaba Türkiye’nin siyasal rejiminin BAAS rejimi haline dönüştürülmesi, Türkiye’nin siyasal liderinin bütün dünyaya Suriye’nin lideri Esed, Saddam, Kaddafi gibi bir diktatör profili olarak sunulması hedefleniyor isteniyor olabilir mi? Asıl istenen şeyin bunun böyle olması olabilir mi? Türkiye’nin buraya sürüklenmek istendiğini düşünüyorum.”

TÜRKİYE, ÇEVRİLEN DOLAPLARI GÖRDÜ

ABD ve NATO, Türkiye’nin bağımsız bir manevra yapmasına hiçbir dönem izin vermek istemedi. Soğuk Savaş bittikten sonra ABD, Türkiye’nin üzerindeki baskısını başta PKK olmak üzere terör örgütleri üzerinden sürdürmeye çalışmıştır.

Türkiye ne zaman başını kaldırmak istese, darbeler, terör saldırıları, kumpaslar, ekonomik yaptırımlar ve benzeri operasyonlarla hizaya sokulmak istenmiştir. Türkiye’nin operasyonlara direnmeye çalıştığı zamanlar olsa da ağır bedel de ödemek zorunda kaldı.

Bazı dönem, küresel güçlerin içeride bulunan işbirlikçileri de bu ülkenin yararına adım atmadı. Bu nedenle 15 Temmuz, Türkiye’nin gerçeklerle yüzleşmesi açısından belirleyici önemlidir. Türkiye, 15 Temmuz sayesinde çevrilen dolapları görmüş ve bölge merkezli dış politikaya yönelmiştir.

ABD, dünyanın en büyük silah pazarlayıcısı ve kendisi de düştüğü ekonomik bunalımdan zengin kaynakları bulunan topraklardan pay sahibi olmak, başta silah ihracıyla cari açığını düzeltmeyi hedefliyor.

Bunun için de önce dünyanın herhangi bir yerindeki ülkeleri ayrıştırarak savaşa sürüklüyor, ardından savaşsınlar dile silah satıyor. Daha sonra da istikrarsızlık, iç karışıklık, insan hakları, barış götürme bahanesiyle işgale yelteniyor.

Bunu Afganistan’da yaptı, Irak’ta yaptı, şimdi de Türkiye’nin karşı çıkmasına rağmen Suriye’de deniyor. Siz sanıyor musunuz ki ABD, girdiği ülkelerde yaşayanların sorunlarına çare olmak oraya gitti.

ABD’nin askeri müdahalede bulunduğu ülkelerde yaşayan insanların onun gözünde hiçbir değeri yok. Maskesinin altına gizlediği ABD çıkarları var. Trump, bu politikanın mesajını henüz ilk seçildiğinde vermişti.

SINIRLARDA HAREKETLİLİK

ABD, batı sınırımıza sözde Yunanistan ile yapacağı tatbikatları gerekçe göstererek asker ve silah yığınağı yaptı. Daha önce Bulgaristan’a asker gönderen ABD’nin yanı sıra Avrupa Birliği de bu bölgeye zırhlı araç sevkiyatı yaptı.

Yunanistan ise Ege’deki bazı adalarda seferberlik tatbikatları yaptı.
Çevremizdeki bu kuşatmanın karşısında Türkiye, Mavi Vatan ve Deniz Kurdu tatbikatlarıyla düşmanlara göz dağı verdi.

Suriye’nin yüzde 30’uk bölümünü PKK ile elinde tutan ABD, buradaki teröristleri Suriye rejiminin yanındaki Kürtler ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile birleştirmek istiyor. Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ndeki üslere takviye kuvvet gönderiliyor.

Türkiye, çevresinde ABD ve NATO eliyle oluşturulmaya çalışılan kuşatmaya, Irak’ın kuzeyi, güney sınırımızda Suriye’ye yönelik askeri hareketler, Doğu Akdeniz’de hem diplomatik hem askeri işbirlikleriyle cevap veriyor. Rusya’dan S-400 savunma sisteminin alınması da bunun bir göstergesidir.

ABD, gelecekte Türkiye’yi “haydut” ilan edip işgale girişebilmenin hazırlıklarını uyguladığı politikalar ile gösteriyor. ABD bu emeline, sadece kendi politikaları, çevremizdeki vekalet savaşçılarıyla değil, Türkiye’de bulunan taraftarlarını da kullanarak ulaşmak isteyecektir.

Ancak, bütün terör örgütü mensuplarının devlet kurumlarından temizlenmesinin ardından bölgemizde dönen oyunları gören Türkiye, buna karşı önlemlerini kararlılık ve cesaretle alıyor.

Lakin, Türkiye’nin tam bağımsızlığını hazmedemeyen halen kripto yapılar deşifre edilemedi.
Bölgedeki gelişmeler, özellikle Irak ve Suriye üzerinden yeni göç dalgalarına maruz kalabileceğimizi, yeni terör eylemleriyle karşılaşabileceğimizi gösteriyor.
Irak’ta sular durulmuyor ve bölünmeye doğru sürükleniyor. Böyle bir durumda, ABD’nin Türkiye karşısına çıkaracağı vekalet savaşçısı belki de Irak'ın kuzeyi ile Suriye’nin bir bölümünde kurulacak yeni bir terör devleti olacak. 

ABD veya müttefiklerinin savaş oklarından kaçınmak için aynı ailenin üyesi olduğumuzu hatırlamamız gerekiyor. Bunu yapamadığımız sürece küresel emperyalizmin kirli oyunlarına maruz kalırız. ABD’nin işgal oyunlarını bozmak için ayrışmamak, birlik halinde emperyalizmin çıkar savaşına karşılık vermek gerekiyor.

Türkiye’nin bölgesel ve küresel sorunlarla mücadele için içeride birlik ve beraberliğe, yerli ve milli savunma sanayiine, teknolojik gelişmeye, güçlü bir ekonominin yanı sıra dış siyasette akıllı bir diplomasiye ihtiyacı olacak.